Tam Metin: SADİ SOMUNCUOĞLU - DEVLETLERİMİZ VE ANAYASALARIMIZ



Kitabı PDF olarak indirme bağlantısı:
https://drive.google.com/file/d/0B5NFhcSl0HKAZTZ2a01ybDhsbEk/view?usp=sharing



Türk Milleti olarak, anayasa tartışmalarından bir türlü kurtulamıyoruz. Yönetenler, bilim adamları ve aydınlarımızın en önemli gündem maddesi anayasa. Cumhuriyet döneminde olduğu gibi, Osmanlı’da da başat meselemiz buydu.

Sanılmıştır ki, iyi bir anayasamız olursa bütün sıkıntılardan kurtulur, gelişmiş çağdaş bir toplum seviyesine ulaşırız. “İyi bir anayasa”, işte tılsım bu sözde. Tamam da “iyi”ler başka başka. Böyle olunca da, “tartışma pazarı” kuruluveriyor.  İşte size tartıştıkça hararet veren, içinden çıkılmaz bir “derin” gündem.   

Bir buçuk asırdır tartışıyoruz yorulduk, ama bıkmadık. Bu keşmekeşte ufuklarımız daraldıkça, tefekkür hayatımız karardı. Derken meseleyi “kökten çözmeye” talip birileri çıktı.  Dediler ki; en iyisi “Türk’ten kurtulmak.” Bunun için “yeni” bir anayasa yapmalıyız. Türk Milleti bu karara şaşkınlıkla bakarken; dünya patronları, Türk’ten hazzetmeyenler ve Türk’e kuyu kazanlar hayran kaldı.

“Hayranlıklara vesile olan”  şu “Türk’süz” anayasa neymiş dedik yola çıktık. Ancak bazı kavramlarda mutabık olmalıyız. Mesela;  Milli- üniter- federal ve çok ortaklı devlet; millet- etnisite- azınlık-devletin kuruluşu ne demektir?  Egemenlik açısından ne ifade ediyor? Kısaca bakmalıyız.

Milli Devlet: Bir millete ait devlet demektir. Eğer devlet kendi milleti tarafından kurulmuşsa, o devlet zaten millidir. Millilik devletin ana eksenini ifade eder. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi Türk Milleti olduğu için millidir. Örnekler verelim: Alman, İngiliz, İspanyol, Fransız, İtalyan, Yunan, Çin, Japon, Amerikan, Rus gibi devletler, bir millete ait olduğu için milli devlettir.

Üniter Devlet:  Bir merkez (başkent)’den yönetilen, otoritenin tek parça olduğu devlet şekline denir.  Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti üniterdir. Yukarıda adı geçen diğer devletlerden Almanya ve ABD hariç, hepsi de üniterdir.

Federal Devlet: Egemenliğin, federe devletçiklere bölündüğü, her federe devletçiğin kendi yasalarını kendilerinin yaptığı, ancak hepsinin üstünde milli savunma, dış ticaret, dış politika gibi konularda yetkili, merkezi bir federal devletin bulunduğu idare şeklidir. Federal ve federe devletler bir millete ait ise, devlet millidir. Federal devletin örnekleri; Almanya ve ABD’dir. Almanya’daki 16 eyalet devleti ve merkezi federal devlet Alman milletine aittir.  ABD’deki 52 eyalet devleti ve merkezi devlet, bir olan Amerikan milletine aittir. Bundan dolayı bu devletler milli, ama yönetim şekilleri üniter değil, federaldir. 

Çok Ortaklı Devlet: Çok ortaklı (unsurlu),  çok dilli ve birden çok yönetim merkezli devlet şeklidir. Uygulamada federal denilse bu yanlıştır. Çünkü federal devletler bir millete aittir ve millidir. Buna karşı çok ortaklı devletler, çok unsurlu olduğundan gayri-millidir ve sunidir. Federal devletlerle benzerliği, yönetimin çok merkezli olmasıdır. Örnekleri; dağılan Yugoslavya ve Sovyetler Birliği, fiilen bölünmüş olan Belçika ile şimdiki Irak Federal Cumhuriyeti’dir. İşgalci emperyalistlerin, çıkarlarına göre hazırladıkları Irak Anayasası’nda, devlet Arap ve Kürt unsurlardan meydana gelmekte, iki dilli ve iki yönetim merkezlidir.

Millet: Bir etnisite veya birden çok etnisitenin asırlarca bir arada yaşayarak sosyolojik gelişimini tamamlayıp, siyasi kimlik sahibi olmasıyla ortaya çıkan, bütünleşmiş bir olgudur. Dil, inanç, hukuk, kültür, edebiyat,  sanat, musiki, örf-adet gibi temel kurumlarını tamamlayan millet,  bağımsız yaşamak zorundadır, bunun için devletini kurar. Yoksa yaşayamaz. Böylece egemenlikler dünyasının bir üyesi olur.

Millet, zaman içinde karşılaştığı veya bünyesinde var olan farklı etnik grupları da temsil eder. Bu kültürel bütünleşme ve milletleşme demektir; bundan dolayı, tek kökenli millet yoktur.  Bu gerçeği dikkate alan uluslararası hukuk, dünya düzeninin; bir millet, bir devlet ve eşit birey esasına göre şekillenmiştir.

Etnisite: Çeşitli sebeplerle milletleşememiş ırk gruplarına ve kavimlere denir. Birlikte yaşadığı milletin hâkim kültürü ile kaynaşarak bütünleşirler. Sosyolojik olarak millete dâhil olurlar. Böylece milletleşen bu sosyal topluluklara dair, uluslararası hukukta hiçbir sözleşme ve anlaşma yoktur. Milletten ayrı bir siyasi kimliği yoktur, ama sosyal (aile, sülale, aşiret gibi) kimlikleri vardır. Sahip oldukları folklorik dil ve kültürlerini toplum içinde serbestçe yaşarlar ve geliştirebilirler.
 
Azınlık:  Dil, din, kültür gibi alanlarda, toplumun çoğunluğuna göre farklı ve sayıca az olan, belli bölgelerde yaşayan, hâkim konumda (yönetimde) olmayan topluluklara mensup kişilerdir. Bir ülkede kimlerin azınlık olacağına, “Viyana Konvansiyonu”na göre, ilgili egemen devlet kendisi karar vermeye yetkilidir.  Uluslararası sözleşmelere göre; azınlıklara mensup bireyler, kendi dil, kültür gibi değerlerini, toplum içinde serbestçe yaşama ve geliştirme hakkına sahiptirler. Bu bireysel haklarına, grup haklara dönüştürülemez ve ayrımcılık için kullanılamaz.

Bahsi geçen sözleşmeler: Lozan Antlaşması; Batı Trakya Müslüman Türk azınlığı ile Türkiye’deki gayri Müslimlerin statüsünü belirleyen 35-47 maddeler. Türkiye’nin Başka azınlığı yoktur. Diğer sözleşmeler; BM İkiz Sözleşmeleri, Avrupa Konseyi Bölgesel ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı, Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi, Kopenhag Siyasi Kriterleri, azınlıkların korunması ve saygı gibidir.

Bu Sözleşmelerdeki hükümler, özellikle azınlık dillerine dair bireysel haklar, devletlerin egemenlik ve toprak bütünlüğü ile uluslararası hukuk yükümlülüklerine ters düşecek şekilde yorumlanamaz. BM şartı, AİHS ve AİHM kararları bunu amirdir. Bir örnek verelim: “Fransız Polenezyası’nın dil davasında AİHM’nin kararı şöyle: AİHS’nin 10. maddesine göre; Devletlerin egemenlik alanına giren dil konusu mahkemenin yetkisi dışındadır. Sözleşmenin hiçbir maddesinin, yerel dilleri garanti altına almadığı, bu bakımdan temel haklardan sayılan düşünce ve ifade özgürlüğüne göre inceleme yapılamayacağı, her devletin dilini kendisinin seçeceği ve bu kendi egemenlik alanına gireceği belirtilmiştir. Ayrıca ana dilde yapılan taleplerin, “kültürel haklar” kapsamına girdiğinden, ancak toplum içinde serbestçe yaşanıp geliştirilebileceği vurgulanmıştır.”

Azınlığa mensup bireyler, vatandaşlık hakkına sahiptirler.

Devletin kuruluşu: Devlet, millet çoğunluğunun değerlerine göre kurulur. Böylece, en geniş manada milleti temsil eden, tutarlı, bütünlüğü ve standardı olan bir düzen kurulmuş olur.  Mesela; çoğunluğun dili Türkçe ise devletin dili de Türkçe olur.

Milletin bünyesindeki, yerel özellikte, farklı dil ve kültürler ise, bütüne ait olmadığı için devletin kurumlarında yer almaz. Çünkü standart, uyum ve bütünlük sağlanamayacağı için düzen yerine düzensizlik, kargaşa doğar. Ancak, bu değerler ve diller bireyler tarafından toplum içinde serbestçe yaşanır, engellenemez.

Genel duruma tabi devletler böyledir. Egemen güçlerin çıkarlarına göre kurulan devletlerin ortak özelliği yoktur. Birbirine benzemez. Bunun için örnek teşkil edemez.

Türk anayasaları, milli ve merkezi devlet

Bu izahlar açısından Türk anayasalarına bakalım.  Bugüne kadar, 108 yılda 6 yazılı anayasamız olmuştur. Bunlar; 1876 Kanuni Esasi’si, 1921 geçici Anayasası, 1924, 1945, 1961 ve 1982 anayasalarıdır. Bu anayasalardan ilk dördünün gerçek ihtiyaçtan; son ikisinin ise darbeler sonucu “sıfırdan” yapıldığı bilinmektedir.

Ancak konumuz bakımından çok önemli olan husus, milli devlet, devletin kimliği ve yönetimi açısından hepsinin aynı özellikte olmasıdır. Anayasalarımıza baktığımızda dikkati çeken ilk husus; Sultan II.  Abdülhamit Han’ın 1876 Kanunu Esasi’sinden 1982 Anayasasına kadar egemenliğin aynı kalması, adeta kopya edilir gibi korunmasıdır. Anayasaların hepsinde, kurucu irade, kuruluş esasları ve meşruiyet kaynağı denilen, milletin ruhu esas alınmıştır. Böyle olması da çok tabiidir. Çünkü kurucu iradenin sahibi değişmemiş, hep Türk Milleti olmuştur.

Kimlik meselesi günümüz tartışmalarının da eksenini teşkil ettiğinden, ilk Anayasamızdan somut deliller vererek, devletin yapısındaki sürekliliğe ve bütünlüğe dikkatleri çekmek isteriz.

Önce 1876 da ilan edilen Kanunu Esasi’ye bakalım.

1. Madde: Osmanlı devleti ülkesiyle bir bütündür, hiçbir gerekçeyle bölünemez.
2. Madde: Osmanlı Devleti’nin başşehri İstanbul’dur.
8. Madde: Osmanlı Devleti’nin uyruğunda bulunanlara “Osmanlı” denir,
17. Madde: Yasa önünde bütün Osmanlılar eşittir. Kişilerin, din ve mezhebine bakılmadan vatana karşı aynı hak ve ödevleri vardır.
18. Madde: Devlet memuru olabilmek için “devletin resmi dili” Türkçeyi bilmek şarttır.
57. Madde: Meclis’te müzakerelerin dili Türkçedir.
68. Madde: Türkçe bilmeyen milletvekili olamaz.
71. Madde: Milletvekilleri, seçim bölgesinin ayrıca vekili olmayıp, Osmanlı vekilidir. (1)

Bu Türk kimliği elbette Kanunu Esasi ile kazanılmış değildir. Devleti kuran ve yaşatan Türk Milletidir. Bunun için devletin kuruluşundan itibaren; sarayda, orduda,  devlet işlerinde, mahkemelerde, şiirde, edebiyatta, kültürde, musikide, mimaride, sanatta, günlük hayatta, her yerde ve her işte, Türk dili ve kültürü esas olmuştur.  Selçuklu devleti de, Osmanlı devleti gibi Türk Milletinin devletiydi.

Yukarıda 8. Maddede bahsi geçen “Osmanlı” sözü hiç şüphe yoktur ki, “Türk” demektir. 1876 anayasasının hükümleri, Türk demiyor ve milletini tarif etmiyorsa, hangi milleti tarif ediyor olabilir?

Cumhuriyet dönemi anayasalarında çok kullanılan “Türkiye” sözünün,  duruma göre, “Türk Ülkesi” ve “Türklerin ülkesi” anlamında kullanıldığı bilinmektedir. Bütün anayasalarımızda, “Egemenlik” kayıtsız şartsız Türk Milletine aittir” denilmek suretiyle, bu konuda hiçbir tereddüde yer bırakılmamıştır. Ayrıca TBMM, 1922’de aldığı 308 numaralı kararla bu hususa açıklık getirmiştir.  Karar şöyledir: “Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu ve gerçek sahibi olan Türk Milleti… Düşmanlarına karşı kıyam etmiş… Bugünkü kurtuluş gününe vasıl olmuştur.” (2)

Geçtiğimiz aylarda vefat eden Neslişah Sultan’ın hayatını yazan Murat Bardakçı, merhumun annesi Sabiha Sultan’ın şu sözlerini aktarıyor: “Bugün Cumhuriyet kurulmuş, ailemiz vazifesini yapıp geçmiştir. İmparatorluk ayrı bir devirdi, fakat o da Türk’ündü. Bugünkü Cumhuriyet de Türk’ün malıdır. Devlet aynıdır. Rejim değiştiği için isim değişmiştir. (3)

Söz buraya gelmişken, Osmanlı kavramı üzerinde de durmak isteriz. Çünkü o dönemde bile bu kavram, çok farklı anlaşılmıştır. Bu bakımdan ünlü bilim adamımız Fuat Köprülü’nün “Osmanlı Telakkisi” başlıklı, zihni karışıklığa ışık tutan makalesinden kısa bir bölümü aktaralım.

Köprülü diyor ki; “Osmanlı kelimesi bir devlet, yani bir siyasi heyet adıdır; yoksa bu kelime Tanzimatçıların zannettiği gibi ‘dinde, lisanda ve netice olarak hissiyatta’ müşterek bir millet unvanı değildir. Binaenaleyh Osmanlılık demek, Türklüğün, Araplığın, Rumluğun, Ermeniliğin, vs. toplu heyeti demektir.

Devletimizi büyük bir içtimai daireye benzetecek olursak; merkezi daireyi Türklük, onun etrafındaki birinci daireyi, ilkine sıkı bir surette merbut (bağlanmış) olarak İslamlık, son daireyi de Türk ve İslam cazibe kuvvetine tabiatıyla boyun eğmeye mecbur olan Hıristiyan unsurlar teşkil eder. Osmanlı Devletinin şimdiye kadar vatanın parçalarından birçoğunu kaybetmesi, Türk merkezi kuvvetinin zaafından ileri gelmektedir.” (4)

Köprülü pek tabiidir ki, Osmanlı bir Türk Devletidir diyor.
“Türkiye” sözünü, “Türk” anlamında değilmiş gibi göstermeye kalkışmanın gerçekle ve iyi niyetle izahı mümkün değildir. Buna rağmen, günümüzün her türlü istismarına fırsat vermemek için; Türk devleti,  Türk vatanı ve Türk Milleti gibi kavramları kullanmakta zaruret vardır.

Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti’nin ömrünü tamamlaması üzerine, nöbeti Türkiye Cumhuriyeti Devleti almıştır.  Bu dönemde bütün dünyada imparatorlukların dağıldığı, egemenliğin artık hanedan eliyle değil, doğrudan doğruya millet eliyle temsil edildiği, demokrasinin yaygınlaştığı bilinmektedir.

Şimdi diğer anayasalara bakalım:

1921 Anayasası:
1. Madde:  “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”
2. Madde:  “İcra kuvveti ve yasama yetkisi milletin yegâne ve hakiki temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde belirir ve toplanır.”

1924 Teşkilatı Esasi:
2. Madde: “Devletin resmi dili Türkçedir.”
3. Madde: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
4. Madde: “Türk Milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder.”
12. Madde: “Türkçe okuyup yazma bilmeyenler Milletvekili seçilemezler”
88. Madde: “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.”

1945 Anayasası:
“Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denilir… Vatandaşlık kanunu gereğince Türklüğe kabul olunan herkes Türk’tür… Devletin dili Türkçedir.”

 1961 Anayasası:
2. Madde: “milli devlet
3. Madde: “Resmi dili Türkçedir”
4. Madde: “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir.”

1982 Anayasası:
3. Madde: “Devletin dili Türkçedir”
6. Madde: “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir.”

Görüldüğü gibi Osmanlı’dan bu yana anayasalarımızda, devletin sahibi ve kimliği hiç değişmeden, “Türk” ve  “Türk Milleti” olarak kalmıştır.  Yapısı ise milli ve merkezi (üniter)’dir. Esasen egemenlik millete ait bir kavram olduğundan, devletin sahibi, bünyesindeki etnik grupları da temsil eden Türk Milletidir. Zaten kurucu irade (millet) değişmeden başka türlüsü mümkün de değildir.

Ülkemizi bölmek için atılan adımlar

Tarihi akış ve dünya gerçeği böyledir, ama bugün asırlar ötesinden gelen egemenliğin Türk Milletine ait olmasına itiraz edilmektedir. Bölücü terör örgütü de, “yeni” anayasa sevdası da buradan çıkmaktadır. Egemenliğin sosyal topluluklara dağıtılması amacıyla, alt yapıdan, bir millete göre inşa edilmiş olan devletin temellerinden başlanmıştır.  Bu konuda TBMM’den çıkan yasalara bakalım. Örnekleri şunlardır:
·         Devlet televizyonunda 24 saat Kürtçe yayın yapılması,
·         Kürtçenin devlet okullarında seçmeli ders olması,
·         Üniversitelerde Kürtçe bölümlerin açılıp, öğretmen yetiştirilmesi,
·         Partilere etnik dillerde propaganda imtiyazı tanınması,
·         Etnik örgütlenmelerin ve bölücü propagandaların serbest bırakılması,
·         Yerel belediyelerin “Kürtçe” yazışma yapmaları,
·         Kürtçe bilme şartı ile kamu görevlisi istihdamı,
·         Merkezden bağımsız, Bölgesel Kalkınma Ajanslarının kurulması,
·         Büyük Şehir Belediyeler Kanunu,
·         Kamu Reformu Kanunu,
·         Mahkemelerde ana dilde savunma,
·         Ana dilde kamu hizmetlerine erişim, (Bekliyor)
·         Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Komisyonu kurulması (Etnik grupların eşitliği. Bekliyor.)
·         Kamuda etnik ayrımcılığa son verilecek (Kurumların etnikleşmesi. Bekliyor)

Bu düzenlemelerle; Anayasamız 2. Maddesinde devletin dili “Türkçe” dediği halde, devlet iki dilli hale getirilmiştir. Anayasamızın “Giriş” bölümünde ve 6. Maddesinde “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Türk Milletinindir” dediği halde, devlet iki unsurlu/kimlikli hale getirilmiştir.  Kısaca Devlet şimdiden iki ortaklı hale getirilmiştir.  Anayasaya aykırı olarak yapılan bu değişiklikler, her şeyden önce ağır bir suçtur. Sahi Kenan Evren ne yapmıştı?

Soruyorlar;  “devlet niçin sadece Türk’e ait oluyor?”, “Niçin diğerleri dışlanıyor?” Bu zihniyete göre; Türk Milleti, dünyanın en eski milletlerinden biri değil; sadece Anadolu’da kesintisiz olarak bin yıldır egemenlik ve yüksek bir medeniyet kurmadı; tesis ettiği Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tek sahibi değil; asırlar boyu bu yüksek medeniyet dairesi içinde yaşayan etnik topluluklara mensup bireyler, dışlanmak bir yana, kaynaşarak Türk Milletinin eşit, şerefli birer üyesi olmadı. Türk Milleti, diğerleri gibi etnik bir topluluktur.

Bu zihniyet; inkârcıdır ve sadece Türk’e değil, Yüce Dinimize de, tarihe de, ilme de isyan halindedir. Devleti ve milleti bölme uğruna, bir ve bütün olan ümmeti parçalayarak tevhit akidesini de çiğnemektedir.

Hâsılı dün Sovyetler Birliğinin içimizdeki işbirlikçileri, ülkemizi bölmek için   “Halklara özgürlük” diyorlardı; bugün batı işbirlikçileri “etnik gruplara özgürlük” diyor. Arada bir fark var mıdır?  Yoktur. Bunun için egemenliğimize ortak olmak isteyen PKK; Habur, Oslo ve İmralı mutabakatı çerçevesinde şu düzenlemeleri bekliyor:

1)      Ya Türk adı çıkmalı veya diğer etnik adlar da girmeli,
2)      Bütün etnik gruplar, Türk’le eşit konumda olmalı,
3)      Ana dillerde eğitimin önü açılmalı,
4)      Etnik özerk bölgeler kurulmalı,
5)      Genel af sonucunu doğuracak bir düzenleme yapılmalı.

Evet, çözüm denilen açıkça budur. Türk milletinden istenen, 1923 öncesine dönmesi; sanki Türkiye Cumhuriyeti Devleti hiç kurulmamış veya bugünlere gelmek için bunca can ve kan verilmemiş gibi. Tekrarlayalım onlar için “çözüm”; Türklerin ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin; haçlılar, işbirlikçileri ve PKK ile anlaşarak “çok ortaklı bir devlet”e razı edilmesidir!

“Yeni” Anayasa için STK’lar devrede

Şimdi de “yeni ve sivil” anayasa için yapılan çalışmalara değinelim. Öncelikle TBMM uyum komisyonuna sunulan önerilere bakalım.

Meclise görüş bildiren STK’lardan bazıları şunlar: HAK-İŞ, MÜSİAD, TÜSİAD, TESEV, MEMUR-SEN, MAZLUM-DER, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Abant Platformu, İnsan Hakları Derneği (PKK’nın yan kuruluşu), KESK, İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği, Ehlibeyt Vakfı vb.
Bunlara, henüz ne olduğu açıklanmayan  “yeni ve sivil”  anayasayı şimdiden kurtuluş reçetesi gibi tanıtmaya çalışan ve bunun için Türkiye’yi dolaşıp kamuoyu oluşturma gayretine düşen TEPAV’ı da ilave etmeliyiz.

Bunların görüşlerindeki ortak noktalar ise, Anayasadan Türk adı çıkarılmalı, egemenlik açısından bütün etnik gruplar (Türk de dâhil) eşit konuma getirilmeli, ana dilde eğitim ve öğretim yapılmalı, etnik özerklik tanınmalı cümleleriyle özetleyebiliriz.

Bilindiği gibi bu görüşleri; AKP, CHP, BDP, ABD, AB, Barzani, PKK, Dinci-Kürtçü Partiler ve yazarlar, Küreselci ikinci cumhuriyetçiler gibi işbirlikçiler de hararetle savunmaktadırlar.

Bu önerileri biraz daha yakından görelim.

Devlet memurlarının sendikası MEMUR-SEN adına hazırlanan raporda; “Vatandaşlık etnik bir kimliği (Türk’ü) esas aldığından, diğer etnik grupları yok saymaktadır… Bütün etnik grupları referans almak için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını esas almalıdır… Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı bulunan herkes, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır denilmelidir. (5)

Abant Platformu sonuç bildirisinden okuyalım; Dil konusundaki teklifleri; “Anayasa'da farklı ana dillerde eğitim yapılma hakkı tanınmalıdır. Veya “Resmi dilin öğrenilmesi ve öğretilmesi şartı ile herkes eğitimde ana dilini kullanma hakkına sahip” olmalıdır.

Özerklik konusundaki; Türkiye'nin idari yapısı, yerinden yönetim (âdem-i merkeziyet) esasına dayanır. Yerel yönetimler üzerindeki her türlü idari vesayet kaldırılmalıdır. Veya merkezden yönetim istisna, yerinden yönetim esastır.” (6)

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın teklifi: “Anayasanın başlangıç bölümü kaldırılmalı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ortak paydası, yeni anayasanın temel felsefesi olmalı. İlk ve ortaöğretim kurumlarında eğitim dili Türkçe olup yeterli sayıda velinin talebi halinde diğer bir dilin de eğitim dili olarak kullanılması ve ayrıca ana dillerin öğretilmesi için gereken düzenlemeler yapılır.”(7)

TEPAV’ın ülkeyi tarayan konferansları da oldukça ilginçtir. Başta TBMM Başkanı Cemil Çiçek  (yetkisizliğini ve tarafsızlığını unutarak), TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu ve parti temsilcileri ile birlikte il il dolaşarak, bol bol “yeni ve sivil” anayasa reklamı yapıyor. Şu ana kadar 12 ilde toplantı yapılmış. Konuşmalarda; mevcut Anayasayı ve 1987’den 2010’a kadar TBMM tarafından yapılan 136 değişikliği aşağılayan, kamuoyunu meçhul bir anayasa için şartlandırmaya çalışan telkinler ve propagandalar yapılıyor. Özellikle, devletimizin milli ve üniter kimliğini savunanlar eleştiriliyor, içeriği bilinmeyen “yeni ve sivil” anayasanın her derde deva olacağının telkini yapılıyor.

Devlet kimliğini değiştirme adımları 

Tarihimizde altı defa yeni anayasa yapıldı, ancak egemenliğimize hiç dokunulmadı. Şimdi ilk defa, resmen Meclis’te tartışılıyor.  Çok kimlikli-ortaklı bir devlet yapısı için, ülke sosyal gruplara ayrıştırılıp egemenliğin paylaştırılmasına çalışılıyor. Sanki savaşa girip de mağlup olmuşuz gibi!...

Bu bakımdan Türk milletinin ikna edilmesi gerekiyor. Diyorlar ki; “Dünyamızda milli-üniter devletlerin devri bitiyor… Federasyonlar dönemi başlıyor… Ulus devlet bize dar geliyor… Türkiye’yi büyütmek için, çağa uymak ve federasyona geçmek zorundayız.”

Gerçekten böyle mi? Dünyaya bakalım. Sovyetler Birliği (SSCB) dağıldıktan sonra, bağımsızlığını kazanan 15 devlet milli-üniter yapıda kurulmuştur.  Varşova Paktından bağımsızlığını kazanan Merkezi ve Doğu Avrupa’nın 6 ülkesi, milli ve üniter devlet olarak yola devam etti. Çek ve Slovaklar ayrılarak milli ve üniter devletlerini kurdu. Federal yapıda olan Belçika Krallığı, Flaman ve Valon bölgesi olarak fiilen ikiye bölünmüş durumda, milli-üniter devletlerini kurma mücadelesini vermekteler. Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti, 20 yıla varan kanlı etnik çatışmalardan sonra dağıldı ve yerine milli-üniter yapıda birçok devlet kuruldu. 

Buna karşılık milli-üniter devlet olarak kurulup da, federasyona dönüşen tek bir örnek yoktur. İşgalcilerin kurduğu Irak Federal Cumhuriyeti hariç.  Demek ki, propaganda edilenin tersine, dünyamızda federasyonlar devri bitiyor, milli-üniter devletlere dönüş devam etmektedir. Bunlar iyi niyetli ve dürüst de olmadıklarını her adımda belli ediyor.

Türk Milletini hazmettirme, inandırma ve hatta aldatma yolunda bir iddia da şu:  1982 Anayasası’nda 29 yılda 136 değişiklik yapılmıştır. 1987’den itibaren AKP dönemi dâhil her Meclis ve her iktidar çok sayıda değişiklik yapmıştır.  Özellikle AB taleplerinin büyük kısmı aynen yasalaştırılmıştır. Bu sebeple 17 Aralık 2004 Zirve kararıyla, Türkiye’nin Kopenhag Siyasi Kriterleri’ni yerine getirdiği ileri sürülerek, çok övünülen “müzakere” tarihi verilmiştir.

Düne kadar yapılan bütün değişiklikleri, içeriden ve dışarıdan alkışlayanlar, nedense bugün aşağılayıcı bir üslupla itiraz etmekteler. Diyorlar ki; “136 değişikliğe rağmen bu bir darbe anayasasıdır… Milli iradenin yaptığı bu değişikliklerle de, yamalı bohçaya döndü... Sistematiği bozuldu… Bütünlüğü kalmadı… Ama esas değişmesi gereken ‘anayasanın ruhu’ kaldı… Bu amaçla ‘demokratikleşme’ , ‘özgürleşme’ ve ‘insan haklarına dayalı’ ‘yeni’ bir anayasaya ihtiyaç vardır.”

Burada bir parantez açalım ve bir tespitte bulunalım.  Çok partili demokrasilerde rejimin temel kurumu olan partilerin bünyelerinde, demokrasi kurum ve kurallarıyla işlemiyorsa, o ülkede gerçek bir demokrasiden bahsedilemez. Mesela; İktidar partisi tek adam zihniyetiyle yönetiliyor. Bu zihniyet kaldıkça anayasalara ne yazılırsa yazılsın, değişen bir şey olamaz.  Nitekim mevcut Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu, partilerin demokratik esaslara göre yönetilmesini istediği halde, buna itibar edilmiyor.  Rejimin ruhu demek olan bu konuda samimiyet böyle olunca, “demokratikleşme” ve “özgürleşme” sözlerinin sadece kitleleri aldatmaya yönelik olduğu açıklık kazanıyor.

Parantezi kapatıp şu “yamalı bohça”, “sistematik” ve  “bütünlük” bozuldu meselesine dönelim. Fütursuzca denilmek isteniyor ki; 1987’den beri milli irade, hep yanlış yapmıştır. İyi de neden? Acaba meclislerin kabiliyeti mi yetmemiştir? Eğer böyleyse şimdiki Meclisin ehliyetine nasıl güveneceğiz? Bunun için elde bir delil var mı? Hayır.  Samimi değiller, çünkü mesele başka. Üstelik AKP dönemi hariç Anayasa değişikliklerinin tamamı Meclis’teki partilerin uzlaşmasıyla olmuştur.

Egemenliğin içi boşaltılıyor

Bu beyanlara, “Yeni” Anayasaya gerekçe hazırlamak için başvuruluyor. Mesele çok açık. Bunun için Anayasanın “ruhu” denilen ve Anayasadan çıkarılmak istenen maddelere bakmak yeterlidir. Başlangıç bölümünde; “Türk vatanı ve milletinin ebedi varlığını ve yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğunu… Türk Milleti tarafından demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”

·         66. Madde: “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”
·         4. Madde: “Anayasa’nın 1. Maddesindeki Devlet’in şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. Maddesindeki Cumhuriyet’in nitelikleri ve 3. Maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
·         6. Madde:  “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milleti’nindir.” 
·         42. Madde: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.”

Burada bir parantez açıp, 66. Madde üzerinde durmalıyız. Metinde geçen “Türk Devleti” ibaresi “bir ırkı” çağrıştırdığı iddiasıyla, ısrarla çıkarılmak isteniyor. Hâlbuki burada, Türk olmak için esas alınan  “ırk” değil, ”vatandaş” olmaktır. Bu esas, milli devletin temelini teşkil ettiği için çok önemlidir. Devlet yapımızın kilidi gibidir, asla değiştirilmez.

Burada, vatandaşlık ve milli egemenlik konusunda demokratik batıdan çok çarpıcı iki örnek vereceğiz.

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’ndan
“Madde 116: Alman vatandaşlığı.
(1)   Bu anayasadaki anlamda Alman, diğer yasal düzenlemeler saklı kalmak üzere, Alman vatandaşlığına sahip olanlar veya Alman soyundan olup 31 Aralık 1937 tarihindeki Alman İmparatorluğu sınırları içinde kabul edilmiş olan mülteci veya sürgün edilmiş olanlar ile bunların eşi veya füruu. 
(2)   30 Ocak 1933 ve 8 Mayıs 1945 tarihleri arasında siyasi, dini veya ırki nedenlerle vatandaşlıktan çıkarılanlar ve bunların füruu, başvuruları üzerine tekrar vatandaşlığa alınırlar. Bunlar, 8 Mayıs 1945’den sonra Almanya’da yerleştikleri ve aksine bir istekte bulunmadıkları takdirde vatandaşlıktan çıkarılmış sayılmazlar.”  (8)

Fransa Anayasası’ndan:

Başlangıç: (28 Ağustos 1789 Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi)

“Her egemenliğin özü, esas itibariyle millettedir; hiçbir heyet, hiçbir fert, açıkça milletten gelmeyen herhangi bir otoriteyi kullanamaz.”

“Ülkenin bütünlüğüne zarar verecek hiçbir değişikliğe girişilemez ve böyle bir usul sürdürülemez.”

“Millet, milli mensubiyetlerden husule gelen külfetler karşısında, tekmil Fransızların dayanışmasını ve eşitliğini ilan eder.” (1946 Anayasası’ndan)

“Cumhuriyetin dili Fransızcadır.” (Madde 2)

“Milli egemenlik Fransız halkına aittir”(11) (Madde 3)(9) 

Bu iki örnekte de, milletin adı; Alman ve Fransız’dır. Bütün devletlerde olduğu gibi. Kurucu iradenin ve egemenliğin sahibinin “millet” olduğu gerçeği, Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi ile bütün dünyaya ilan edilmiştir.

Bütün bu gerçeklere ve Türk Milleti’ne rağmen, Türk kimliğinin değiştirilmesi için komik gerekçeler icat edilmektedir.  Bunlara göre; “Türk” milletin değil bir etnisitenin adıdır. Devletin üst kimliği Türk etnisitesi olunca; diğer etnik gruplar inkâr edilirmiş, dışlanırmış, ayrımcılık yapılırmış! Çatışma ve terör de buradan çıkıyormuş!  Bunun yerine üst kimlik Türkiye vatandaşlığı olmalı, egemenlik karşısında her sosyal grup eşit siyasi konuma getirilmeli, böylece barış sağlanmalıymış! Son olarak da, “akan kanı ve terörü durdurmak” iddiasıyla, İmralı’da PKK başı ile varılan “mutabakat” da, aynen böyle değil mi? Anayasaya “Türk” ve “Kürt” adı yazılmayacak, yerel yönetimlerin yetkisi, özerkliği ve ana dilde eğitimi kapsayacak şekilde düzenlenecekmiş!

Böylece devleti kuran, meşruiyetin ve gücün kaynağı “Türk Milleti” yerine, coğrafyanın adı olan “Türkiye”  ve sosyolojik muhtevası olmayan “vatandaşlık” getirilecektir.  Böylece Türk Devleti ortadan kaldırılmış olacaktır. Neticede,  Fransız Devleti, Alman Devleti, İspanyol Devleti, Amerikan Devleti, Yunan Devleti olacak, ama Türk Devleti olmayacak öyle mi?

“Halklara özgürlük” stratejisini BOP devraldı
 
“Halklara özgürlük” sloganını 1965-1980 döneminde Sovyetler Birliği yandaşı işbirlikçiler çok kullandı. Bu amaçla mitingler yaparlardı. Her fraksiyonun çekirdeğinde, “Kürtçü”ler de bulunurdu. Ne tesadüf ki, aynı sloganı şimdi biraz rötuşlayarak AKP’liler, küreselciler,  II. Cumhuriyetçiler, dinci ırkçılar ve Stalinist PKK’lılar kullanıyor. Bir ve bütün olan Türk halkı dün “halklara özgürlük” diye bölünmek isteniyordu, bugün bu iş  “etnisitelere özgürlük” siyasetiyle yürütülüyor.

Ancak şimdi durum çok değişti. İktidar, “ümmet ve yeni Osmanlıcılık” gibi halka hoş gelen söylemlerle; BOP, AB, PKK ve işbirlikçilerin desteğiyle devletin temellerini yıkmaya devam ediyor. Tehlike çok büyük!..

Nereden nereye? Sovyetlerin Türk Milletini bölerek ele geçirme stratejisini, BOP devralmıştır. Sadece Türkiye’de değil, bütün İslam ülkelerinde, aynı siyaset uygulanıyor.  Demek ki fitnenin ve vahşetin kaynağı, komünistiyle, kapitalistiyle emperyalizm imiş!

“Yeni” Anayasanın da buna göre, Türk Devletini ve Türk Milletini dağıtacak şekilde hazırlanmakta olduğu anlaşılmaktadır. Aceleleri olmalı ki, anayasanın çıkmasını beklemeden, ülkeyi etnik parçalara ayıracak kanunlar, İmralı “mutabakatı”na göre peş peşe çıkarılmaktadır.

Osmanlı ve yüce dinimiz alet ediliyor

Devletimizin tasfiyesine karşı halkın tepkisini kırmak için sığındıkları iki değerimiz, Osmanlı ve yüce dinimizdir. Mesela; “Osmanlı herkesin devletiydi, ama T.C. öyle değil…  Atatürk ve arkadaşları, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sadece Türklerin devleti olarak kurdu, diğerlerini, Kürdü, Arabı, Lazı vs. yok saydı, inkâr etti, Türkiye’nin temel meselesi budur, bunu çözmek istiyoruz.”

Evet, mesele dönüp dolaşıp, Türk Devletinin paylaşılmasına geliyor. Bu belli de, “Osmanlı’da böyle değildi” yalanı çok önemli. Bu hususun üzerinde durmalıyız.  Çünkü meselenin özü buradadır.

Osmanlı’nın egemenlik anlayışına bakalım:

Bugünkü tartışmaları bire bir Osmanlı da yaşadı.  Devletin kimliği ve dili açısından bugün iddia edilenler, o dönemin adeta kopyası gibidir. Demek ki biz bu filmi daha önce de görmüşüz. Ama ders almadığımız ve tarih şuurundan mahrum olduğumuz için, başımız yine belada.
Bugüne kadarki; 1876, 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasaları sıfırdan yapılmıştır, ama devletin Türk Milleti’ne ait olduğunu gösteren kurucu hükümler hep aynı kalmıştır. Aynı kalması da kaçınılmazdı. Zira devletin kurucusu hep Türk Milletiydi. Anadolu Beylikleri, (Bu dönemde bile etnik grupların egemenliği yoktu.) Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti, tek başına Türk Milletinin devletiydi ve ortağı da yoktu.

Meşrutiyet dönemini hatırlayalım. Sultan Abdülhamit Han Padişah. 1876’da ilan edilen Kanunu Esasi tartışılıyor. Entrikalar birbirini kovalıyor. Anayasa için üç ayrı komisyon kuruluyor.  Mithat Paşa’nın başkanlık ettiği komisyonun devletin diliyle ilgili teklifi, “yeni ve sivil” anayasa diyenlerle aynı.  Okuyalım: “Osmanlı halkının her biri, kendi lisanı üzere talimi tekellümde serbesttir.”(10) 

İlginçtir, anayasa çalışmalarının arkasında o gün de Batılı güçler vardır. Basın yoluyla kamuoyunu yönlendirmek, çıkarlarına uygun bir anayasa yapılmasını sağlamak için işbirlikçi devlet adamlarını desteklemekteler. Birkaç misal verelim:

İngiltere’de yayımlanan 15.11.1876 günlü Westminster Gazette’nin haberine bakalım:
“İstanbul’daki Rum ve Ermeni Patrikhanelerinin anayasa hazırlıklarında verdikleri destek, Türkleri bir kere daha medeniyet kapısından içeri sokacaktır. Anayasanın, üzerinde müzakereler yapılan bir maddesine göre, Osmanlı Devleti’nin çeşitli milliyetleri bundan sonra artık kendi dilleri ile okuyacaklar, yazacaklar ve devlete başvuruda bulunacaklardır. Böylece çok yakın zamanda, her milliyetin kendi muhtar idaresine kavuşması da imkân dâhiline girecektir. Türk asıllı olmayanlar, geri kalmış bir kültür olan Türkçenin engellerinden kurtulacaktır.”(11)

Bu yazının sonundaki imzanın sahibi ise, “Evangelos Petridis, Heybeliada Ruhban Okulu Müdürü ve Patrik Yardımcısıdır.”

Bugün Ruhban Okulunu açmaya çalışanlar, PKK’nın siyasi ve demokratik çözüm (!) talebini savunanlar, “Kürt sorunu” güçle değil, ancak siyasi diyalogla çözülebilir dayatmasını yapan, dış güdümlü işbirlikçiler meselenin köklerinin nerelere kadar gittiğini anlamak için bu haberi iyice okumalıdırlar.

Anayasa ortak komisyonda müzakere edilirken, Trablusşamlı Bahattin Dai Efendi şu teklifi yapar:

“Peygamber efendimiz Arapça konuşur. Her padişah Türkçenin kısırlığının kurbanı olmamak için, Arapça öğrenir. Anayasayı bu çeşitli halklara nasıl Türkçe olarak anlatabilirsiniz? O halde her unsurun kendi mektebi, kendi gazetesi, kendi kâtibi ve kendi dairesi olması gerekir.” (12)

Görülen o ki, o zaman da, günümüzde olduğu gibi, devletin kurucusu olan Türk Milletine karşı, Müslim-Gayrimüslim aynı safta yer alabilmişler. Bugün de aynı olması anlamlı değil mi?

Sadrazam Mithat Paşa, Nafıa Müsteşarı Ermeni Odyan Efendiyi, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Derby’ye gönderip desteğini ister. Odyan Efendi;  “Bu anayasa Hıristiyan ve diğer uyrukluların hukuklarını daha fazla temin edecektir. Bu konuda istediğiniz güvenceyi hükümetim kabul edecektir. Anayasayı Avrupa hükümetleri tarafından garanti altına almanızı teklif ediyorum…” der. Bu talep Osmanlının içişlerine açıktan karışmak olarak görüldüğünden kabul edilmez. (13)

136 yıl önce yaşanan bu ibret verici acı gerçekler, bugün de aynen tekrarlanıyor.  İçeride ve dışarıda işbirliği halinde, devletimizin temellerini oymaya, egemenliğimizi paylaştırmaya ve Türk Milleti’ni aldatmaya çalışıyorlar.
Devam edelim. Anayasa hazırlama komisyonu uzun tartışmalardan sonra orta yolu bulur. Taslağın 18. Maddesi şöyle olur: “Osmanlı ülkesinde yaşayan unsurların her biri kendilerine ait dil ile eğitim ve öğretimde muhtardır. Fakat devlet hizmetinde bulunmak için devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmek şarttır.” (14)  Yani resmi dil Türkçe, ama unsurların diliyle eğitim ve öğretim serbest olacaktır.

Bu öneriler bugün de aynen önümüze konuyor. Koca Osmanlı’yı halletmişler, demek ki şimdi sıra bugünkü devletimize gelmiş oluyor. Tarih tekerrür ettirilmek isteniyor.

Bu metne sadece Eğinli Sait Paşa itiraz eder ve Sultan Abdülhamit Han’a bir layiha (rapor) verir. Durumu yakından takip eden Sultan Abdülhamit Han, Mithat Paşa’yı çağırtıp, şu uyarıda bulunur:

“Bilmeliydiler ki Paşa, nasıl Kur’an-ı Kerimi Arapça okumaktan vazgeçmezsem, devletimin toprakları üzerinde de, Türkçe konuşulmasından ve Türk lisanından başkasını kabul edemem. Böyle bir maddenin yer alacağı Kanun-u Esasi’yi bana getirmeyin.” (15)

Padişahın kararlı tutumu üzerine madde düzeltilir. Ama dil tartışmaları mecliste de devam eder. 12. oturumda Suriye Milletvekili Nevfel, Erzurum Milletvekili Ermeni Hanazap ve İstanbul Milletvekili Vasiliki Efendi, devletin dilinin değiştirilmesi amacıyla ortak bir teklif hazırlar. Buna göre; “Osmanlı Devleti’nin resmi dilinin Türkçe olduğunu belirten madde değiştirilmeli ve resmi dil olarak Türkçe ile beraber Rusça ve Ermenice de kabul edilmelidir.” (16)

Önergeyi gören Meclis Başkanı Ahmet Vefik Paşa öfkeyle;

“Bu ne vicdansızlık ve bu ne vefasızlıktır!.. Sizler hala evinizde, okullarınızda, kitaplarınızda kendi dilinizle yazıyor ve konuşuyorsanız, bu imkânı bu devletin alicenaplığına borçlusunuz. Teklifinizi vermemiş olun. Ben de duymamış olayım” (17) diyerek işleme koymaz.

Bugün de, Mithat paşalar, Odyan efendiler, Nevfel efendiler, Hanazap efendiler, Vasiliki efendiler görev başındadırlar. Ancak Sultan Abdülhamit Han gibi bir devlet başkanımız, Ahmet Vefik Paşa gibi bir Meclis başkanımız, Sait Paşa gibi bir devlet adamımız var mıdır?  Gerçekler ortada…

Evet, demek ki değişen bir şey yok. Emperyalistler de, işbirlikçileri de aynı. Haçlılar gemi azıya almış merhametsizce saldırıyor.

Birinci olarak; şu çarptırılan kavramlar meselesi ile devam edelim.  “Osmanlı herkesin devletiydi” diyorlar, bu ifade bireyler için söyleniyorsa doğrudur. Türkiye Cumhuriyeti de herkesin devletidir.  Ancak söz konusu   “egemenlik”  ise yanlıştır.  Zira egemenlik millete, Türk Milletine aittir. Bireye değil. Birey egemen değil, hür olur. Doğru cümle; “Osmanlı gibi Türkiye Cumhuriyeti de herkesin devletidir. Egemenlik ise, her ikisinde de Türk Milletinindir” şeklinde olmalıydı.

İkincisi olarak; “Demokrasi”, “özgürlük” ve “eşitlik” gibi kavramlar, bütün dünyada bireyler/vatandaşlar için kullanılır. Etnik, ırk, din,  felsefi görüş, cinsiyet, sosyal sınıf gibi topluluklar için söz konusu edilemez. Çünkü en basitinden, bunların küme adına hareket etmesi, oy kullanması, hukuk önünde eşitliği, özgürlüğü ve demokratlığı olmaz. İnsanlık kümelerin eşitliğini sağlayacak hukuki kriterleri bulamamıştır. Ama bireylerin eşitliğini sağlayacak kriterler sözleşmelerle ortaya konulmuştur. Bireylerin eşitliği, kümelerin eşitliğini de sağlar.
  
Toparlarsak; Büyük Atatürk ve arkadaşlarının,  Osmanlı Devletinin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini, aynen Osmanlı Devletinde olduğu gibi, Türk Devleti olarak kurması, son derece isabetli ve gerçekçi olmuştur. Asırlardan beri süren Türk egemenliğinin ve çağın gereği de buydu.

Soruyoruz; “Etnik gruplar yok sayıldı, inkâr edildi, devlete ortak yapılmadı. Osmanlı böyle değildi” dayatması üzerine “yeni” anayasa peşinde koşanlar, acaba yaptıklarının ne manaya geldiğini vicdanları önünde hiç sorguluyorlar mı?

Bu gerçek dışı iddia, Türk Milletini bir bütün olarak görmek istemeyenlerin zihniyetinin ürünüdür.  Sosyal gruplar Türk Milletinin parçası ve unsurudurlar. Bireyleri eşittir. Uluslararası hukuk ve dünya düzeni de böyledir.

TBMM veya siyasi iktidar “yeni” anayasa yapabilir mi?

TBMM veya parti iktidarları, ihtiyaç halinde Anayasayı ıslah edici değişiklikler elbette yapabilirler. Hatta görevleridir. Bunda ihtilaf olamaz. Ancak, Türk Milletinin asırlardır devam eden egemenliğini değiştiremezler. Çünkü bu egemenlik, binlerce yıl öteden başlayan, bugüne ve yarına akıp giden Türk Milletine ait bir hayat hakkıdır. Bu hakkın ortadan kaldırılması, Türk Milletinin yok edilmesine denktir… Millete düşmanlıktır. Türk Milleti var oldukça, Türk’ün egemenliği de yaşayacaktır. 
  
Konuyu teknik yönüyle ele alan değerli hukukçu Prof. Dr. Çetin Yetkin şu analizi yapıyor:

“Yeni bir anayasa yapılıp yürürlüğe girinceye kadar, eskisi yürürlükte kalacaktır. O halde, yapılacak tüm işlemler yürürlükteki anayasaya uygun olmalıdır. Bu açıdan 1982 Anayasası’na bakarsak, her şeyden önce, 11/1. Madde hükmünün şöyle olduğunu görürüz

6. Maddenin 2. fıkrasında denilmektedir ki, ‘Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.’ Anayasa Yapmak hiç kuşkusuz, bir devlet yetkisinin kullanılmasıdır. O nedenle, ilk olarak TBMM’nin Görev ve Yetkileri başlığını taşıyan 87. ve sonraki maddelere baktığımızda Meclis’in tüm yetkileri tek tek sayıldığı halde böyle bir yetkinin tanınmadığını görüyoruz. İdare ile ilgili 123. ve sonraki maddelerde de böyle bir yetki söz konusu değildir.

1982 Anayasası’nın 175. Maddesi Anayasa maddelerinin nasıl değiştirilebileceğini hükme bağlamıştır. Başka bir deyişle, Anayasa’da yapılacak herhangi bir “değişiklik”, yine Anayasa’nın belirlediği biçimde yapılabilecektir. Nitekim şu ana değin hep böyle yapılmıştır. Ancak, burada söz konusu olan “maddelerde değişiklik”tir.  Sıfırdan yeni bir anayasa değildir.

1982 Anayasası’nın 4. Maddesi, ilk 3 Madde hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” dediğine, 2. Maddesi  “Başlangıç”ta belirtilen temel ilkelere dayandığına, bu ilkelerde “…egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne ait olduğu” kaydedildiğine göre, devletin kuruluş esasları asla değiştirilemez. (18)

Yeni bir anayasa hazırlama ihtiyacı  1908 yılında da gündeme gelmiş, ancak 1908-1912 Meclis-i Mebusan’ı kendini kurucu meclis olarak görmediğinden böyle bir yetkisinin olmadığı dikkate alınarak mevcut anayasada bazı değişikliklerle sorun çözülmeye çalışılmıştır..(19)

Bu hukuki tespitlerden sonra tekrarlayacak olursak; Anayasanın ruhu değiştirilemez.  61 ve 82 anayasaları da, bu temel gerçeğe saygılı olmuştur. Türk Devleti’nin kimliğini hiçbir güç yok edemez.

Haçlı seferlerinin bugünkü adı BOP

Bilindiği gibi Büyük Ortadoğu ve Genişletilmiş Afrika Projesi (BOP),  bölgenin 22 İslam ülkesinin sınırlarını,  emperyalist Batının ihtiyacına göre yeniden şekillendirmeyi amaçlıyor.  Bu belirleme ise; ülkelerin durumuna göre değişik yollardan, değişik araçlarla yapılmaktadır. Irak’ta askeri güç kullanılarak; Libya, Tunus, Mısır, Suriye gibi ülkelerde iç isyan ve çatışmalarla; Türkiye’de “demokrasi, özgürlük, eşitlik” siyasetiyle yürütülmektedir.  İşbirlikçiler, PKK terörü, AB üyeliği ve “ABD stratejik ortaklığı el ele çalışmaktadır.

Bu çerçevede gelişmelere bakıldığında, ABD, AB ve PKK’nın, “yeni” bir anayasa istediği açıkça görülmektedir. İstemekle de kalmamakta, terör dahil her yönden saldırmaktadır. Devletimizin milli (bir millet) ve üniter/tekil (tek merkezden yönetim) yapısı bozulmadığı sürece de, bölünmesi mümkün değildir.

Bunun için millet ve devlet yapısı dağıtılmaya çalışılmaktadır.  Bu hedefe ulaşılırsa, daha sonraki bir vadede devamı da gelecektir. O da, İran, Irak, Suriye ve Türkiye’den koparılacak parçalar üzerinde “Büyük Kürdistan”ın kurulmasıdır.

Tarih şuuruna sahip olanlar meselenin burada da bitmeyeceğini, bin yıldan beri devam eden haçlı emellerinin gereği olarak, Türk’ün Anadolu’ya hapsedilmesi ve eritilmesiyle, bu topraklarda “Büyük Ermenistan-İsrail-Yunanistan” gibi egemenliklerin kurulmasına kadar devam edeceğini bileceklerdir. Bu son safha ne kadar sürer bilinmez.

 Haçlı/BOP saldırısının delilleri

· Büyük Ortadoğu ve Genişletilmiş Afrika Projesi (BOP)’un resmi haritasına bakıldığında her şey ayan beyan görülecektir. Tereddüdü olanlar, “Sevr haritasını” ve “Sevr Antlaşması”nı da hatırlayabilirler. Bunların Barzani Yerel Yönetimi haritasıyla nasıl örtüştüğünü göreceklerdir.
· R. Tayyip Erdoğan 2004 yılında, daha yolun başında açıklıyor: “Türkiye'nin Ortadoğu'da bir görevi var. Nedir o görev? Biz Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin Eşbaşkanlarından bir tanesiyiz. Ve bu görevi yapıyoruz biz… Diyarbakır'a çok farklı bakıyorum. Yani Diyarbakır istiyorum ki... şu anda... yani Amerika'nın da hani düşündüğü... Büyük Ortadoğu Projesi var ya... Genişletilmiş Ortadoğu... yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir... bir merkez olabilir... Bunu başarmamız lazım.”(20)
· ABD’nin PKK terörünü nasıl desteklediğini bilmeyen yoktur. PKK’yı Irak’ın kuzeyinde barındırdığını, eğitim ve lojistik ihtiyaçlarını karşıladığını, yakinen biliyoruz. Besleyip üstümüze saldığı, binlerce insanımızı katleden terör örgütüyle “siyasi çözüm” adına egemenliğimizi paylaşmamız için alenen dayattığını da biliyoruz.
· 1998’de toplanan AB Bakanlar Komitesi’nin kararı şöyleydi: “Kürt sorunu’ siyasallaştırılarak, uluslararasılaştırılarak ve halkların hukukuna göre çözülecektir.”  13 yıldır yaşananlar, aynen böyle seyretmiyor mu?
· PKK’nın yan kuruluşu İnsan Hakları Derneği (İHD)’nin imzasını taşıyan 320 sayfalık, 1998’de hazırlanan “Kopenhag Siyasi Kriterleri ve Türkiye (Mevzuat Taraması) kitap(19), o sırada İstanbul’da bulunan AB Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Komiseri Verheugen’a elden teslim edilmişti. (Bu bilgiler kitabın giriş bölümünde verilmektedir.)
· Bir yıl sonra, Aralık 1999’da Türkiye’ye AB adaylık statüsü verildi. 2000 yılından itibaren de uyum adına önümüze konan yol haritasındaki ve ilerleme raporlarında yer alan siyasi şartlar, inanılır gibi değil, ama bu kitaptan alınmıştır.
· Kitapta; Türk Milletinin ve devletinin bütünlüğünün çözülüp, etnik/ırk gruplarına göre,  çok ortak bir rejime nasıl geçileceği, ayrıntılarıyla inceleniyor. Kanunlardan “Türk”,  “Türk Milleti” ve  “milli” kavramlarının nasıl çıkarılacağı, Anayasa maddelerinden hangilerinin nasıl değiştirileceği, genel af, 66. Maddeden Türk kimliğinin çıkarılması,  anadillerde eğitim, öğretim ve yayın gibi düzenlemelerin; adı ister AB süreci olsun, ister “PKK açılımı”  hepsi mevcuttur.

Gerçekler bu kadar açıktır.

O halde, devletimizi, milletimizi ve vatanımızı muhafaza için hepimize görevler düşmektedir. Başından itibaren anlatmaya çalıştığımız da budur.

Tarafların konumu

Uzatmadan Türk Milleti adına soralım, acaba siyasi iktidar, Türkiye’nin “demokratikleştirilmesi” denilen bu projenin neresinde duruyor? Bunun cevabı Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarında mevcuttur.  “Abaza’sıyla, Boşnak’ıyla, Roman’ıyla, Arnavut’uyla bir milletiz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kimseyi rahatsız etmemeli. Üst kimliğimiz Türkiye vatandaşlığı olmalıdır” (20)  söylemini her vesileyle tekrarlıyor.

Eğer bu cümle şöyle kurulsaydı mesele olmayacaktı: “Biz Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Gürcü’süyle, Abaza’sıyla, Boşnak’ıyla, Roman’ıyla, Arnavut’uyla hepimiz Türk Milletiyiz. Türk Devletinin eşit vatandaşıyız. Bu kimseyi rahatsız etmemeli.” Ama böyle söylenmiyor.

Devletin kimliği konusunda PKK’da aynen böyle söylüyor. Diyor ki: “Türkiyelilik üst kimliği çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı esas alınmalıdır.”(21)  Arada fark var mı?

Başbakan’ın Gaziantep konuşmasın daha açık. Aynen; şöyle: “Millet dediğiniz zaman zannediyor ki millet sadece Türk. Hayır, millet sadece Türk değildir. Milletin içinde Türk'ü de vardır, Kürt'ü de vardır, Laz'ı da vardır, Çerkez'i de vardır, Abaza'sı da vardır. Onun için 'tek millet' diyoruz ve bunu biz genişleterek ne dedik? 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı çatısı altında bu milleti toparlayalım.”(22) şeklinde ifade ediyor. Bu “halklara özgürlük” değil mi?

Bir ve egemen olan Türk Milleti, açıkça inkâr ediliyor.  Birçok parçaya ayrılıyor. Aslında bu, milli-üniter devletimizin yıkılması demektir. Bu anlayış yeni değildir. Osmanlı devrinde de, İngilizlerin adamı Prens Sabahattin ile Hürriyet ve İtilaf Partisi,  Osmanlı Devletine “Ademi Merkeziyet ve liberalizm” sistemini kabul ettirmek için çok uğraştı, ama başaramadı.

Konuyla ilgili olarak daha da ayrıntılı bilgi vermek için,  “2. Cumhuriyet Tartışmaları”  adıyla 1993’te yayınlanan kitaptan, Erdoğan ile yapılan röportajı okumalıyız. Buradaki sorular ve cevaplar şöyle:

RTE: Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ‘Türkiye Türklerindir’ gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. (Buradaki “herkesin” sözünden bireyleri değil, etnik/ırk gruplarının küme kimliğini anlamak lazım. SS)

Soru: Örneğin Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz diyebilirler.

RTE: Bu durumda belki Osmanlı Eyaletler (özerklik. SS) sistemi benzeri bir şey yapılabilir. 

Soru: Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse

RTE: Bu toprak üzerinde böyle bir bağımsız yapıyı kurma kudreti varsa kurar. Ama kudreti yoksa…

Soru: Buna hakkı var mıdır? Kudreti olmayabilir…

RTE: Bu hakkı kimden isteyeceği önemlidir.

Soru: Hak istenmez. O hak meşrudur ya da değildir. Burada sorulan o; meşru mudur?

RTE: Coğrafi bütünlük içerisinde evet, ama coğrafi ayrılık içerisinde hayır.

Soru: Coğrafi bütünlükten kastınız misak-ı milli sınırları mı?

RTE: Ona orda hudut tayin edemem.

Soru: O zaman bu hak da meşru değildir diyorsunuz.

RTE: Eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir diyorum.

Soru: Ama bağımsız bir devlet olarak tasarlayamam diyorsunuz.

RTE: Tasarlayamam çünkü bu coğrafyanın mücadelesini veren sadece Kürtler olmamıştır ki! 

Soru: Ama o coğrafyada yaşayan insanların böyle bir talebi olduğunda… “Biz kendi kimliğimizle, bayrağımızla, Kazakistan, Özbekistan gibi bir ülke olmak istiyoruz” derlerse, siz bu hakkı meşru bulur musunuz; bunu öğrenmek istiyorum!

RTE: Onu meşru olarak görmüyorum. (23)

Bu röportajda; “Kürtler bağımsızlık isterlerse” sorusuna verilen “Coğrafi bütünlük içerisinde evet”  ve “coğrafi bütünlükten kastınız misak-ı milli sınırları mı”? sorusuna verilen “Ona orda hudut tayin edemem” cevabı daha da ileri hesapların olduğunu düşündürmektedir.

Röportajın özeti; İşte size, “çok ortaklı devletin” temeli 

Erdoğan’ın hedefi gayet açık. Bu gün de bunları savunuyor. Türkiye sadece Türklerin değil, 27 etnik gruba aittir. Atatürk devleti Türklere göre kurmakla yanlış yapmıştır” gibi söylemlerin tamamı, bu iddialardan kaynaklanıyor. Soyu, boyu, aşireti ne olursa olsun hepimizin,  bir olan Türk Milletinin eşit, şerefli evlatları olduğumuz gerçeği inkâr ediliyor. Hatta Selçuklu, Osmanlı da dâhil, bu topraklardaki bin yıllık ortak tarih ve medeniyetimiz de yok sayılıyor.  

Bölücü terör örgütü PKK’nın başı APO’nun, “Türkiye vatandaşlığı” ve “coğrafi bütünlük içinde kalarak” çözüm dediği, “Demokratik Cumhuriyet Projesi”,(24) (İki kimlikli, iki dilli, iki özerk bölgeli cumhuriyet) de böyle değil mi?  Habur,  Oslo ve İmralı mutabakatı da bu gerçeği teyit etmiyor mu?

Zannederiz ki bu değerlendirmeler, “yeni” anayasa ve ”yeni” Türkiye adı verilen toplum mühendisliği çalışmasında, siyasi iktidarın konumunu belirlemeye yetecektir.
  
İşte biz buna bölünme diyoruz. Ama bu görüşü savunanlar; milli devletten vazgeçip, çok ortaklı devlet kurulunca, ülke büyüyecek, bu herkesin menfaatine olacaktır. “Milli Birlik ve Kardeşlik” tesis edilecek, ülkeye “barış ve eşitlik” gelecek diyebiliyorlar. Sanki bu devasa boyutlu çalkantılar, “çocuk oyuncağı” ve bu yayılmayı emperyal güçler seyredecekmiş gibi. Şu anda Suriye’de süper güçler restleşmiyormuş, sanki Saddam Kuveyt’e böylesine telkinlerle sokulmamış gibi. 

Geçmişte kanlı bir şekilde dağılan Yugoslavya’dan,  emperyalistlerin zorla, kanla ve katliamla kurduğu bugünkü bölünmüş Irak’ın başına gelenlerden ve Libya ile Suriye’de yaşanan vahşetten ibret alınmadığı hayretle ve dehşetle görülmektedir.
             
Sözün burasında yine soralım: Acaba iktidar,  BOP ve PKK ile aynı görüşte denebilir mi? Hayır. Bir yol arkadaşlığından bahsedilebilir. Anlaşıldığı kadarıyla “çok ortaklı etnik federasyona” geçilince, siyasi iktidarın projesi tamamlanıyor, yol bitiyor,  devam etmiyor. 

Ama PKK ve BOP’un yolu devam ediyor.  PKK’nın yolu “Büyük Kürdistan”, BOP’un yolu, “Büyük Ermenistan”, “Büyük İsrail”  ve “Büyük Yunanistan” kuruluncaya kadar devam ediyor.

Unutmayalım ki, bütün bunlar bin yıllık haçlı seferlerinin değişmeyen emelidir.
“Çok ortaklı etnik bir devlet” kurdurularak, ülkemiz kanlı bir iç çatışma tuzağına düşebilecektir. Bu gidiş neden görülmüyor? Komşularımızın başına gelenlerin, tuzağa düşürülmüş Türkiye için daha da vahim sonuçlar doğuracağı, neden kestirilemiyor?  BOP’a göre, ülkemiz böylesine kanlı bir iç çatışmaya sürüklendiğinde, Allah korusun, “Büyük Kürdistan”a geçiş yapılacaktır.  Bu bölünmek demektir, sonucu iç çatışmadır.  Ülke bu kaosta çırpınırken, haçlılar yola devam edecektir.

“Büyük Kürdistan” kuruldu diyelim, bu ortamda durumu ne olacaktır? Haçlının asıl hedefi, bu topraklarda Türk-İslam medeniyetini yok etmek olduğuna göre, cevabı açık değil mi?

SONUÇ

Anayasalar ve yasalar donmuş metinler değildir. İhtiyaca göre geliştirmeye ve değiştirmeye muhtaçtır. Ancak; bütün bunlar devletin milliliği ve milletin egemenliği ile oynanmadan, yapılmalıdır. Esasen temellerimizi yok edecek böyle bir yıkıma, kurucu irade, anayasamız, tarih şuuru ve sorumluluğumuz, kültürümüz ve egemenlik hakkımız izin vermez. Hiçbir iktidarın ve meclisin de böyle bir yetkisi yoktur. Çünkü bu ana yapı asırlardan beri gelen ve bedeli ödenmiş kutsal bir emanettir.
 
Buna rağmen devletin temelleri değiştirilirse, kanaatimizce bu silahsız darbe olur.

Çünkü devletin birinci görevi; Türk Milletinin birliğini, vatanın bütünlüğünü ve devletin bağımsızlığını korumak ve yaşatmaktır. Tarihin derinliklerinden gelen egemenliğini yok etmek ve ülkenin bütünlüğünü bölmek değildir. Hiçbir merci ülkenin bir parçasını, mesela Doğu Trakya’yı Yunanistan’a veriyorum diyemez. Böyle bir durum vaki olduğunda, Anayasa hukukçularının söylediği “milletin direnme hakkı” doğar. Bu ilke konusunda Alman Anayasası şöyle diyor: m.20/4 : “Bu anayasa düzenini ortadan kaldırmak isteyen herkese karşı, başka bir çözümün bulunmaması halinde, bütün Almanlar direniş hakkına sahiptir.”(25)

1982 Anayasamızın Başlangıç bölümünün son cümlesi şöyledir; “Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.” 

Eğer maksat samimi olarak anayasamızı daha “demokratik”, “özgürlükçü” ve “temel insan haklarına saygılı” hale getirmek ise, bu mümkündür. Bunun için milli kültürümüzde, parçası olduğumuz uluslararası hukukta buluşmak yeterli olacaktır. Acele etmeden, en geniş manada uzlaşarak çalışmaya başlanmalıdır.
Bu bakımdan, Birleşmiş Milletler Şartı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu çerçevede geliştirilip imzalanmış olan uluslararası bütün sözleşme ve anlaşmalar bize yardımcı olacaktır.

Böyle bir düzenin kurulabilmesi için de, önce yargının gerçekten bağımsız ve tarafsız olması, hukuk devletinin teşkili şarttır.  Bu yapı oluşturulmadan; devlet ve millet adına hiçbir adil düzen kurulamaz.  Demokrasi ve özgürlükten, hür medya ve haberleşmeden, katılımcılıktan, özellikle partilerin demokratikleşmesinden, toplumda korkusuzca yaşamadan, insan temel hak ve özgürlüklerinden, inanç, ibadet, düşünce ve ifade hürriyetinden, nasıl bahsedilebilir?

Umulur ve temenni edilir ki, aklın ve ilmin yolu seçilir; devletin ve milletin kimliğiyle uğraşmak gibi, hiçbir iktidarın hakkı ve üzerine vazife olmayan tehlikeli yanlışlardan vazgeçilir, masum milletimizin gerçek ihtiyaçlarının karşılanması esas alınır.

Milli birliğimiz ve bütünlüğümüzün sağlamlaştırılması için; öncelikle ayrımcılığı, bölücülüğü, ırkçılığı ve siyasi etnikçiliği reddeden, milli-üniter yapımızı daha da takviye eden bir anayasa yapılmalıdır.

Bu anayasa mutlaka “adalet mülkün temelidir” ilkesi üzerine inşa edilmelidir. Bu durumda; demokrasi, özgürlük, bireylerin eşitliği, kalkınma, huzur, kardeşlik ve insan temel hak ve hürriyetlerinin ancak bu yapı içinde gerçekleşebileceği görülecektir.

Böylece ülkemiz, varlığına yönelen saldırılara karşı milli güçlerimizle gerçekten savunulur; kanlı terör belası ve haçlı planları ortadan kaldırılarak, milletimiz birlik içinde, refah ve zenginlik yolunu tutar, vatanımıza huzur gelir. Böylece milli devlet, güçlü iktidar yapısıyla ayağa kalkabilir, Türk-İslam medeniyetiyle çevremize ve insanlığa hizmet sunacak konuma gelebiliriz.


Kaynaklar:

(1) Prof. Dr. Suna Kili, Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1985 2)A.g.e, s. 96
(2) a.g.e.173
(3) Hürriyet, 23.10.2011
(4) Fuat Köprülü, Akşam, 28 Teşrinievvel, 1334 (1918)
(5) Hüseyin Rahmi Akyüz (Ed.), Yeni Anayasa Raporu II, Ankara, Memur-Sen (Memur Sendikaları Konfederasyonu), Aralık 2011.
(8) Avrupa Birliği Üyesi Bazı Ülkelerin Anayasaları, T.C. Adalet Bakanlığı, Mayıs 2011,  s.265
(9) Avrupa Birliği Üyesi Bazı Ülkelerin Anayasaları, T.C. Adalet Bakanlığı, Mayıs 2011,  s.265     
(10) M. Kemal Pekdemir, Tarihin En Tartışmalı Padişahı Abdülhamid, 2008,  s.39
(11) Pekdemir, a.g.e. s.39
(12) Necdet Sevinç. Osmanlı’nın Yükselişi ve Çöküşü, 2008, s.434
(13) İlhan Bardakçı, Zaman Gazetesi,  (a) 7 Temmuz 1995
(14) Dr. Ali İhsan Gencer, İlk Osmanlı Anayasasında Türkçenin Resmi Dil Olarak Kabulü Meselesi. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fak. Yayınları no:423, Armağan, Kanunu Esasi’nin 100. Yılı
(15) Sevinç, a.g.e. s.435
(16) Pekdemirli, a.g.e. s.46
(17) a.g.e. s.47
(18) “Yeni anayasanın şifreleri” Milli Düşünce Merkezi
(19) II. Meşrutiyet Döneminde Osmanlı Meclis-İ Mebusanı’nın Çalışmaları (1908-1912) http://ulkunet.com/UcuncuSayfa/mehmet_kaan_calen_4849.pdf
(20)http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=1301085   
(21)Kopenhag Siyasi Kriterleri ve Türkiye (Mevzuat Taraması), İnsan Hakları Derneği yayın
(22)http://www.milliyet.com.tr/ocalan-in-dort-ayakli-paradigmasi/fikret bila/siyaset/yazardetay/08.12.2010/1323501/default.htm
(24)http://www.akparti.org.tr/site/haberler/tezimiz-turkiye-cumhuriyeti-vatandasligi/36643
(25)Cumhuriyet Tartışmaları (Yeni Arayışlar, Yeni Yönelimler) [Röportajlar] [Hazırlayanlar: Metin Sever, Cem Dizdar], Ağustos 1993 (2. Baskı), 462 S. Başak Yayınları. S. 417-431.


MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ HAKKINDA

Merkezimiz ilk olarak Temmuz 2008 tarihinde, Eski Devlet Bakanı Sadi SOMUNCUOĞLU başkanlığında, faaliyetlerine Ankara Balgat adresinde başlamıştır. Yaklaşık iki buçuk yıl burada çalışmalarını sürdürdükten sonra faaliyetlerinin genişlemesi üzerine Ocak 2011’de şimdi bulunduğu Kızılay’daki yerine taşınmıştır. Kuruluşundan bu yana önceden belirlenmiş programı çerçevesinde ilgi duyan herkese açık olan hizmetlerine kesintisiz olarak devam etmektedir.

Bilgi Şölenleri ismi ile her hafta Çarşamba günü gerçekleştirilen sistematik toplantılarda, ülkemizin temel meseleleri, alanında uzman kişiler tarafından sunum ve tartışmalar eşliğinde incelenmektedir. Bu çalışmaların amacı Türkiye ve Türk-İslam Dünyasının ana meseleleri üzerinde kapsamlı bir bilgi birikimi ve görüş birliği sağlamaktır. Bugüne kadar 191 Bilgi Şöleni yapılmıştır.

Yine bu amaçlar doğrultusunda serbest sohbet imkânı sağlayan Cumartesi toplantıları da aralıksız olarak sürdürülmektedir. Bilgilendirici ve kaynaştırıcı nitelikte olan bu sohbetlerde gündemin önemli olayları beyin fırtınası şeklinde değerlendirilmektedir.

Geniş katılım ile yapılan bu çalışmalar, ülkemiz içinden ve dışından, her yerden takip edilebilmesi için video şeklinde internet sitelerimizden yayınlanmaktadır.

(www.millidusunce.org ve www.millikanal.com)

Öte yandan belirli kıstaslara göre seçilen üniversite ve sonrası dönemi gençlerine milli bir şuur kazandırmak üzere, belli bir program dâhilinde, bilgi seminerleri verilmektedir.

Önemli gördüğümüz bir diğer çalışmamız da, dağınıklık içerisinde, tek tek kalmış ve birçok fedakârlıkla faaliyetlerini sürdürmeye çalışan milli düşünce kuruluşlarıyla, birlikte hareket imkânını oluşturmak ve bir işbirliği zeminini hazırlamaktır. Bu ortak çalışmamız müspet bir sonuca ulaştığında, bu kuruluşlarımız milli hedeflerimiz doğrultusunda güç birliği sağlamış olacaktır.

Bunların yanında merkezimiz ülkemizin öncelikli sıcak meseleleri hakkında kamuoyunu aydınlatmak üzere yayınlar da yapmaktadır.

Yayınlanan eserler şunlardır:

1-      Son Haçlı Seferi: PKK Açılımı – Ocak 2010
2-      Etnik – Irkçı – Bölücü PKK Terörünü Doğru Anlamak – Temmuz 2011
3-      “Yeni” Anayasanın Şifreleri – Kasım 2011
4-      Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Hangi Milletin Devleti? - Haziran 2012

Merkezimizin bütün çalışmalarını, bilim adamlarımızın makalelerini ve yurt içinde ve dışında gelişen önemli olaylara ait haberleri internet sitelerimizden dileyen herkes kolaylıkla takip edebilmektedir.

(www.millidusunce.org ve www.millikanal.com)