Kitaplardan Önemli Notlar: A. M. CELÂL ŞENGÖR - APTALI TANIMAK



"Aptalı Tanımak" isimli kitap A. M. Celâl Şengör'ün kitabıdır. 2015 yılında Ka Kitap tarafından basılmıştır.

***

İnsanı insan yapan en önemli yetilerinden biri yargı becerisidir. Biz birbirimizi yargılamayacak, tenkir etmeyeceksek nasıl gelişeceğiz? "Seni yargılamıyorum" lâfı "seni yargılamaya hakkım yok" demektir ki, bu toplumsal bir aptallığın ifadesidir. Herkesin herkesi yargılamaya bal gibi hakkı vardır ve bu toplumsal gelişmemizin en temel gereğidir.

***

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının IQ ortalaması 89 ile 90 arasında bulunmuştur. Bunun nedeni basittir: Türkiye rahat besleyebileceğinden fazla bir nüfusa sahiptir ve bu nüfus her yıl âdeta patlama şeklinde artmaktadır, Türkiye'de eğitim her düzeyde çok, ama çok fenadır ve giderek daha beter bir hal almaktadır. Bu eğitim yaratıcılığa değil, ezberciliğe ve biat kültürü oluşturmaya yönelmiştir; okula ve üniversiteye gitmekten maksat öğrenmek değil, diploma kapmaktır. Türkiye'de insanlar huzursuzdur, birbirlerini sevmezler, âhlaksızlık diz boyudur. Aile içi ilişkiler sevgi ve saygıdan çok toplumsal baskı ve ekonomik mecburiyete dayanır. Kendi his ve düşünce dünyası çerçevesinde yaşamak isteyen genç kız ya aile tarafından öldürülür ya da toplumsal aforoz edilir. Baba ailenin tek hükümranı olduğu fikrindedir ve bu fikri her türlü baskı yönetimi kullanarak aile fertlerine empoze eder. Babanın ve ailenin geri kalanlarının uyması gereken ahlâk kuralları bir değildir ve bu çarpık durumu sorgulamaya kalkan genellikle ahlâksızlıkla veya en hafifinden nankörlükle suçlanır. 

***

Akıllı insan problemin çözümüyle ilgilidir, aptal ise kendi kafasındaki herhangi bir fikri çözüm diye dayatmak ister.

***

Bu ülkenin bağımsızlığını kaybetmesi, o ülke sahiplerinin toplum bilincini kaybetmemeleri halinde çok büyük bir felâket olmayabilir, çünkü bilinçli bir toplum, kaybettiği bağımsızlığını geri kazanabilir. Ancak, toplum olma, yani bir yerde insan olma bilinci gitmişse o toplumdan geriye ancak bir insanlık harabesi kalır.

***

Tarih boyunca cehaletin ve aptallığın eline geçen toplumların kaderleri hep bizimki gibi olmuştur. Zira cahil, çevresiyle temasa geçemediği gibi bizzat kendisi hakkındaki bilgileri de değerlendiremez. Aptal ise bu veriler kendisine sunulsa bile bunlarla ne yapacağını düşünemez. Cahil ve aptal her türlü eleştiriden korkar, zira bellediği yolun dışında bir yolun varlığını bilmez, olabileceğini düşünemez ve kendisine gösterilse bile değerlendiremez. Bu durumda yapabileceği tek şey, bugün Türkiye'de olduğu gibi, toplumsal terör, yani korku yaratmaktan ibaret olur. 

***

Türkiye'ye fenalık etmek isteyenlerin ilk yapmaları gereken nedir? Cevap belli. Bu ülkenin tek sağlam kurumunu ortadan kaldırarak ülkenin dağıtılmaya hazır bir yığın haline gelmesini sağlamaktır. O zaman hedef bellidir: Türk Silahlı Kuvvetleri. 

***

Problem görmenin iki bileşeni vardır: 1) Eleştirel bir tavır sahibi olmak. Yani her duyduğundan, her gördüğünden kuşkulanmak. 2) Etrafımızda olup bitenler veya ilgilendiğimiz konular hakkında bilgi sahibi olmak. İşte biz bu her iki konuda da çuvalladığımız için, problem teşhisi yapamıyoruz. Tabiî problemi görmeyince ortada yaratıcı çözüm bulmak için de neden kalmıyor.

Her şeyden önce "inanmaya" programlı bir toplumuz. Annemize babamıza inanırız, öğretmenimize inanırız, devlet büyüklerimize inanırız. ...inanırız da inanırız. Bu inançlarımızın bazıları çok derin ve köklüdür.Mesela anneye inanmak, doğal seçmenin ortaya çıkardığı kalıtımsal bir özelliktir: Yavrunun hayatta kalmasını sağlar. Babaya inanç, ta avcı olduğumuz kaba taş devrinden bize miras kalan bir özelliğimizdir. Onun da hayatta kalmamıza katkısı vardır. Dine inanç ilkel toplumların sosyal çimentolarından biridir. Çevresinde toplanılan bir düzen yaratır. İnanmak rahatlık verir.

Ama aynı zamanda da rehâvet verir. Problemi olmadığına veya problemlerini kendi çözemeyeceğine inanan bir adamın  rahatlığını bir düşününüz. halbuki her şeyin kuşkulu olduğunu düşünen bir insan rahat yüzü görmez. Gel gelelim araştırıcılar da işte bu "rahatsız" insanlar arasından çıkar.

Fazla rahata eren kişi, bilgiye de ihtiyaç duymadığı hasebine kapılır. Halbuki kuşkulu kişi, her fırsatta bilgisini kontrol etmek ister. Onun için her şey bir sorundur. Kimseye inanmaz,söylenenleri problem addedip doğruluklarını kontrol etmeye gayret eder. Tabiata bile kuşkuyla bakar: Acaba şu sudan içersem ne olurum? Bana bir zararı olur mu? Veya faydası olur mu? Bunu nasıl öğrenebilirim? Öğrendiğimden nasıl emin olabilirim? Yürümeye mecbur muyum? Şu at benden hızlı gidiyor acaba ona binmeyi mi denesem? Sırtı ayaklarımı ve kuyruk sokumumu acıtabilir. Orada nasıl rahat oturabilirim? Tüm bu ve benzeri sorular şimdiki durumundan memnun olmayan, onu iyileştirmeyi amaçlayan insanların sorularıdır. Bir lokma ekmek ve bir hırka ile kanaat eden insan yaratıcı olamaz. Bu felsefeyi öven hiçbir düşünce yaratıcı bir toplum ortaya çıkaramaz. Okullarında itaat ve kanaat öğreten toplumlar başkalarına itaate ve kendilerine verilenle kanaate mecbur olurlar. Önce bu bakış açımızı değiştirmeyi,, problemi görmeyi ve rahatsız yaşamayı öğrenmeliyiz. O zaman yaratıcı olmadığımızı sandığımız yerlerde de ne kadar yaratıcı olduğumuzu göreceğiz. 

***

Yoklamalarda ekseriyeti Balyoz'un bir kumpas olduğu ifadesine katılan halkımız, dönüp o kumpasın kurulmasında ilk elden yardımcı olduğunu (yanıltıldık diyerek!) ifade eden hükûmetimize yine %45 gibi bir oy verecek, iftirayla hayatı karartılanların işkencesine seyirci kalmaya devam edecektir. hiç suçsuz yere 5-6 sene hapsedildiğinizi, onurunuzun, yaşamınızın idealinin elinizden alındığını, hattâ sağlığınızı kaybettiğinizi, ailenizin, çoluğunuzun-çocuğunuzun yaşam hevesinin eritildiğini düşünün. Eğer tahminim haklı çıkarsa, halkımızın sebep-sonuç ilişkisini kurmaktan aciz olduğu belgelenmiş olacaktır. Böyle bir toplumda, bilimi falan boş verdim, ne demokrasi ne de en ilkelinden bile olsa medeniyet yaşayabilir. Bkz. Afganistan!

***

Cahil insanlar cehaletlerine rağmen kitleleri yönetmektedirler. Bu durum çağımızın en büyük hastalığıdır ve maalesef popüler demokrasinin bir ürünüdür. Bu hastalıktan kurtuluşun yolunu ise ne yazık ki göremiyorum, zira cahil, demokratik yöntemlerle kendisinden daha cahil olanları sürekli iktidara taşımaktadır. Bunu Orta Çağ'dan sonra insanlık tarihinin en kara çağı olan 20. Yüzyıldaki bilânçosu korkunç olup, hemen hemen 100 milyon insanın hayatına mal olmuş, hesabı bile mümkün olmayan kültürel varlığın kaybını intaç etmiştir.

***

Üniversite tahsilinin aslında tek amacı, öğrenciye bir meslek öğretmek değil (onu çırak mektepleri de yapar), düşünmeyi ve tartışmayı, eleştirmeyi bilen ve yeni gerçekleri bulmayı beceren bir birey haline getirmektir. Üniversiteye meslek öğrenmek için gelinmez. Üniversiteye yeni bilgi üretmeyi öğrenmek ve yeni bilgiyi araştırmalarla üretmek için gelinir. Türkiye'de  tek bir üniversite dahi olmamasının, gazete ve televizyonların hukuk skandalları ile çalkalanmasının nedeni, insanlarımıza gerçeği aramanın en yüce ideal olduğunu ve onu ancak ve yalnızca aklımızla bulabileceğimizi öğretmemiş olmamızdır.

***

Çocuk otoriter bir babanın egemen olduğu bir evde yetişmişse, yaklaşık 6-7 yaşına kadar verilen bilgiyi veya alınan kararları sorgulamanın pahalıya patlayacağını öğrenir ve öğrenilen bu kalıp onu ömür boyu pençelerine alır. Böyle bir ortamda yetişen çocuk kendi aklını ve gözlemlerini kullanmayı öğrenemez veya öğrense bile bunu açıkça değil, dolambaçlı ve gizli yollardan yapmayı tercih eder (yani namussuzluğu öğrenir).

***

Yargı yeteneği gelişmeden önce çocuklara verilecek her türlü dinsel eğitim, türü ne olursa olsun, toplumun zararınadır, çünkü çocuğun bireysel muhakeme ve değerlendirme yeteneğinin gelişmesine zarar verir. Böyle bir eğitim bireyler değil, robotlar (=kullar) toplumunu üretir.

***

... yapılacak iş, duyulan ifadeleri bir akıl süzgecinden geçirmek ve inanılabilecekle inanılamayacağı birbirinden ayırmaktan ibarettir.

***

Onun için yurttaşlarım şunlara dikkat etmeliler: Söylenenlerin kendi içindeki tutarlılıkları; söylenenlerin o zamana kadar edindikleri bilgilerle olan tutarlılıkları; söylenenlerin konumları ve o konumlarına göre mevcut olabilecek art niyetlerinin olup olmayabileceği; söyleyenlerin geçmişleri; bilgi kaynaklarının çeşitli olup olmadığı ve bu kaynaklar arasındaki tutarlılık; tarihten ve günümüzden başka ortamlardaki olaylarla söylenenlerin benzerlik gösterip göstermediği. Bunlara dikkat edenler şunu da kesinlikle bilmelidirler ki, kesin bilgi kaynağı hemen hiçbir konuda yoktur. Doğru bilgiyi üretmek bireye ait bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu büyüğüne, yöneticisine, dinine vs. yıkmaya kalkan insanlığından feragatle koyunluğa razı olmuş demektir.

***

YÖK beni üniversiteden atmak amacıyla hakkımda dinci gazetelerin iftiralarına ve imzasız "ihbar" mektuplarına dayanarak iki tane soruşturma açtı! Bunu yaparken emirlerini uyguladığı merci de dinci yöneticilerimizdir. Demek İslâm'ın "bilimi korumak ve kollamak" gibi bir özelliği yoktur. Abdülhak Adnan Adıvar, çok hoşgörülü diye bizlere anlatılan Osmanlı'nın yalnızca bilimsel düşüncelerinden ötürü katlettirdiği bilim insanlarını anlatır. Taküyiddin'in Rsasthanesi'nin de din adamlarının tavsiyesiyle bizzat Osmanlı Donanması tarafından topa tutularak yok edildiği herkesin mâlumudur.

***

Türkiye halkı kravat takar, lüks otomobillerde dolaşır, bikinili hatunları sosyetik plajları doldurur veya şehirlerini şekilsiz gökdelenlerle doldurup oraları "modernize" ederek yaşanmaz hale getirir- ama tüm bu halk zenginiyle fakiriyle, şehirlisiyle köylüsüyle zır cahildir ve ortalama kültür düzeyi ya bir Afganistan ya da bir Orta Afrika kabilesi kadardır. Kendi tarihinden tamamen bihaberdir. Aslında ne dilini, ne dinini bilir, ne geleneklerini tanır, ne de toplumsal değerlerinin evriminden haberdardır. Muhteşem Yüzyıl diye televizyonlarda alkışladığı dönemde devletinde Amerika'dan gelen gümüşün ilk enflasyonu başlattığını bilmez (çünkü Avrupalı "gavur" dünyayı keşfederken, muhteşem padişahları hareminde gönül eğlendirmekte, dünyayı öğrenelim diyen Piri Reis'in kafasını vurdurmaktadır). Muhteşem Yüzyıl'da Anadolu'da medrese o kadar ayağa düşmüştür ki, öğrenci haydutluğa başlamıştır (buna softa şekaveti denir). Avrupa'da ilk yenilgimizi Muhteşem Süleyman Devrinde aldığımız gibi (1. Viyana bozgunu: 1529), Hint Okyanusu' na her çıkışımızda mini mini Portekiz'den sopayı yeyip Kızıldeniz'e veya Basra Körfezi'ne tıkılışımız da bu büyük padişah efendimizin devrindedir. Yine onun zamanında dünya keşfedilirken, Hint Okyanusu' na kadırga denen sandallarla açılan ve 1554'te Hindistan'da karaya vuran büyük bir amiralimiz, yürüyerek üç senede Hindistan'dan Edirne'ye gelmiş ve meşhur bir kitap (Mirdt-ül Memalik) yazmıştı. Elâlemin dünyayı öğrendiği bu dönemde Seydî Ali Reis gazel söyleyip, eğlence partilerini anlatmaktan başka tek bir detaylı coğrafya bilgisi toplamayı gerekli bulmamıştı. Büyük Sultanımız Süleyman'ın Fransa Kralı I. François'yı hapisten bir mektupla kurtardığını okurduk mektepte. O François'nın kurduğu College de France bugün dünyanın en önemli araştırma kurumlarından biridir. Bizimkinin hangi kurumu ayakta kalmıştır? Hangi kurumunun insanlığa beş paralık bir faydası olmuştur? Tek becerdiği kalıcı şey aklı başında öz oğlu Şehzade Mustafayı Hürrem uğruna katlettirip, devleti bir ayyaşa teslim ederek halkının geleceğini karartmak olmuştur.

Artık yeter! Bu ve benzeri rezillikleri yalanlarla bezeyip yücelten, buna karşılık bize bütün dünyada saygınlık kazandıran, aklımızı kullanıp onurlu insanlar olmamızı sağlayan Atatürk'ü aşağılayan alim pozlu, ukala tavırlı zır cahilleri her gün halkın karşısına diken televizyon kanallarından ve gazetelerden gına geldi. Yükselen ahlaksızlık grafiğimiz kimin eseridir sanıyorsunuz? Cehalet tüm fenalıkların anasıdır. Biz de o anayı besleyip duruyor, onun tosuncuklarına oylar veriyoruz. Artık yeter! Memleketimde her elimi attığım yerde cehalet çirkefine bulaşmaktan bıktım.

***

Türk halkını "gerçek" ilgilendirmemektedir. Bunun sebebi, yüzyıllardır aldığı "inanç" eğitimidir. Görmeden, kontrol etmeden, muhakeme kurmadan inanmayı öğrenmiş bir toplum gerçeği aramaz. Gerçeği aramayan toplumda da size yukarıda sıraladığım türden rezillikler birbiri ardına gelir ve bunlar da kimseyi rahatsız etmez. Tabii bunun sonu felakettir, muhterem dostum ve hocam Doğan Kuban'ın sık sık işaret ettiği gibi, bu, tüm Müslüman dünyasının içinde bulunduğu fecî durumdur. İşte Atatürk hayattaki tek kılavuzu bilim olarak belirlerken bunu kastediyordu. Buyurun seçin: Bir tarafta sormadan inanarak yalan içinde rezilane yaşamak, bir tarafta sorgulayarak emniyette ve onurla yaşamak.  

***

Uygar toplumun en önemli görevlerinden biri gelenek ve töreleri, gelişen bilim ve teknoloji ışığında zaman zaman eleştirel bir bir süzgeçten geçirerek zamanın gerçekleriyle çelişenlerini ortadan kaldırmaktır. Bunu yapmayan toplumlara "geri kalmış topumlar" diyoruz. Yapanlar ise temeli eleştirel akılcı düşünce olan bilimi yaratıp özümsemiş olan uygar toplumlardır.

***

Yalan söylemeyi, yani gerçek olmayan şeyler yaratmayı öğrenen insanoğlu, bu sefer yarattıklarını giderek daha karmaşık, daha yüksek düzeyli kurgular haline getirmiş ve hayvanlarda olmayan, kendi yarattığını kendinden sonraki nesillere öğretme yeteneği nedeniyle, sonunda kendi kurguladığı dünyalarda ipin ucunu kaçırıp onları artık gerçek sanarak, yani kendi yalanlarına inanarak onların mahkûmu olmuştur. Bu, dinlerin en kısa izahıdır.

Modern insan ise kendini bu kısır döngüden kurtaranlardır. Bunlar, yalanın kurduğu dünyayı bu sefer gözlemle, yani doğanın kendi algılayabildikleri gerçekleriyle denetlemeyi düşünen ve bunu yapan insanlardır. Bu insanların ilk keşiflerinden biri yalanın yararları olmuştur.Zira, öğrenmek istedikleri bir şey hakkında önce kafalarında bir seneryo kurdukları zaman görmüşlerdir ki, o seneryoya dayanarak gözlem yapmak daha verimlidir. Boş kafa soru soramaz. Ama kafanızda bir seneryo varsa, o senaryonun muhtelif imâlarının doğru olup olmadığını kontrol etmek size soru sormak imkânı verir. Örneğin, bu dünya küreseldir hipotezini ortaya attığınız zaman, bu iddiayı kontrol edecek gözlemler, yani bir yerde "deneyler"tasarlamaya başlarsınız: Örneğin, sahile gider, yüksek direkli bir geminin gelişini seyredip gemi sahile yaklaştıkça sizin gözünüzde yavaş yavaş olduğu gibi mi büyüyor, yoksa önce direkleri sonra güverte kısmı ve nihayet hepsi mi görünüyor kontrol edersiniz. İkinci gözlem küre varsayımı ile tutarlıdır ve dünyanın bir tepsi gibi düz olduğu görüşünü eler.

***

Türkiye'de insan ilişkileri genellikle değiştirilemeyen önyargılar üzerine kurulduğundan kimse kimseyle verimli bir diyaloga giremez. Muhalefetle iktidar konuşamaz, karı-koca birbiriyle konuşamaz vs. Bunun trajik bir sonucu cinayete varan tartışmalardır.

***

"Birbirimizi yemeyi ve insanların birbirini yemesiyle ilgili konuları ne kadar seviyoruz!" diye düşündüm. Halide Edip, İstiklâl Savaşı bittikten sonra ne yapacaklarını Atatürk'e sorunca, büyük adam dönüp: "Birbirimizi yiyeceğiz" diye cevap vermiş. Atatürk milletini ne kadar iyi tanımış.

***

Üniversite kurumunun esas işi bilimin üretileceği yer olmaktır, üniversite politik mastürbasyon yeri değildir. Esas işini adam gibi yapmayanın fikrine iltifat caiz değildir ve zaten edilmez de. Ülkemizde üniversitenin adam yerine konmamasının en önemli nedeni budur. Önce adam olalım, sonra fikrimizi beyan edelim.

***

Zor olan Türkiye'de yabancı dil öğrenmek değil, herhangi bir şeyi öğrenmektir. Çünkü öğrenci, öğreneceği şeyi öğrenmek için değil, not almak için çalışmaktadır. Bir diğer ifade ile, aslında öğrenmeye niyeti olmayan öğrenci, ya öğretmeninin ya ebeveyninin ya genelde toplumun ya da hepsinin birden gözünü boyamak için okula gidip derse girmektedir. Amaç öğrenmek değil, öğrendiğini gösteren bir belgeyi öyle vaya böyle kapmaktır, zira o belge iş kapılarını, onlar da sözümona rahat bir yaşamın kapılarını açacaktır.

***

Kul iyi bir öğrenci olamaz. Türkiye'de eğitimin temel sorunu, öğrenciye önce kulluktan kurtulmasını, öğrendiğini her şeyden önce kendi keyfi ve zevki, kendi tutkusu için öğrenmesini öğretmektedir. Eskiden padişahın kulu olan şimdi de patronunun veya âmirinin kulu olmuştur. Amacı, daracık hayâlindeki "iyi yaşamı" yakalamaktır (ki Türkiye'de o da yalnızca bol paralı yaşam demektir), yoksa bir işi adam gibi yapmak, hatta daha önce hiç yapılmamışı başarmak, yaratıcı olmak falan değil. İnsanı yücelten, kanımca insanı aslında insan yapan yüksek idealizm Atatürk'ün vatandaşlarına öğretmek istediği bir şeydi.

***

Türban dinsel bir simge olduğu için "inanç" adı altında topladığımız "değişemez önyargıları" temsil eder. Üniversitede ise doğası gereği "hiçbir önyargı tartışmasız kabul edilemez" önyargısı dışında hiçbir önyargıyı kabul edemez. Üniversitede her düşünce, her yorum, her gözlem tartışmaya açıktır. Üniversitenin tahammül edemeyeceği tek şey, gözlemle denetlenemeyen, mantıken tartışılamayan düşünce ürünlerinin değişmez gerçekler olarak öğretilmeye kalkılmasıdır. Bu tür bir düşünceyi savunan hiçbir öğreti üniversitenin kapısından içeri giremez. Bu nedenle türban yasağı bir özgürlüğün kısılması değil, serbest düşünce ve tartışma özgürlüğünü tehdit eden bir düşünce sisteminin üniversite kapıları dışında tutulması demektir.

***

"Öğrenci affı" üniversitenin, yetersizliğine karar verdiği bir bireyi, üniversite dışından uygulanan bir baskıyla üniversitede tutmaya kalkışmak demektir. Bunun halk arasında adı torpildir ve bir imtihanında başarısız olan bir öğrencinin ebeveyninin gelip hocasından bir şans daha dilemesinden farklı bir olay değildir. Anne ve babanın bu dilenme sonucunda elde edeceği, nasıl sınıftaki diğer öğrenciler ve üniversite aleyhine kendi menfaatleri ise, politikacının çıkarı da adam gibi görevini yapan üniversite öğrencileri ve üniversite aleyhine olarak alacağını umduğu oydur. Tabiî ki bu da üniversite tarafından asla kabul edilemez. Üniversitede bir öğrencinin yeterliliğine yalnız ve yalnızca üniversite karar verir: Bu kararın hangi mekanizma tarafından verileceği, imtihanların türlerinin ne olması gerektiği ve kaç imtihan aşamasının yeterli olduğu da yalnız ve yalnızca üniversitece bilinebilir. Bu konuda yasa teklif etmek hükûmetin, bu tür yasaları çıkarmaya kalkmak da meclisin haddi değildir. (Aksine düşünenlere, "o zaman buyurun dersleri de siz verin, araştırmaları da siz yapın" demek gerekir.) Nasıl ki meclis, dünyanın düz olduğunun öğretilmesi gerektiği konusunda yasa çıkaramazsa, öğrenci affı konusunda da yasa çıkaramaz; zira doğa bilimlerinin olduğu gibi, onların öğretilme şeklillerinin de kendine has yasaları vardır. Bu yasalar keyfî alınacak kararlarla (kararı almaya kalkanların sayısı ne olursa olsun) değiştirilemez. Meclis yine de haddini aşıp böyle bir yasayı çıkarmaya kalkarsa, üniversite hiçbir şekilde bunu uygulamak zorunda değildir, çünkü burada yasa ihlâli yapmış olan kendisi değil, bizzat meclis olmuş olacaktır. Bir diğer ifade ile, meclis kendi meşruiyetini ayaklar altına almış olacaktır. Meşruiyetini bizzat çiğnemiş bir meclisin çıkardığı kanunların ise uygulanması gerekmez.

***

Okul ve üniversitenin öğreteceği en önemli şey yaratıcılıktır. O yaratıcılık gelire dönüşerek ülkeye refah getirir. Türkiye'nin cari açığının üçte biri kadar serveti olan Bill Gates'in tek marifeti yaratıcılıktır. Paranın karşılığını yalnızca fiziksel emek zannetmek gafletine düşenler, dünyanın en fakir insanları olmaya devam etmektedirler. Paranın karşılığı bilgi ve akılla mücehhez emektir.

***

Prof. Doğan Kuban'a sordum. Doğan Hoca "Sayılar" dedi, "öğrenci sayılarının bu derece artması okullarda kaliteyi tutmayı imkânsızlaştırdı. Bizim zamanımızda İTÜ küçücük bir okuldu, tüm fakülteleri Gümüşsuyu'ndaki kampüs binasına sığan bir kurumdu. O binaya girecekler de son derede sıkı bir elemeyle alınırdı ve yine de ikinci sınıf sonunda sıkı bir baraj uygulanır, başarısız talebe elenirdi. İTÜ öğrencisi olmak toplumda başlı başına bir ayrıcalıktı. Şimdi çığ gibi büyüyen nüfus ve herkesi üniversiteye sokmaya çalışmak gibi yanlış bir politika Türkiye'deki eğitim düzeyini bu fena duruma düşürdü.

***

Çoktan seçmeli ÖSS, aslında iyi bir kalite göstergesi olduğu halde, ülkemizde orta öğretim kalitesinin perişan olmasının en temel nedenlerinden biridir ve behemahal kaldırılmalıdır. Ancak bu demek değildir ki, herkes üniversiteye alınsın. Tam tersine, üniversitelere alınacak öğrenci sayısı azaltılmalıdır. Bunun yerine üniversite dışı yüksek öğretim ve bilhassa meslek eğitimine büyük önem verilerek bu tür eğitim veren kurumların sayısı arttırılmalıdır. Öğrenci elemesi ilköğretim sonu, lise sonu ve üniversite birinci sınıf sonu aşamalarında yapılmalı, bu seviyelerde üniversite okuyacak kapasitesi olmadığı görülen öğrenci, topluma faydalı olabileceği başka eğitim kulvarlarına kanalize edilmelidir. Mecburî öğretim 12 yıla çıkarılabilirse (ki çıkarılmalıdır), bu eleme lise son sınıf ile üniversite birinci sınıf sonunda yapılabilir. Böyle elemeler diplomalı işsizler sorununa bir çare olacağı gibi, diplomalı cahiller sorununu da büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Şu anda Türk üniversitelerinin verdikleri diplomalar ciddîye alınacak belgeler değildir. Bunun nedenleri; görülmemiş bir öğrenci kalitesizliği, buna paralel olan bir hoca kalitesizliği ve çoğu aptalca politik kaygılarla açılan üniversitelerin alt yapı imkânlarının gerekenin çok altında olmasıdır.

***

Elit birilerinin birilerini seçmesini imâ eder etimolojik olarak. Halbuki kavram olarak elit tamamen anti-demokratik bir kavramdır. Birilerinin kendiliğinden başkalarından daha iyi bir hale geldiğini imâ eder. Yani elit seçilmez, oluşur. Bu nedenle elitlere karşı her zaman ve her yerde reaksiyon meydan gelir. Elitleri, geri kalan toplum üyeleri genellikle sevmez. Halbuki,toplumları ileri götüren, insanlığı yücelten, yenilikler yaratarak yaşam kalitemizi arttıran hep o sevilmeyen bir avuç elit olmuştur. Tarihteki ihtilâllerin, devrimlerin hemen hepsi elitleri de yok etmeye yönelmiştir.

***

Türkiye'nin, hiçbir zaman bir Fransa, bir Rusya veya hattâ bir Çin gibi entellektüel eliti olmadı. Ama her şeye rağmen, Türkiye'yi dar zamanında kurtaracak kadar dünyayı bilen, işinin ehli, vatanını seven bir eliti olmuştur. Bu elitin adı Türk Silâhlı Kuvvetleridir. Bu elit Türkiye'yi ve Türk Milleti'ni korumakla kalmaz, ona ilk ressamlarını, ilk doktorlarını, ilk gerçek bilim insanlarını da hediye eden kurum Türk Silâhlı Kuvvetleri olmuştur, çünkü en iyi eğitimi hep Türk Silâhlı Kuvvetleri vermiştir. Türk halkı geleneksel olarak ordusunu canından çok sever, çünkü o ordunun mensupları kendi çocuklarıdır. Kendi yavrusunun ülkesinin elitine katılmasını isteyen aileler çocuklarını asker yapar.

Son yıllarda bu elite karşı bir hücum başladı. Bu ülkenin en bilgisiz ve en görgüsüz takımı yönetiyor. Bu takımın özelliği cehalettir ve o cehaletin en belirgin ifadesi yobazlıktır. O yobaz, aynı Kurtuluş Savaşı'nda yaptığı gibi, ülkesinin felâketini isteyen dış güçlerle el ele kol kola olduğu intibaını vermektedir. Bir yandan orduyu yok etmeye yönelmişken, bir yandan da ülkenin diğer elit kaynağı üniversiteleri bitirmek peşindedir. Bir şeyi ortadan kaldırırken yaptığınızı başkaları fark etmesin isterseniz en iyi yol, yok etmek istediğiniz nesneyi sulandırarak çoğaltmaktır. Şu anda üniversiteler böyle bir tehditle karşı karşıyadır. Yargı ayrıca tehdit altındadır. Ama, en elit kurum olan ordu tam hedeftedir.

***

İnsan olmak zordur: Bunun tek nedeniyalan müessesesinin insan yaşamının bir parçası olmasıdır. Yalan söylemeden, yani doğru olmayan bir şeyi doğru farzedip dile getirmeden insan olunmaz. Tüm keşif ve icatların anası yalandır. Kolomb, Batlamyüs'ün dünya yüzünde Avrupa ile Asya arasında başka bir kıt'a bulunmadığı ve dünyanın çevresinin küçük olduğu yalanlarına inanamasaydı Amerika'yı keşfedemezdi. O bu yalanlara inanndı, gitti ve doğru olmadıklarını buldu, ama bunu Amerigo Vespucci farketti. Suess, Constant Prevost'nun dünyanın büzüldüğü, bu yüzden de okyanusların büyük çökmeler neticesi oluştuğu yalanına inanmasaydı, östatik hareketleri keşfedemez, Arzın Çehresi adlı anıtsal eserinde özetlediği muhteşem jeolojik sentezini yapamazdı. Einstein, Newton'un yalanlarını ciddiye almasaydı, izafiyet teorisi ortaya çıkmazdı.

***

Türkiye'deki korkunç durum ise, böyle insanlığa yakışmayacak, halkımızı dünyadaki en cahil, en zavallı toplumların düzeyine iteleyecek, bizzat dinî inanaçlara da zarar verecek akılsızlıkların bizzat bakanlık eliyle okullarımıza pazarlanmasıdır. Bu nedenle burada birkaç kez tekrar ettiğim bir iddiamı yinelemek istiyorum: Sayın Milli Eğitim Bakanımız ve kurduğu ekibi, şu anda Türkiye'nin başındaki en büyük tehlikedir ve behemahal bertaraf edilmesi ulusal bekamız için zarurettir. Eğitimi zehirlenen nesillerin tedavisi uzun on yıllar alır ve belki de ülke ve ulus tamamen elden çıkmadan gerçekleştirilemez. Filhakika, bu korkunç tehdit karşımıza her gün yeni bir marifetiyle çıkmakta, çok kıymetli olan vakit kaybedilmektedir. Aklımızı başımıza alalım, yoksa içinde ve  uğrunda o aklımızı kullanabileceğimiz bir vatanımız ve bir ulusumuz kalmayacaktır!

***

Doğa, cahili ve aptalı affetmez. Doğayla oy vererek başa çıkaramazsınız. Doğayla ancak bilim başa çıkar. Bilimin bulguları da kaç kişinin o bulguyu yaptığı veya o bulguya inandığı ile değil, bulgunun doğanın gerçekleriyle ne kadar örtüştüğü ile ölçülür. Bir bulgu doğanın gerçekleriyle örtüşmüyorsa ona inananın sayısı ne olursa olsun, o bulgu yanlıştır ve yaşamını ona inananın sayısı ne olursa olsun, o bulgu yanlıştır ve yaşamını ona dayandırmaya kalkanın suratına doğa sonunda şamarını indirir.

İnsan toplumları kendilerinin yönetecekleri doğa cahilleri arasından seçerlerse kendi idam fermanlarını kendi elleriyle imzalamış olurlar. Her yönetici doğa bilgini olmak zorunda değildir, ama her yönetici doğa bilimcilere danışacak, onların dediklerini anlayacak kadar doğa bilimlerine vâkıf olmalıdır. Bir doğa afetinden sonra "takdiri ilâhi" diyen her yönetici aslında kendini yöneticiliğe getirmiş topluma ihanet ediyor demektir. Hiçbir doğal âfeti "takdiri ilâhi" olmayıp, önceden bilinecek ve belirli zaman ve mekân sınırları dahilinde öngörülebilecek doğa olaylarının sonucudur. Bu doğa olaylarını bilmek bilimin, bilimi desteklemek de toplum yöneticilerinin görevidir.

***

İmparator, Suştan'ın gelişinden duyduğu rahatsızlığı yanındaki bir Fransız devlet adamına anlatırken, Padişah hakkında terbiyesizce sözler kullanır. Hemen akabinde arkasına bir döner ki, ne görsün! Osmanlı Dışişleri Bakanı hemen arkasındadır ve tüm söylenenleri duymuştur. Zor durumda kalan İmparator, Keçecizade Mehmed Fuad Paşa'nın kolundan tutup kendisine usulca duyduklarının aralarında kalmasını istirham ettiğini söyler. Faud Paşa cevabı yapıştırır: "Majeste hiç endişe duymamalıdırlar. Haşmetmeabın onun hakkında söylediklerini ben hiç Majesteye arzettim mi?" Bu söz tek bir hakaret, tek bir fevri hareket içermediği halde İmparator'a hakaretini iade eden korkunç bir ders niteliğindedir ve onun da büyük saygısını kazanmıştır.  

***

İrtica, yani gericilik, ric'at kelimesiyle akrabadır, yani geri çekilmekle. Gericiliği kendine yol tutana da mürteci, yani gerici denir. Gericilik, insanoğlunun ulaşmış bulunduğu belirli bir uygarlık düzeyinden geri gitmeyi istemek, bunu temin için çalışmak demektir. Yükselen uygarlık düzeyi insana hem çevresindeki doğa ile hem diğer insanlarla ve hatta hem de kendisiyle uyum içinde yaşamayı öğretir ve ona böyle bir yaşamın imkanlarını sunar.

Şimdi gerici niçin böyle bir ilerlemeyi istemez, böyle nimetlerden yararlanmayı reddeder? Bu sorunun cevabını verebilmek için üç tür gerici bulunduğunu tespit etmemiz lazımdır: "Basit gerici" diyebileceğimiz birinci tür, aptallardan oluşur. Bunlar her aptal gibi değişimden korkan, yenilikleri öğrenemeyen, eskiye saplanıp kalmayı kendisi için en kolay davranış tarzı olarak gören kişilerdir. Bunlara aslında "samimi" yani "içten gericiler" de diyebiliriz. Bunlar arasında bazıları kendilerine "muhafazakar" sıfatını uygun görmüşlerse de, bu, bu aptallar tarafından muhafazakarlığın yanlış anlaşılmasının bir sonucudur. İnsan bu tip gericilere ancak acıyabilir. Aptal oldukları için dünya ve toplum için büyük bir tehlike de arzetmezler. Ancak büyük matematikçi Hepatia'yı öldürten ve İmparator Theodosius'a bile yaka silktiren, kendisine "İmanın Direği" denilen İskenderiye Piskoposu Aziz Kiril (MS 376-444) veya öğretmen Kubilay'ın 23 Aralık 1930'da Menemen'de başını kesen yobazlar bu tip gericilere örnektir ve bu gibi olayların sözünü ettiğim kalabalığın tehlikesinin önemsenmeyecek olmadığını gösterir.

İkinci tip gerici toplum için tehlike arzeden bir tiptir: Gericiliği samimi değildir, ama gerici görüşlerinin ve uygulamalarının yayılmasından kendisine kişisel çıkar ümid eden bu tip, insanların çoğunu belli inanç saplantıları altında inletip, onların inançlarından kendisi için haksız kazanç elde etmeye çalışır. Mesela Orta Çağ'daki Katolik Kilisesi'nin pek çok papası bu tip gericiliğe örnektir. Bir taraftan pazar günleri halka din satan Borgia papası diğer taraftan seks alemlerinde, hatta kendi kızı Lucretia'yı iğfal ediyordu. Rusya'da Çar II. Nikola'nın başını yiyen yobaz Rasputin başka bir örnektir. Korkunç etkisi ancak Prens Yusupof'un onu çekip vurmasıyla (ne yazık ki çok geç olarak) önlenebilmiştir. Kendi tarihimizde, zavallı meczup Sultan İbrahim'in başını yiyen Cinci Hoca çarpıcı bir örnektir. Bunlara "çıkarcı gerici" diyebiliriz. Bunların tehlikeleri bireysel olduğu gibi, etkileri de bireysel güçlerinin ulaşabileceği yere kadardır.

Üçüncü tip gerici en tehlikeli tiptir. Bu tip yukarıdaki her iki tipten de türeyen, kendisini uygun gördüğü bir kişi veya gruba satarak onun adına inandığı veya inanmadığı gericilik fikirlerini yayıp uygulamalarını yapan kişidir. Bu tipe "satılmış gerici" diyebiliriz. Bunun tehlikesi, arkasındaki kişi veya grubun gücü kadardır. Kendilerini güçlü grup, hatta devletlere satan satılmış gericiler içinde bulundukları toplum için çok büyük bir tehlike arz edebilirler. Fransa'nın Nazi Almanyası karşısındaki çöküşünde Katolik Kilisesi'nin oynadığı korkunç rol artık tarihe mal olmuştur. Daha sonra 8. Urban olarak Papa olan Maffeo Barberini'nin (1568-1644)- doğruyu bildiği halde - Galile'yi Engizisyona teslim etmesi, insanlık adına yapılmış en büyük hainliklerden biridir. Bizde de Atatürk ve arkadaşlarını eşkıya ilan edip idamlarına fetva çıkaran Şeyhulislâm Dürrüzâde, aynı sınıftan gerici hainler arasındadır.

***

İrticayla, yani gericilikle mücadele ailede başlar. Dolayısıyla ebeveynin gerici olmaması, çocuğun da gerici olmayan bir çevrede büyümesi lazımdır. Bu durumda gericilikle mücadelenin ilk ayağı, yetişkin eğitimidir. Bunun için devlete büyük görev düşer. Öncelikle televizyonlarda gerici programların olmaması, radyoların bu yönde yayın yapmaması, gazete ve dergilerin gerici malzemeyi okuyucularına vermemeleri lazımdır. Bu durumda şu soru ortaya çıkmaktadır: Gerici malzeme nedir? Gayet basit: Güncel bilimin doğru olmadığını ispat etmiş olduğu (yani yanlışlamış bulunduğu) görüş ve kuramları doğruymuş gibi öğretmeye devam etmek gericiliktir.

***

Gericilikle mücadelenin üç ayağı, yetişkin eğitimi, okul ve üniversitelerde tersi ispat edilmiş şeylerin öğretilmesinin men edilmesi ve eleştirel aklın eğitilmesi ve toplumda dogmatik düşüncelerin kurumlaşmasına izin verilmemesidir. Buraya bir açıklık getirerek yazımı bitireyim: Dogmatik düşüncenin kurumlaşmasını yasaklamak, bizzat dogmatik bir düşünce sahibi olmak demek değildir. Nasıl ki, özgürlüğü yasaklamaya kalkan sistemlerin yasaklanması özgürlüğü kısıtlamak demek olamaz ise ...

***

Bir demokrasiyi yozlaştırmanın en emin yolu, toplumun not verme becerisini ortadan kaldırmaktır. Toplum verdiği notu aslında asla vazgeçemeyeceği bazı şeylerin kendisine ne derecede temin edildiği kıstasından hareketle verir. Aslında toplumların vazgeçemeyecekleri en önemli şeyin yaşam hakkı, sonra da kaliteli yaşam hakkı olduğu kesindir. Bir toplumun elinden yaşam hakkını almaya kalkan hiçbir yönetim yaşayamaz. Ama toplumların elinden kaliteli yaşam hakkını alan yönetimlerin çok uzun süreler yönetimde kaldıkları tarihte ender görülen bir olay değildir.

Halkın yaşam kalitesini düşürdükleri halde yönetimde kalan yönetimlerin başarı sırrı, halkın kaliteli yaşam kavramını değiştirebilmeleridir. Toplum için önemli olan, karnını sağlıklı olarak doyurabilmek, rahat bir mekanda yaşayabilmek ve toplum sınırları dahilinde istediğini yapabilmektir. Bunlara beslenme hürriyeti, konut seçme hürriyeti ve yaşam uğraşlarını belirleme hürriyeti diyebiliriz.