Tam Metin: MUSTAFA GÖRÜRYILMAZ - ETNİK-IRKÇI-BÖLÜCÜ PKK TERÖRÜNÜ DOĞRU ANLAMAK



Kitabı PDF olarak indirme bağlantısı:
https://drive.google.com/file/d/0B5NFhcSl0HKATUluMWtmQkV3cFE/view?usp=sharing


SÖZBAŞI     

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2009 yılının Mayıs ayında yaptığı bir açıklamada, yakında iyi şeyler olacak dedi. Silahlı terör örgütü PKK mensupları ve bölücü siyasiler için yapılacağı anlaşılan bu iyi şeyler, 29 Ekim 2009 tarihinde Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla açıklanacaktı. Fakat Öcalan’ın yol haritası ilan edeceğinin kamuoyuna yansıması sonucu siyasi iktidar telaşa kapıldı ve “PKK Açılımı”nı, “Kürt açılımı” söylemiyle başlattı.

Büyük Türk milleti, tarih boyunca açık ya da örtülü pek çok düşman saldırısıyla karşılaşmıştır. Çin istilalarından tutun da Moğol işgaline kadar pek çok acı yaşamıştır. Bunların sonuncusu da Birinci Dünya Harbi’nde İngilizlerin öncülüğündeki istila ve talan olmuştur. Fakat Türk milleti, birlik ve beraberlik ruhuyla bunların hepsini aşmayı başarmıştır.

Avrupa ülkeleri, Türk milletini, Küçük Asya’dan, yani Anadolu’dan kovmak için harekete geçmişlerdir. Bunu da Sevr Antlaşması ile yapmaya çalışmışlardır. Fakat emellerine ulaşamamışlar ve Milli Mücadele’de Türk devleti bir kere daha küllerinden doğmuştur. Sömürgeci devletler, o zaman yapamadıklarını, 20’inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren hayata geçirmek için harekete geçmişlerdir.

Dost ve müttefik oldukları belirtilen Batılı ülkelerin ve bazı komşularımızın hedefi, büyük Türk milletinin elini kolunu bağlayıp diz üstü çökertmektir. Dilini, dinini, kültürünü ve nihayet ordusunu paramparça ederek, Türk devletini parçalamak ve kolay bir lokma haline getirmektir. Bunun için seçilen araçlardan biri de PKK terör örgütüdür.

Terör örgütü ASALA, Ermenilerin isteklerini dünyaya duyurmak için kurulmuş bir silahlı propaganda ve katliam örgütüydü. PKK terör örgütü de, siyasi etnikçilik (Kürtçülük) yoluyla Türkiye’yi bölmek üzere silahlı propaganda ve katliam aracı olarak görev yaptı. Türk devletini yönetenlerin bir bölümünün gafleti, dalaleti ve hatta hıyaneti yüzünden bunda da bir hayli yol aldı.

Türk milletinin ve Türk devletinin içinde bulunduğu durum, şayet doğru tahlil edilirse sağlıklı sonuca varılabilir. Türk milleti, dışarıdan gelen açık ya da örtülü saldırılara karşı her zaman bir yumruk gibi birleşmiştir. Bunu gören Batılı ülkeler ve diğer güçler, bu sefer değişik bir yola başvurmuşlardır. Gelinen noktanın ana görüntüsü şudur:

Türk milleti, kendi elleriyle kurduğu Türk devletini, kendi içinden çıkarılmış, ancak kendisini kabul etmeyen birilerine teslim etmek üzeredir. Türk devleti, gövdesi içeride, kafası dışarıda olan kişilerin kontrolüne geçme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Dış güçler kendi devletleri ve milletlerinin menfaatini elbette her şeyden üstün tutacaklardır. Bu onların görevidir. Bundan dolayı   onları suçlamanın ya da ayıplamanın anlamı yoktur. Onlar çıkarlarının gereğini elbette yapacaklardır. Fakat önemli olan biz ne yapacağız? Yabancıların oyunlarına karşı büyük Türk milleti ne yapmalıdır? Asıl üstünde durulması gereken konu şudur: Biz ne yapmalıyız? Bu sorunun cevabını bulabildiğimiz an, kendine güvenen ve kendi kararlarını kendisi veren bir devlet olacağız.








GİRİŞ

                                    TÜRKİYE’DE BÖLÜCÜ HAREKETİN TEMELLERİ

1. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Bölücülüğün Kısa Geçmişi

Dünyadaki sömürgeci politikaları İngilizler geliştirmiştir. Bir ülkeyi ele geçirmek ve sömürmek için özellikle 18. yüzyıldan itibaren yeni politikalar uygulamışlardır. Sömürmek istedikleri ülkelerdeki sosyal farklılıkları kendi emelleri bakımından doğru teşhis etmişler ve o noktalardan harekete geçmişlerdir. O asırlarda, bilinen dünyanın iki gücünden biri de Osmanlı Devleti idi. Osmanlı Devleti, dünyanın en önemli coğrafyasına hâkimdi. Devlet, çeşitli millet, topluluk ve halkların yaşadığı milyonlarca kilometre kare topraklara sahipti.

İngiltere, bu geniş coğrafyada yaşayan çeşitli milletleri, güç merkezlerini ya da kanaat önderlerini, Osmanlı Devleti’nin aleyhine çevirebilmek için büyük çaba harcamıştı. Osmanlı Devleti’nin yönettiği ülkelerde gözü olan yalnızca İngilizler değildi. Rus Çarlığı ve Fransa gibi devletler de Osmanlı Devleti’nin yönettiği  topraklara göz koymuşlardı. Bu kapsamda, Osmanlı Devleti ve Müslümanların yaşadığı topraklardaki çeşitli milliyet, ırk, din, mezhep ve meşrebe mensup topluluklar ya da gruplar üstünde istihbarat çalışmaları başlatmışlardı. Özellikle İngilizler, bu çalışmalar çerçevesinde, birtakım Kürt aşiretlerini de etkilemeye çalışmışlardı.

Müslüman olmalarına rağmen Orta Doğu ve İslam coğrafyasındaki mezhep farklılığı iddiasında olan çevreler, yaşadıkları ülkelerde kendilerini azınlıkta gören dini grup, tarikat ve cemaatler, her türlü dini ekol ya da etnik bir ırkın asabiyetini taşıyan ayrılıkçı hareketlerin arkasında daima İngilizler bulunmuştur. Bu özelliklerini günümüze kadar sürdürmüşlerdir.

Gerek Büyük Selçuklu ve Türkiye Selçuklu Devleti, gerekse Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, etnik kökenli fert ya da grupları, hiçbir zaman kendisinden ayrı görmemiştir. Türk töresi ve İslam Dini de böyle bir ayrıma zaten izin vermemektedir. Osmanlı Devleti’nin çağa ayak uyduramayıp geri kalması ve daha başka sebeplerden dolayı, Ortadoğu ve Balkanlardaki pek çok sosyal gruplar gibi, bazı aşiretleri de emperyalist devletlerin etkisine açık hale gelmişlerdi. Bu sömürgeci devletlerin başında da İngilizler yer alıyordu. Daha sonraki dönemlerde Rus Çarlığı da yeraltı faaliyetlerine başlamıştı. İngilizler zamanla Ortadoğu’da yaşayan ve mahalli güç elde etmeye çalışan aşiret ve ailelere nüfuz etmeyi başarmışlardı. Bunda, elbette Türk devletinin tedbir almakta gecikmesi ve yanlış politikaları da etkili olmuştu.

2. Irkçı Aşiret Reislerinin İsyanları:

Osmanlı Devleti dönemindeki ırkçı/etnik bölücü anarşinin arkasında genel olarak İngilizler yer almıştır. Eldeki kaynaklara göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile bugünkü Irak ve Suriye’deki isyanları, Osmanlı Devleti’nde Meşrutiyet’ten önceki ve sonraki dönemlerle Cumhuriyet devrindeki isyanlar şeklinde gruplandırmak mümkündür. Bu isyanların bir kısmı basit bir adli vaka şeklinde başlamış ve giderek yayılmıştır.

a. Osmanlı Devleti Dönemindeki İsyanlar:
* Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı: İran ve İngilizlerin tahrik ve teşvikiyle 1806 yılında, Süleymaniye Kürtlerinden olan Babanzade Abdurrahman Paşa, Kürtlerin bağımsızlığı için devlet otoritesine karşı baş kaldırmıştı. İki yıl devam eden isyan bastırılmış ve asi Kürt lideri Abdurrahman Paşa öldürülmüştü.

* Babanzade Ahmet Paşa İsyanı: Abdurrahman Paşa'nın yeğeni olan Ahmet Paşa, amcasının intikamını almak amacıyla 1812 yılında isyan etmişti. Süleymaniye çevresindeki bazı yöreleri ele geçirmişse de isyan bastırılmış ve Ahmet Paşa yakalanarak öldürülmüştü.

* Etnik Zaza İsyanı: Zazalar, 1820 yılında Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmişlerse de isyan kısa sürede bastırılmıştı.

* Yezidi İsyanı: Bugün bir kısmı Mardin ve çevresiyle Kuzey Irak'taki Sincar Dağlarında yaşayan Yezidiler, 1830 yılında Devlete baş kaldırmışlardı. Revandiz ve Hakkâri bölgesinin o yıllardaki Yezidi Reisi Botanlı Bedz Han, bölgedeki bazı Kürtçülerin de teşvik ve tahrikiyle ıslahat hareketlerini kabul etmemek için isyan etmişti. Üç yıl süren isyan, neticede bastırılmıştı.

* Bedirhan İsyanı: 1831 yılında aşiret reisleri arasında en fazla nüfuza sahip olan Botan beylerinden Bedirhan, müstakil bir Kürdistan kurabilmek amacıyla ayaklanmıştı. Etnik/ırkçı ayaklanmaları içinde önemli bir yeri vardır. Bedirhan aşiret reisi, bölgeye hâkim olmuş, namına para bastırıp, hutbe okutmuş, vergi toplamıştı. Vergi ödemek istemeyen Nasturilerin önde gelenlerinden yaklaşık 600 kişiyi öldürtmüştü. Bu katliam sonucu isyanın yankıları Avrupa'ya kadar yayılmış, bölgedeki Hıristiyanların katledildiği gibi bir hava yaratılarak, İngiliz ve Fransızların müdahalesine zemin hazırlanmıştı.

İsyan bastırıldıktan sonra Bedirhan reisi ve 6 oğlu yakalanarak İstanbul’a götürülmüş, bazı imtiyazlar verilmiş ve eğitimleri sağlanmıştı.

* Şerif Ahmet İsyanı: Bitlis bölgesinde yaşayan Şerif Ahmet, devlete vergi vermek istememiş ve Bedirhanlıların da etkisiyle 1834 yılında isyan etmişti. Devlet dairelerine el koymuş ve kendisine Emir unvanı vermişti. Bir hafta sonra bastırılan isyan sonucu Şerif Ahmet idam edilmişti.

* Garzan İsyanı: 1839 yılında Diyarbakır’ın Garzan bölgesindeki bazı aşiretler isyan etmişlerdi. Bu isyan giderek çevreye de yayılmış, ancak alınan tedbirler sonucu bastırılmıştı.

* Abdullah İsyanı: 1881 yılında Şemdinan bölgesinde yaşayanlar ayaklanmıştı. Bastırılan ayaklanmadan sonra elebaşı Abdullah, yurt dışına sürülmüştü.

* Bedirhan Osman Paşa ve Kardeşi Hüseyin Paşa İsyanı: Bu kişiler, 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi sırasında Cezire bölgesine giderek, etraflarına topladıkları bir kaç bin kişiyle ayaklanmışlardı. Devletin harp içinde bulunmasından istifade ederek, isyanı Midyat bölgesine kadar yaymışlardı. Osman Paşa kendisini Botan Emiri ilan ederek, namına para bastırmış, hutbe okutmuştu. Sonunda devlete itaate mecbur bırakılmıştı.

* Bedirhan Emin Âlî İsyanı: Bedirhanî ailesinden olan Emin Âlî ve kardeşi Mithat, I889 yılında bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak emeliyle Trabzon üzerinden Erzincan'a geçmişlerdi. Asi kardeşler, bölgede haydutluk, çapulculuk, yağma ve talanlarda bulunarak, çevrelerine adam toplamaya başlamışlardı. Sonuçta Bayburt civarında kıstırılmış, adamları dağıtılmış, kendileri de bir müddet dağlarda gizlendikten sonra affa uğramışlardı.

b. Meşrutiyet Dönemindeki İsyanlar:

Meşrutiyet devrindeki isyanlara temas etmeden önce, konu bakımından önemi olan bir iki hususa işaret etmekte fayda vardır.

1877–1878 de Osmanlı Devleti’nin Ruslarla yaptığı ve yenilgiyle sonuçlanan savaşın ardından Berlin Anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma uyarınca Osmanlı Devleti, Ermenilerin meskûn bulunduğu vilâyetlerde ıslahat yapmayı, Ermenilere diğer azınlıklardan daha farklı muamelede bulunmayı taahhüt etmişti.
Anlaşılan, bu isyanların arkasında, Rusya ve Avrupalı büyük devletler var. 

Anlaşma hükümlerine sadık kalınarak, birçok Ermeni’ye büyük memuriyetler verilmişti. Bu durum, 1887 yılına kadar devam etmiş, ancak 1887’de Ermeniler, devlet teşkilatındaki görevlerden çeşitli mülâhazalarla uzaklaştırılmışlardı. Bunun üzerine devlete cephe alan Ermeniler, 1890 yılında Ermeni İhtilâl Komitesi’ni kurmuşlar ve halkı devlet idaresinin aleyhinde kışkırtmaya başlamışlardı. Yer yer baş gösteren kaynaşmalar sonucu 1894 yılında Sason civarında bir Ermeni ayaklanması çıkmıştı.

Sultanı İkinci Abdülhamit, Ermeni ayaklanmasına karşı yöredeki Kürtlerden istifade edilmesini kararlaştırmıştı. Sason bölgesindeki isyanın bastırılmasında yararlıkları görülen Kürtleri taltif etmek için Saadettin Paşa’yı da Van'a göndermişti. Yapılan çalışmalar sonucu Doğu Anadolu’da Hamidiye Süvari Alayları kurulmuştu.

Diğer yandan 1892 yılında İstanbul'da Aşiret Mekteb-i Hümayunu adıyla okullar açılmıştı. Bu okulların açılmasının temel amacı, devlete yararlı ve kültürlü bir toplum meydana getirilmesiydi. Doğu Anadolu’da devlete hizmet edenlerin çocukları ile zaman zaman çıkan isyanları önlemek için bazı Arap aşiret beyleri ve şeyhlerinin çocukları da bu okula alınmışlar ve eğitim imkânına kavuşmuşlardı. Bu okul, 1907 yılında kapatılmıştı. Kurulduğu dönemlerde önemli hizmetleri görülen Hamidiye Süvari Alayları, Birinci Dünya Harbi’ne doğru devlete zarar vermeye başlamışlardı.

Meşrutiyet döneminde meydana gelen aşiret isyanlarına gelince, önem sırasına göre belli başlıları şunlardır:

* Bedirhanlı Halil Ağa ve Ali Remo İsyanı: Osmanlıdan ayrılmayı hedefleyen bir isyandı. Bedirhanî Hasan veya Hüsnü, yeğenleri Süleyman ve Abdürrezak, bu maksatla 1912 yılında Cizre’den Midyat’a giderek, Çelik Ali Remo köyündeki Çelik Ali Remo’nun oğlu Halil Ağa’yı isyana ikna etmişlerdi. Böylece bir araya gelen aşiretler, devlete karşı isyan etmişlerdi. Bu isyan 4 ay devam etmişti.

Halil Ağa affedilmiş, isyancılar Botan aşiretlerine sığınmışlardı. Bedirhan Süleyman da bir Kürt tarafından öldürülmüştü. Diğerleri Rusya’ya sığınarak, Birinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar Osmanlı Devleti’nin aleyhine çalışmışlardı.

* Şeyh Salim-Şahabettin-Ali İsyanı: Bu üç kişi 1912 yılında Rusların tahrik ve teşviki sonucu etraflarına topladıkları kanun kaçaklarıyla birlikte Bitlis'te isyan etmişlerdi. İlk başlarda bölgedeki Türk ve Ermenileri katletmişler, daha sonra Ermenilerin bazı aşiretlerle barışması üzerine, birlikte yalnızca Türkmen kökenlilere karşı saldırı düzenlemeye başlamışlardı. Rusların himayesinde, Ermeni çeteleri de bu işe karışmış ve ciddi tedbirlere başvurma ihtiyacı doğmuştu.

Yapılan takipler sonucu asilerin birçoğu öldürülmüştü. İsyanın üç elebaşısı Bitlis’te bulunan Rus Konsolosluğu’na sığınmıştı. Birinci Dünya Harbi’nin başlamasına kadar burada kalan elebaşılar, savaşın ilanıyla birlikte Konsolosluğun basılması sonucu yakalanarak, Bitlis’te idam edilmişlerdi.

Birinci Dünya Harbi’nde Mondros Mütarekesi ile ateşkes ilan edilmişti. Siyasi Kürtçülük hareketi, Mütareke döneminde isyanlardan ziyade cemiyet çalışmaları şeklinde çalışmalarda bulunmuştur. O yıllarda yurt içindeki cemiyet çalışmalarının önde gelen kuruluşuysa Kürt Teali Cemiyeti olmuştur. Irkçı Kürtçüler, bu tür çalışmalarla mensupları arasında kültür ve siyaset birliği sağlamaya çalışmışlardır. Bu cemiyet, yurt dışında kurulan birtakım cemiyetlerle de irtibata geçerek, fikir ve eylem birliği tesis etmeyi hedeflemiştir. Irkçı Kürtçüler, Mütareke dönemindeki çalışmalarını barış konferansına taşımayı başarmışlardır.

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Harbi’nden yenilgiyle çıkması sonucu Sevr Anlaşması’nın imzalanması için taraflar bir araya gelmişti. Osmanlı Devleti’nin Madrid ve Stockholm Sefiri olarak görev yapmış olan Kürt Mehmet Şerif Han Paşa, bir heyetle Sulh Konferansı’na müracaat etmişti. Bu heyet, Osmanlı Devleti topraklarında yaşayan bu etnik grupların bağımsızlığını istemişti. Yapılan görüşmeler sonucu Sevr Anlaşması’nın üçüncü kısmına aşiretleri ilgilendiren 62. ve 64. maddeler konulmuştu. 62. madde gereğince Fırat'ın Doğusu ve Ermenistan’ın güneyinde ve Türkiye'nin, Suriye ve El-cezire hudutlarının kuzeyindeki bölgelerde yaşayan, mahalli muhtariyet esasına göre müstakil bir etnik/ırkçı devletin kurulması gündeme gelmişti.

c. Cumhuriyet Dönemindeki İsyanlar:

Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanması üzerine Türk devleti yeniden derlenip toparlanma dönemine girmişti. Gerek Milli Mücadele ve gerekse daha sonraki dönemlerde de siyasi Kürtçüler çeşitli vesilelerle isyan etmişlerdi. Bu isyanlar, Osmanlı Devleti dönemindeki ayaklanmalara kıyasla çok daha önemli sonuçlar doğurmuştu. Bu isyanların sebepleri üzerinde kısaca durmakta fayda vardır. Cumhuriyet dönemi de dâhil olmak üzere çıkarılan bütün siyasi isyanların iki temel sebebinin olduğu görülür:

1) Yabancı devletlerin ve özellikle İngiltere, Rusya ve İran’ın, devlet kurdurma  vaadiyle  asileri ve kaçakları  tahrik ve teşvik etmeleri.

2) Cumhuriyet rejimini ve çağın gerçeklerine göre kurmaya çalıştığı düzeni hazmedemeyen, kuvvetli bir devlet otoritesini şahsi nüfuzu ve çıkarları için engel gören bazı şeyh, ağa, bey gibi çevrelerin aleyhteki tutumu, ırkçı taassubu ve davranışları.

1921 yılındaki Koçgiri isyanından sonra 1924 yılında Hakkâri bölgesinde yaşayan Nesturilerin ayaklanması ile başlayan Cumhuriyet dönemindeki isyanlar, 1937 yılında Dersim harekâtıyla sona ermiştir. 13 yıllık bir sürede meydana gelen 26 isyan, Türkiye Cumhuriyeti Devletine çok  zarar vermiştir. Bu isyanlardan özellikle Şeyh Sait ile Dersim İsyanları, önem arz etmektedir. Bu isyanları tarih sırasıyla incelersek bazıları şunlardır:

a)Nesturi İsyanı: Osmanlı Devleti’nin Musul vilayeti, yani bugünkü kuzey Irak’ı kapsayan bölge, Mustafa Kemal Paşa’nın başını çektiği bir grubun girişimleri sonucu Osmanlı Meclis-i Meb’usanı tarafından alınan bir kararla Misak-ı Millî sınırları içinde kabul edilmişti. Milli Mücadele’den sonra da Lozan Antlaşması ile bir sonuca bağlanamamıştı. Türkiye, 1924 yılında İngilizlerin işgali altında bulunan Musul vilayetinin Türkiye'ye geri verilmesini ısrarla talep etmeye başlamıştı. Bunun üzerine İngilizler, Hakkâri bölgesinde yaşayan ve öteden beri Türk devletine karşı olan tutumlarıyla bilinen Nesturileri isyan ettirmişlerdi.

İsyancı Nesturiler, kendileriyle görüşmek ve nasihatlerde bulunmak üzere görevlendirilen Hakkâri Valisi ve Jandarma Komutanını pusuya düşürmüşlerdi. Jandarma Komutanı şehit olmuş, Vali de tutuklanmıştı. Bunun üzerine bölgeye hareket eden askerî birlikler isyanı bastırmışlardı. Nesturilerin büyük bir çoğunluğu da Irak'a kaçarak, Bedirhanilere sığınmışlardı.

b) Jiylan İsyanı: Siirt çevresinde oturan Jilyan aşireti, birkaç aşiretle birleşerek, Ramanlı Emin adlı bir aşiret reisinden intikam almak amacıyla 1925 yılında ayaklanmış ve yörede çapul ve yağmaya girişmişti. İsyanın elebaşlarından bir kısmı yakalanarak idam edilmiş, bir kısmı ise Suriye 'ye kaçmıştı.

c) Şeyh Sait İsyanı: Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanması üzerine, ülkede girişilen inkılap hareketlerinin başarıyla uygulanması neticesinde sükûtu hayale uğrayan ve bir kenarda sinmiş bulunanlar, İngilizlerin tahriki ve yardımıyla Seyyid Abdülkadir'in tertibi ve idaresi altında kıpırdanmaya başlamışlardı.

İsyanın asıl sebebiyse Türkiye’nin, Osmanlı Devleti’nin Musul vilayetini İngilizlere bırakmamak üzere bölgeye yönelik bir askerî harekât düzenlemek istemesiydi. İngilizler tarafından şeriat elden gidiyor bahanesiyle ortaya çıkarılan Şeyh Sait, Cumhuriyet aleyhtarlığı adı altında, bağımsız bir şeriat yönetimi kurulması için tertiplenen bu isyanın başına geçirilmişti. İsyan, bölgede nüfuz sahibi olan Şeyh Sait'in idaresi altında 1925 yılında fiilen başlamıştı. Bir buçuk yıl devam eden ve bazı aşiretlerin de katıldığı bu isyan, Doğu'da birçok yöreye sirayet etmişti. Asiler birkaç vilayet bölgesini hâkimiyetleri altına almışlardı. Fakat sonuçta isyan bastırılmış ve elebaşı Şeyh Sait ile yandaşları yakalanarak Diyarbakır’da yargılanıp idam edilmişlerdi. Yargılama süresince Şeyh Sait, “Kürtlük gibi, bir davam yoktur” demiştir.

d) Şeyh Taha ve Seyyid Abdullah Baskını: Şeyh Sait isyanıyla ilgisinden dolayı asılan Seyyid Abdülkadir'in oğlu Seyyid Abdullah, babasının intikamını almak amacıyla Şemdinli'de bulunan Şeyh Muslih ve firari İhsan Nuri ile anlaşmıştı. Asiler, Şemdinli'deki 6. Hudut Taburu subaylarını bir köyde hile ile kıstırmış ve şehit etmişler, taburu da esir almışlardı. Bir ay devam eden isyan bastırılmış ve asilerin liderleri Irak'a kaçmıştı.

e) Heşkoyan ve Raman İsyanı: Yağma ve çapulculuğa son vermek amacıyla Siirt ve Diyarbakır bölgelerinde silâh araması ve toplaması bir zaruret halini almıştı. Fakat bu bölgedeki aşiretler, harekâta silahlarıyla mukabelede bulunarak mukavemet etmişlerdi. 1925 yılında başlayan bu isyan, bir hafta devam etmiş, neticede asilerden birçoğu yakalanarak idam edilmişti.
f) Eruhlu Yakup Ağa ve Oğullarının İsyanı: Siirt bölgesindeki Jilyan Aşiretinden olan bu aile ve yakınları, şapka giymemek için Pervari kazasında isyan etmişlerdi. Harekâtın bastırılması üzerine hepsi Suriye'ye kaçmıştı.

g) Guyan İsyanı: Norduz bölgesinde, Norduzlu Lezgi ve kardeşinin isyanından cesaretlenen Levinli İsmail Ağa, etrafına topladığı çapulcularla 1926 yılında Çölemerik (Hakkâri) merkezini kuşatmış ve çevresini yağmalamıştı. Hükümete yardımcı bir kaç aşiretin de bu harekâtta yer alması üzerine, asiler ganimetleri ile birlikte Irak'a kaçmak mecburiyetinde kalmışlardı.

h) Haco İsyanı: Şeyh Sait'in isyanından sonra nüfuzlu kimselerin Batı Anadolu’ya nakillerinden korkan ve akıbetlerinden endişe duyan Nusaybinli Heveyrikan Aşireti Reisi olan Haco, kardeşleriyle birlikte diğer aşiret mensuplarını da yanına alarak, 1926 yılında isyan etmişti. Asilerin reisi Haco, 15 gün süren askeri harekât sonucu maiyetiyle birlikte Suriye'ye kaçmıştı.

ı) Birinci Ağrı İsyanı: İran ile İngiltere'nin desteği ve Hoyboncuların teşviki sonucu Ağrı bölgesindeki aşiretler, vergi vermek ve askerlik yapmak istememişlerdi. Bu sebeple de yörede çapulculuğa başlamışlardı. 1926 yılında Ağrı Dağı eteklerinde oturan, Biro Hasso Tello ve arkadaşları, firari kardeşini yakalamaya giden Jandarma birliklerine silâhlı mukavemette bulunmuş, bunlara İran topraklarındaki Kızılbaşoğlu Aşiretleri de yardım etmişlerdi. Sonunda isyan bastırılmış ve asilerin çoğu İran'a kaçmışlardı.

i)İkinci Şemdinli Baskını: 1926 yılında, Seyyid Abdullah, Seyyid Muslih ve Hoybonculardan firari İhsan Nuri, Şemdinli'yi 12 gün kuşatmışlardı. Yapılan harekât sonucu Şemdinli asilerden temizlenmişti.

j) Koç Uşağı İsyanı: Şeyh Sait isyanının bastırılmasından sonra, gizlenmeye ve takipten kurtulmaya muvaffak olan Çemişgezek'teki asiler, Tunceli'de bulunan Koç Uşağı Aşireti ile birleşerek, 1926 yılında tekrar isyan etmişlerdi. Asilerin çoğu yakalanarak imha edilmişlerdi.

k) Hakkâri İsyanı: Bu isyanın, Şeyh Sait isyanından sonra aşiret reislerinin batı bölgelerine nakillerinden korktukları için yapıldığı ileri sürülmüşse de isyanın gerçek sebebi, devlet kuvvetlerini çeşitli bölgelere çekerek, zaafa uğratmak ve böylece isyan sahasını genişletmek, ayrıca Zeylan hadisesinin devamını sağlamaktı. Vanlı Şeyh Enver'in, tahrik ve teşvikiyle Hakkâri bölgesindeki aşiretlerin bir kısmı, 1926 yılında ayaklanmışlardı. Asiler devlet dairelerini basarak, memur ve komutanları esir etmişlerdi. Devlet daireleri yağma edilmiş, askeri kuvvetlerimize hayli zayiat verdirilmişti. Sonuçta asilerden bir kısmı Irak’a kaçmış, bir kısmı idam edilmiş ve bir kısmı da affa uğramıştı.

l) İkinci Ağrı İsyanı: Ağrı bölgesindeki bazı aşiretler, ilk Ağrı isyanını sürdürmek amacıyla bir süre sonra çapul ve yağmaya başlamışlardı. Ferezende adlı bir maceraperestin peşine takılan asiler, 1927 yılında Doğubayazıt’a da taarruz etmişlerdi. İsyan kısa sürede bastırılmış, asiler dağıtılmış ve çoğu da İran'a kaçmıştı.

m) Bicar Harekâtı: Şeyh Sait’ten arta kalan bazı asilerin 1927 yılında temizlenmesi için askeri harekât başlatılmıştı. O tarihlere kadar ücra köşelerde saklanmayı başaran birçok asi, Diyarbakır ve çevresinde Hüveydan taraflarına gönderilen bir kısım askeri kuvvetin yeterince müessir olamaması sonucu daha da şımarmışlardı. Saldırı ve tecavüzkâr hareketleri artıran asilere karşı yapılan harekâtta çoğu imha edilmişti.

n) Jilyan Resul Ağa İsyanı: 1928 yılında Siirt bölgesindeki Jilyan aşireti reisi Resul Ağa ve kardeşi Agit, haklarında verilmiş bulunan tutuklama kararının infazı sırasında, bir kaç aşiret reisi ile birlikte ayaklanmışlardı. Neticede İran'a kaçmaya muvaffak olmuşlardı.

o) Ziylan İsyanı: 1930 yılında, siyasi ırkçı ağaların tertibiyle Van'ın Zeylan bölgesinde bulunan firarilerle Ermeni Abraham Paşa’nın idaresinde hazırlanan Kürt çeteleri, Ağrı ve Van yörelerine girmişlerdi. Muhtariyete kavuşturmak için bölge halkını isyana teşvik etmişler ve bazı aşiretleri de ikna etmişlerdi. Tenkil harekâtı sonucu bir kısmı İran'a kaçmış, bir kısmı imha edilmiş ve bir kısmı da Batı Anadolu’ya nakledilmişlerdi.

ö) Tutaklı Ali Can İsyanı: Van'ın Tutak bölgesinde, Ali Can adlı bir sergerde, silâhlandırdığı adamlarına fes giydirerek, o havalide yağmacılık yapan Seyit Han çetesi ile birleşmiş ve çapula başlamışlardı. Neticede Ali Can öldürülmüş, Seyit Han çetesi de imha edilmişti.

p) Üçüncü Ağrı İsyanı: Birinci ve İkinci Ağrı isyanlarından gereğince ders almamış olan bölgedeki asiler, giderek cüretlerini artırmışlardı. Bölgede İngilizlerin de teşvikiyle 1930 yılında yöredeki Kürtçü elebaşıların yönetiminde yeniden yağma ve çapul hareketleri başlatılmıştı. Neticede çoğu imha edilmiş, pek azı da İran'a kaçmıştı.

r) Oramar-Barzan Şeyhi Ahmet İsyanı: Iraklı Barzan Şeyhi Ahmet'in adamlarından birkaçı, beraberindeki çapulcularla 1930 yılında, Hakkâri'nin Şemdinli ilçesine saldırmışlar ve işgal etmişlerdi. Asiler Oramar nahiyesini de kuşatmışlar ve buralardaki bazı aşiretleri de yanlarına almışlardı. Oramar'daki askeri birlikleri kuşatan asiler, bazı karakolları basarak personelin bir kısmını şehit etmişlerdi. Asiler, Oramar’dan Beytüşşebap’a da geçmişlerdi. Askerî harekâtın başlaması sonucu asiler büyük zayiat vermiş, isyan bastırılmış ve bir kısmı da Irak'a kaçmıştı.

s) Buban Aşireti İsyanı: 1934 yılında, Bitlis'te oturan Buban Aşiretinin ağaları, silâh teslim etmemek ve yol parası ödememek maksadıyla ayaklanmışlardı. Ekserisi imha edilmiş, aile fertleri de batı bölgelere nakledilmişti.

ş) Abdurrahman İsyanı: 1935 yılında Siirt'in Melefan nahiyesindeki tuz ambarlarından külliyetli miktarda tuz çalınmıştı. Suçluların yakalanması için harekete geçen askerî birlikler, Abdurrahman ve ailesinin toplu muhalefet ve mukavemeti ile karşılaşılmıştı. Ayaklanma eğilimi gösteren bu durum, yasak bölge olan bu kesimden dışarıya taşmadan bastırılmıştı. Suçlular iki yıl sonra affa uğramışlardı.

t) Abdülkuddüs İsyanı: Nakşibendî tarikatına mensup bulunan Abdülkuddüs ve çevresindekilerin, aralarında husumet bulunan Reşkoyan Aşiretinden intikam almak için 1935 yılında Siirt'in Kozluk ilçesinde başlattığı saldırı, ayaklanmaya dönüşmüştü. İsyan genişlemeden bastırılmış ve Abdülkuddüs ile taraftarlarından bazıları Suriye'ye kaçmışlardı.

u) Sason İsyanı: Çapulcu, asker kaçağı, çetelere ve eşkıyalara sığınak yeri olan Mutki ve Sason bölgelerinde 1932’de yapılan arama-tarama harekâtı etkili olamamıştı. Hükümete türlü gaileler çıkaran Siirt’teki aşiretler de tam anlamıyla sindirilememişti. Bu yüzden durumu fırsat bilen yöre halkı, cüretlerini artırarak, hükümete kafa tutmaya ve vergi vermemeye başlamışlardı. Durumu yatıştırmak üzere gönderilen Sason Kaymakam Vekilini ve iki memuru da 1935 yılında şehit etmişler ve jandarma ile de müsademeye girmişlerdi. Bir kaç aşiretin de katılmasıyla meydana gelen vaziyet, müstakil Kürdistan özlemi içinde bulunanları ümide sevk etmiş ve bölgede kıpırdanmalar başlamıştı. Yörede pek çok çatışmalara yol açan harekât, arazi ve iklim şartları yüzünden 4 yıl sürmüştü. Sonuçta elebaşıların bir kısmı imha edilmiş, pek çoğu tutuklanmış, asilerin reisi Abdurrahman ise Irak taraflarına kaçmıştı. Buralar yasak bölge ilân edilerek, sakinleri batı bölgelerde iskâna tâbi tutulmuştu.

ü) Dersim Harekâtı-Tunceli İsyanı: Dersim halkı uzun yıllar boyu zamanın idaresine kafa tutmuş, Hükümet kuvvetlerine karşı silâh kullanmış, civar illere yayılarak yağma ve talan yapmıştı. Güneydeki Hoybon Cemiyeti ile temas kurarak, yurt içinde bölücülük propagandasını artırmıştı. 1933–1934 yıllarında Hoyboncular tarafından yurda sokulan asiler ve Ermeni maceraperestler, Dersim'deki aşiretleri birleştirmeye çalışmışlardı. 1936 yılında zamanın Hükümeti, meydana gelen durumun vahameti dolayısıyla Elâzığ, Tunceli ve Bingöl bölgelerinde birer umumi müfettişlik ihdas etmiş, böylece buralarda ahalinin üzerinde baskı kuran eşkıyaya karşı, Hükümetin otoritesini hâkim kılmak istemişti. Azınlıkların da teşvik ve tahrikiyle bazı aşiretler birleşmişlerdi. Asiler, Tunceli bölgesindeki köprüleri imha etmiş, telefon tellerini kesmiş, karakolları basarak askerleri katletmiş ve 1937 yılında isyan hareketini fiilen başlatmışlardı.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, Misak-ı Millî kapsamında, Musul vilayetinin yanı sıra, Hatay meselesini de bizzat yönetiyordu. Bu durum İngiltere ile Suriye’yi sömürge haline getiren Fransa’nın dikkatinden kaçmıyordu. İsyanın arkasındaki asıl gerekçe, yürütülen bu programın başarısız kılınmasıydı. Tunceli bölgesindeki isyanın arkasında yine İngiltere ve kısmen de Fransa bulunuyordu. Hatırlanacağı gibi, 1924-25 yıllarındaki Şeyh Sait isyanıyla Musul vilayeti İngilizlerin eline geçmişti.

Dersim isyanı bir buçuk yıl sürmüştür. Asilerin birçoğu çıkan çatışmalarda öldürülmüş, elebaşılar esir edilmiş, suçlu bulunanlar idam cezalarına çarptırılmıştır. Bazı kişiler de ağır hapis cezasına mahkûm edilmişlerdir. Bölge, isyancılardan tamamen temizlenmiştir.

Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde meydana gelen ayaklanmaların ortak özelliği şunlardır:  Asayiş meselesinden kaynaklanmışlardır, arkasında mutlaka emperyalist devletler vardır, yabacı emellere alet olan cahil kişilerin isyanlarında, masum insanlar da hayatını kaybetmiştir, ama her defasında isyan  bastırılmış, suçlular cezalandırılmıştır. 

İstismar edilen, kendini milletinden ve devletinden büyük sanan bu asiler, kendi Devletine ve vatandaşına zarar vermişler, yabancıların çıkarlarına hizmet etmişler, ama asla netice alamamışlardır. 


I. BÖLÜM

             TÜRKİYE’DE SİYASİ- ETNİK- BÖLÜCÜ KÜRTÇÜ AKIMLAR

1. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi ve Tüzüğündeki Önsözden:


“Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi kurulmuştur. Parti, her şeyden evvel demokratik, insani ve sosyal yolda yürüyecektir. Partinin hedefi Milli Misaktır. Çünkü parti birlik ve kardeşlik inancında olup, Türk ve Kürtler arasında fark gözetmez. Parti, bütün esir milletlerin yardımcısıdır.
Parti, bütün milletlerin birlik ve kardeşliğini kabul eder. Milletlerin anlaşmasında eşitlik ister. Felsefesi, dini, fikri sahada herkesi serbest tutar.

Parti, Birleşmiş Milletler fikrine bağlıdır. Her şekilde sömürgeciliği reddeder. Halklar arasında karşılıklı bir mücadeleyi istemez ve reddeder. Parti hukuk nizamı taraftarıdır. Fakat insani ve milli hakların gasp edilmesi anında ayaklanmayı ve karşı koymayı hedef tutar.”

Parti tüzüğüne göre, Kürt milletinin hür ve bağımsız olmasını temin etmek için partinin kurulduğu, insani ve milli hakların gasp edilmesi halinde ayaklanmayı ve karşı koymayı hedef kabul ettiği belirtilmektedir. Böylece ırkçı ideolojinin temel hedefi ortaya konulmaktadır.

Tüzüğünün 2. maddesi, partinin istekleri başlığı altında bir düzenleme öngörmektedir. Buna göre, ırkçı Kürtlerin siyasi, iktisadi ve kültürel haklarının tanıtılmasının şart olduğu belirtilerek, bu şartların yerine getirilmesi için de 3. maddede belirtilen hüküm yer almaktadır:
Türk Anayasası’na şu kayıtlar konulmalıdır.

a. Türk Devleti: Kürt ve Türklerden teşekkül eder, bu iki millet her hususta eşittir.
b. Türkiye Parlamentosunda Kürtler nüfus nispetine göre temsil edilmeli, vekiller heyetinde yer almalıdırlar.
c. Türkiye ve Kürdistan bölgelerinde hudutlar belirtilmelidir. Kürdistan topraklarına muhacir yerleştirilmemelidir. Kürdistan vilayet ve köylerinin isimleri değiştirilmemeli yahut değişmiş olan varsa eski isimleri verilmelidir.
d. Kürdistan şehirlerine vali, idare amirleri, adli ve bütün memurlar Kürtlerden olmalı, Kürtlerin örf ve adetleri kanunda yer almalıdır.
e. Türkiye Kürdistan’ında resmi dil Kürtçe olmalıdır.
f. Kürdistan okullarında tahsil Kürtçe olmalıdır. Fakat Türkçe de öğretilmelidir. Kürdistan Üniversitesi kurulmalı, Kürtlerin tahsili devlet tarafından karşılanmalıdır.
g. Kürdistan’da Kürtçe radyo ve televizyon kurulmalıdır.
h. Kütçe kitap, mecmua ve gazeteler neşredilmelidir.
i. Dini ibadetler için alim, molla ve ibadethaneler, devlet tarafından sağlanmalıdır.

Bu ifadeler incelendiğinde parti, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter-milli devlet yapısına, milletin birliğine ve toprak bütünlüğüne karşı çıkmaktadır. Asırlardan beri, soyu, boyu, aşireti ne olursa olsun hepimizin Türk milletinin eşit, şerefli insanları olduğumuz gerçeği inkar edilmektedir. Türk Milletinin içinden, tarihimize, dinimize ve ilme aykırı olarak, aşiretlere dayalı bir millet çıkarmak gibi bir safsataya dayanılmaktadır. 

Bu fitne, bir Haçlı projesidir. Amacı,  yurt topraklarında ayrı bir kukla devlet kurmak, Türkiye’yi parçalayarak güçsüz bırakmak ve sömürge düzenini kurup, Türk-İslam varlığını denetimi altına almaktır.

Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi ile uzunca bir süre karşılıklı görüşme ve tartışma yürütmüştür. Bu hazırlık devresinden sonra 1969 yılında önce Ankara’da kurulmuş ve daha sonra Türkiye çapında teşkilâtlanmıştır. 

Irkçı Kürtçülük ideolojisinin halka mal edilebilmesi ve Bağımsız Kürdistan hedefine ulaşılabilmek bakımından şovenist düşünce ve davranışlar yeterli görülmemiştir. Amaca geniş cephe bünyesinde yer almak suretiyle varılması uygun mütalaa edilmiştir. İşte bu sebeple bu sapık ideoloji sahipleri bütün umutlarını, Bilimsel Sosyalizm denilen komünist-ateist yalana bağlamışlardır.

Bu maksatla henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan ve dolayısıyla Misak-ı Milli hudutları çizilmeden, Kurtuluş Savaşı’na rastlayan yıllarda veya bu savaş sırasında, devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın gösterdiği çabalar, görüşmeler ve sarf ettiği sözler, çarpıtılarak ele alınmış, bunlar eksik ve yanlış değerlendirilip kendi ideolojilerine uygun düşen anlamlar çıkarılmıştır. Halbuki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ de, aynen Osmanlı Devleti gibi, bir millet esasına göre  kurulmuştur. Bunun kesin delilini;  Sultan Abdülhamit Hanın bizzat yaptırdığı 1876 Kanuni Esasi (Anayasa)’ de görüyoruz. Burada; Devletin Resmi Dilinin Türkçe olduğu, milletvekili ve memur olmak için Türkçe bilmenin şart koşulduğu, Mecliste Türkçe konuşulacağı, (md.18-57-68)  açıkça yazılıdır. 

1921, 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları da,  1876 Osmanlı Anayasasını aynen kopya eder gibi almıştır. Yani Türk Milletinin kimliği, devletimizin de kimliği olarak anayasalarda belirtilmiştir.  

Etnik/ırkçı ideoloji sahipleri bu açık gerçekleri inkar ederek, bir millet olduğumuz gerçeğinin üstünü örtebileceklerini sanıyorlar.   

Bilimsel Sosyalizm/Komünizm için gösterdikleri gayretleri,başlangıçta kanunların yasaklayıcı hükümleri karşısında gizli yürütmüşlerdir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilgili hükümlerini, kendi anlayışlarına göre yorumlayan ve sosyalizmi tesis etmeyi amaç edinen Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşundan sonra da bu partinin bünyesine girerek açık bir şekilde faaliyet sürdürmüşlerdir. Hatta TİP bünyesinde hâkimiyet kurarak, siyasi alanda hedeflerine bir an önce varmayı temin edebilecek bazı kararların alınmasında müessir olmuşlardır.

2. Devrimci Doğu Kültür Ocakları:

Kendilerince belirli olan ve ulaşılması gereken nihai hedefe varabilmek için örgütlenmenin gereğine inanan kişilerce kurulan Devrimci Doğu Kültür Ocakları, tarih sırası itibariyle önce Ankara, bilahare İstanbul, Ergani, Silvan, Kozluk, Diyarbakır ve nihayet Batman’da faaliyete geçmiştir. Her kuruluşun sürdürdüğü çalışma ve içine girdiği eylemlerin, birbirinin aynısıdır.

* Ankara Devrimci Doğu Kültür Ocağı:

Irkçı/etnik Kürtçü akımın önemli kuruluşlarından biri olarak faaliyet sürdürmüştür. Dernekler Kanunu’na göre, yeter sayıdaki insan tarafından, belli bir fikir birliğine varılarak hazırlanan bir tüzük ve resmi makamlara iletilerek olağan yolla kurulmuş bir teşkilat değildir.

Marksist-Leninist, sosyalist, aşırı sol ve bölücü akımlar, Türkiye’de 1961 Anayasasının sağladığı ileri sürülen ve kamuoyunda da böylece kabul ettirilmek istenen aşırı hürriyet atmosferinden yaralanarak gelişmişlerdir. Ülkede hürriyet havasının arttığı bir dönemde bu tür akımlar arasında sayısız açık-gizli örgütler kurulmuştur. Bunlar arasında Devrimci Doğu Kültür Ocağı da yer almıştır.

Bu örgüt, kuruluş safhasına geçmeden önce daha çok kültür, yardımlaşma ve dayanışma amaçlı mahalli derneklerin bina, kadro ve maddi imkânlarından faydalanmıştır. Bu tür derneklerin bünyesinde siyasi hedeflerine zemin hazırlamışlar ve yapılan çeşitli toplantılarda kendilerine göre yol haritası belirlemeye çalışmışlardır. Nitekim 5 Mayıs 1969 tarihinde yapılan toplantı bu bakımdan önemlidir. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Öğrenci Derneği Salonunda akşam saatlerinde yapılan toplantıya, DDKO’nun önemli isimlerinden Mehmet Demir, Mümtaz Kotan, Nezir Şeminkanlı, İsa Geçit, Yümnü Budak, Faruk Aras ile İbrahim Güçlü ve bunlardan başka 14 kişinin katıldığı belirtilmiştir. Bu toplantıda DDKO’nun bir bakıma yol haritası tespit edilmiştir.

Buna göre, doğu sorunu adıyla gizlemeye çalıştıkları siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için yapılacak çalışmaları aşağıdaki şekilde ortaya koymuşlardır:

* Çeşitli yerlerde dernekler kurulması,
  * Doğu il ve ilçeleriyle dernek ve mensupları arasındaki fikir ayrılıklarının giderilerek, bunların tek amaç etrafında birleştirilmesi, 
* Yapılacak çalışmalar konusunda İstanbul’daki yandaşlarıyla yapılan görüşmelerin değerlendirilmesi ve bu konuda olumlu bir sonuca varılması.

Yasadışında yürütülen çalışmalarda ve yapılan toplantılarda, kurulacak örgütün amacına ulaşması için Türkiye’nin o tarihte içine düşürüldüğü durumdan faydalanılması gerektiği üzerinde sıkça durulmuştur. Bu konuda Marksist-Leninist olarak bilinen kişi ve kuruluşlarla her türlü ilişki ve çaba birliğinin mutlaka sağlanması gerektiği hususu dile getirilmiştir. Daha sonra da hedefleri konusunda gizliliğe mutlaka uyulması salık verilmiştir.

Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kuruluş amaçlarından biri de şöyle kaydedilmişti:

“Bir parti akademisi kurulması gerekir. Bu partinin yapamadığı bir iştir. Böyle bir kuruluş Küba’da vardır. Bu akademide sosyalist çocuklar yetiştirmek ve bu militanları Anadolu’ya transfer etmek lazımdır. Onun için meselelerimizi uzun süre düşünüyorsak, örgütlü ve uzun süreli çalışma şekli düşünüyorsak, meseleyi başkentten diğer kentlere aktarma şeklini düşünüyorsak, biz bu işe girelim ve nereye kadar gidebilirsek gidelim.”

Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, doğu sorunu diye adlandırılan siyasi ırkçı/etnik görüşünün bütün ayrıntılarıyla halka anlatıp, öğrenmelerini sağlamak istemişlerdi. Türkiye’de cereyan eden olayların niteliğine göre durumu belirleyerek, gelişme kaydetmeyi amaçlamışlar, ayrıca örgütü güçlendirerek ileride siyasi bir güç haline gelmeyi düşünmüşlerdi. Bunlara ilave olarak, amaca ulaşma bakımından “Doğu meselesini” sosyalist cephede yer alarak bir çözüme bağlamayı tasarladıkları da müşahede edilmektedir.

* 11 Mayıs 1969 toplantısı: Bu toplantı da Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Öğrenci Derneği odasında gece geç saatlerde yapılmıştı. Toplantıya öncekilerde olduğu gibi öncü durumunda bulunan Mehmet Demir, Mümtaz Kotan, Yümnü Budak ve Faruk Aras ile 5–6 kişi daha katılmıştı. Görüşmelerde ele alınan konu yine Doğu sorunu ve gizli teşkilatlanma olmuştu.

Bugün Güneydoğu Anadolu’da meydana gelen olayların mayası, 1965–1970 yılları arasında çalınmıştır. Bu mayanın tutması için de Türkiye İşçi Partisi, Fikir Kulüpleri Federasyonu, Devrimci Gençlik Derneği-DEV-GENÇ, Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi, Türkiye İhtilalci İşçi Kurtuluş Ordusu, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu-DİSK, Türkiye Öğretmenler Sendikası, Üniversite Asistanları Derneği gibi kuruluşlarla TİP ve CHP gibi kendilerini sosyal demokrat ya da demokratik sol parti kabul eden siyasi kuruluşlar, bölücü teröristleri bünyelerinde barındırmışlardır. Basının bir bölümü ve adları burada sayılmayan daha pek çok örgüt, sözü edilen eylemlerin öncülüğünü yapmışlardır. PKK’nın öncü kadrolarını oluşturmuşlar ve Marksist-Leninizm’i vasıta olarak kullanmışlardır. Yaşanan bunca olay, bunların nihai hedefinin bağımsız bir Kürt devleti olduğunu gayet açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur.

Yukarıda sözü edilen mayadan gönüllü olarak hamile kalan örgütler, sonuçta PKK canavarını doğurmuş ve Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinin kana bulanmasına sebep olmuşlardır.

Haçlı emperyalizminin işbirlikçileri,12 Mart 1971 döneminde Sıkıyönetim Askerî Savcılık ve Mahkemeleri “Cezaevlerini aydınlarla doldurmuştur.” diye yaygara koparmışlardı. “Aydınlara zulüm ve işkence yapılmaktadır. Sıkıyönetim Komutanları ve Askeri Mahkemeler faşist uygulama içerisindedirler. Aydınlara karşı savaş açılmış, bütün ülkede adeta aydın avı vardır.” diyen bu cahil okumuşlar, dün çözümü bölücü, bölgeci, mezhepçi ve ırkçı düşüncede görürlerken, bugün demokratik çözüm, siyasi çözüm safsatasına dönmüşlerdir.


II. BÖLÜM

A - PKK TERÖR ÖRGÜTÜ

1. Türkiye’de Siyasi Irkçılık Hareketinin Beslendiği Kaynaklar:

Türkiye’deki siyasi- bölücü-etnik hareketin kuruyucuları arasındaki en önemli kuruluş, hiç şüphesiz Türkiye İşçi Partisi olmuştur. Kürtçü siyasetçiler ve militanlar, TİP’in yanı sıra, Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Dev-Genç, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (DHKO), Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C), Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (TKDP) ve Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) gibi teşkilatların bünyesinde barınmışlardır. Bu kuruluşların bir bölümü yasalar çerçevesinde kurulmuşlardır. Fakat üyelerinin bir kısmı, kısa süre sonra yasadışı faaliyetlere karışmışlar ve bu teşkilatlar da yasadışı terör örgütlerinin kontrolüne girmiştir. Bu teşkilatlar, Marksist-Leninist ve Maocu kuruluşlar halini aldıkları ve terör örgütlerinin odağı haline geldikleri gerekçesiyle bağımsız mahkemeler tarafından kapatılmışlardır.

2. Abdullah Öcalan:

* Abdullah Öcalan, 1947 yılında Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesi Ömerli köyünde doğmuştur. Anası Türk asıllı Üveyiş, babası da Suriyeli bir Ermeni olan Ömer’dir. Abdullah, bu ana babanın 7 çocuğundan biri olarak dünyaya gelmiştir. Bu çocukların dördü kız, üçü oğlandır. Oğlanların küçüğü Abdullah Öcalan’dır. Aile, son derece yoksuldur.

Abdullah Öcalan, 1967 yılında Tapu Kadastro Meslek Lisesine girmiş, 1969 yılında okulu iyi dereceyle bitirmiştir. Aynı yıl Diyarbakır Tapu Müdürlüğü’ne tayin edilmiştir. 1971 yılına kadar orada çalışmış, daha sonra İstanbul Bakırköy Tapu Müdürlüğü’ne ataması yapılmıştır. Bu Müdürlükte çalışırken İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kayıt olmuştur. Bu kayıt dolayısıyla Şanlıurfa Halfeti ilçesi Askerlik Şubesi Başkanlığı Abdullah Öcalan’ın askerliğini ertelemiştir.
Aynı yıl Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine yatay geçiş yaptırmış, Ankara’da ikamete başlamıştır.

Bu kısa biyografide dikkati çeken husus, Abdullah Öcalan, Tapu Kadastro Meslek Lisesinde yatılı olarak okumuştur. Okulu bitirince tayin olup gittiği yerde iki yıl çalışması gerekirken, bu süreyi tamamlamadan 1971 yılında İstanbul Bakırköy Tapu Müdürlüğü’ne tayini yapılmıştır. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydolmuştur. Bununla da yetinmemiş ve aynı yıl İstanbul Hukuk Fakültesinden, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine yatay geçiş yapması sağlanmıştır. Yani Öcalan’ın bütün işleri hep yolunda gitmiştir. Çözülmesi gereken asıl husus budur.

* Abdullah Öcalan’ın Türk Düşmanlığı:

Terör örgütü PKK mensupları arasında yapılan yorumlara göre, Öcalan’ın büyük dedesi Hüsüne Öce’nin, torunu küçük Abdullah’ı Türk beyleriyle çatışma ve çarpışma hikâyeleriyle büyüttüğü, bu hikâyelerin Apo’yu etkilediği, nifak, kin ve intikam tohumlarının dede tarafından ekildiği, düşmanlığın geçmişe dayalı olduğu, nesilden nesle miras kaldığı ifade edilmektedir.

Burada dikkati çeken konu şudur: Bu ülkenin topraklarında yaşayacaksın, havasını teneffüs edeceksin, suyunu içeceksin, ekmeğini yiyeceksin, bir yandan da amansız düşmanlık yapacaksın. Bu davranış hangi izana, hangi insafa, hangi insanlık anlayışına sığar?  

* Abdullah Öcalan’ın sempati duyduğu ve kayıtlı olduğu örgütler:
Ankara Devrimci Yüksek Öğrenim Derneği  (ADYÖD)
Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri (DDKD)
Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)
Fikir Kulüpleri (FK)
Fikir Kulüpleri Federasyonu  (FKF)
Devrimci Gençlik Derneği (DEV-GENÇ)
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)
Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (THKP-C)

Bu örgütlerin tamamı Türk milletine ve Türk devletine düşman, bölücü, bölgeci ve mezhepçi teşekküllerdir.

Örgütlerin yukarıda sözü edilen vasıfları dikkate alınarak, bu örgütlerin tamamı ve benzerleri 12 Mart 1971’den sonra bazıları mahkeme kararları, bazıları da idari tasarruflarla kapatılmıştır. Kapatılan bu ve benzeri örgütler, zaman kaybetmeden değişik isimlerle illegal olarak çalışmaya ve örgütlenmeye başlamışlardır. Örnek vermek gerekirse Dev-Yol, Dev-Sol, THKP-C gibi, işte bu çalışma ve örgütlenmelerden birisi ve en önemlisi de Kürdistan İşçi Partisi, yani bilinen kısa adıyla PKK olmuştur.

PKK yeni bir kuruluş değildir. Devrimci Doğu Kültür Ocaklarının devamı, daha doğrusu kendisidir. Devrimci Doğu Kültür Ocaklarındaki duygu, düşünce, eylem, davranış ve hedeflerin aynısı PKK’da da görülecektir. Birisinin bayrağı bıraktığı yerden diğeri,  yani yeni kuruluş üslenmiş, teslim almış ve örgütlenmeye başlamıştır.

3. PKK’nın Kuruluşu:

Abdullah Öcalan, 7 Nisan 1973 tarihinde bir grup Doğu Anadolu kökenli arkadaşıyla birlikte, Ankara Çubuk Barajı’na giderek örgütün ilk adımını atmıştır. Hedefleriyse gerilla yöntemlerini kapsayan bir parti kurmak, iç savaş ile taktik ve stratejilerini uygulamak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan vatandaşları bir iç savaşa hazırlamak, Güneydoğu Anadolu topraklarını Misak-ı Milli sınırlarından koparmaktır. Çubuk Barajı’nda bu konuları ele almışlar ve parti konusunda, gerilla taktik ve uygulamaları hususunda anlaşmaya varmışlardır. Öcalan, 1988 tarihinde Almanya’da Berçwedan adlı PKK Gazetesinde yayınlanan ve kesintiye uğradığı ileri sürülen 1971 direnişçiliğini, 1975’lerden itibaren uygulamaya koymak istediğini belirtmiş ve bu eylemleri en somut şekilde PKK’nın hayata geçireceğini ifade etmiştir.

O günlerde Öcalan, Mahir Çayan ile Deniz Gezmiş’in başını çektiği gerilla yöntemlerinin birleştirilmesi gerektiğini belirterek, şehir ve kır gerillası uygulamalarını birlikte yürütmek istemiştir. Böylece terör örgütü PKK’nın THKP-C’nin devamı olduğunu ifade etmiştir. Öcalan, THKP-C’nin lideri olan terörist Mahir Çayan’a olan hayranlığını her fırsatta dile getirmiştir. Bu sebeple 1972 yılında Tokat’ın Niksar İlçesi Kızıldere Köyünde kıstırılan terörist Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesi olayını protesto etmek için 1973 yılının Nisan ayında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrenciler arasında Şafak Bildirisi dağıtmıştır. Sıkıyönetim yasaklarına aykırı hareket ettikleri gerekçesiyle 42 öğrenci yakalanmış, Sıkıyönetim Komutanlığı’na teslim edilmiş ve gözaltına alınmıştır. Bu öğrenciler hakkında yapılan soruşturma sonucu 20 öğrenci serbest bırakılmış, 22 öğrenci mahkemeye sevk edilmiş, tutuklanmış ve mahkûm olmuşlardır. Bu öğrenciler arasında Abdullah Öcalan da vardır. 3 ay ile 6 ay arasında hüküm giyen bu öğrencilerden Öcalan, 6 aya mahkûm olmuş, cezasının tamamı infaz edildikten sonra cezaevinden tahliye edilmiştir.

O tarihlerde meydana gelen olaylarda Öcalan’ın ne ismi ne de cismi vardır. Şafak Bildirisi olayında tutuklanan ve hüküm giyen 22 öğrenciden birisinin de Öcalan olduğu 10 yıl sonra, yani 1984 yılından sonra anlaşılmıştır.

Terör örgütünün başı olan Abdullah Öcalan, Mart 1973 tarihinde etrafına topladığı üniversiteli arkadaşlarıyla Kürtçü-Bölücü bir örgütlenmeyi oluşturmak için toplantılar yapmıştır. Bu toplantılarda Kürdistan (!) olarak nitelediği Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bazı illerin, Türkiye'nin sömürgesi olduğunu, amaçlarının o bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurmak ve bunu sağlamak için de gizli bir örgüt oluşturmak istediğini anlatmıştır.

Abdullah Öcalan, öğrenci evleri, okul kantinleri ve yurtlarda öğrenci kesimini etkilemeye çalışırken, başta Tuzluçayır ve Dikmen olmak üzere çeşitli semtlerdeki kültür, güzelleştirme, yaşatma sıfatlı derneklerde çeşitli yaş grubundan gençlere ve ailelerine de el atmıştır. Böylece PKK, kuruluş için ikinci toplantısını 1974 yılında Ankara Tuzluçayır mahallesinde bir evde yapmıştır. Bu toplantıya Abdullah Öcalan, Kesire Yıldırım, Ali Özer, Musa Erdoğan, İsmet Kılıç, Hasan Aslan Güngöze, Kemal Pir, Kemal Özcan, Haki Karer, Ali Haydar Kaytan katılmıştır. Bu toplantıda aldıkları karar uyarınca Ankara Vatansever ve Demokratik Yüksek Tahsil Derneği’ni kurmuşlardır.

Örgüt üçüncü toplantısını 1975 yılında Dikmen’de Kamer Özkan’ın evinde yapmıştır. Öcalan ve Haki Karer, aynı günlerde Ankara Yüksek Öğrenim Derneği yönetim kurulu üyeliğine seçilmişlerdir. Bir süre sonra Abdullah Öcalan, Ömer Ayna, Avni Gökoğlu ve diğer arkadaşları, Doğu sorununun silahlı mücadeleyle çözüleceği yönünde propaganda yaptıkları ve bu yönde faaliyette bulundukları gerekçesiyle dernekten ihraç edilmişlerdir.

 Bu toplantılarda Öcalan, Kürdistan Devrimcileri adında bir grup oluşturma ve Urfa bölgesindeki örgütlenme sorumluluğunu üzerine almıştır. Haki Karer ile birlikte yöreye gitmiştir. Fakat Haki Karer ile aralarında liderlik mücadelesi baş göstermiştir. Haki Karer, daha sonraki yıllarda terör örgütü Tekoşin militanları veya Öcalan tarafından öldürülmüş, böylece Abdullah Öcalan grup lideri olmuştur.

1976 yılından itibaren bölgeye dağılan ilk öncü elemanlar Gaziantep, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Batman, Elazığ, Bingöl, Tunceli, Kars ve Ağrı illerinde bir yıl süreyle Ulusalcılar, Ukocular, Kürdistan Devrimcileri adı altında faaliyet sürdürmüşlerdir. Bu faaliyetler sırasında genellikle öğrenci, gençlik ve akraba aileleri ağırlıklı bir çevre oluşturmuşlardır.

  Abdullah Öcalan’ın liderliğindeki üst düzey elemanlar, 1977 yılının Ocak ayında Ankara Mimar ve Mühendisler Odası'nda bir araya gelmişlerdir. Toplantıda, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde sürdürdükleri faaliyetlerin genel bir değerlendirmesini yapmışlardır. Gittikleri bölgede teşkilatlanma için rahat bir ortam bulunduğu, dolayısıyla örgüt liderinin bölgede çalışma yapabileceği, grup lideri olarak Öcalan'ın bölgede bir dizi toplantı tertipleyerek kendisini sempatizanlara tanıtmasının faydalı olacağı kararlaştırılmıştır. Alınan bu karar gereği Abdullah Öcalan, Nisan-Mayıs 1977 tarihinde bölgede yaptığı gezi ve toplantılarda örgüt sempatizanları üzerinde umulan etkiyi göstermiştir. Abdullah Öcalan'ın bölgedeki temaslarında Ağrı, Kars, Tunceli, Karakoçan, Diyarbakır ve Gaziantep gibi bazı il ve ilçelerde yer yer 30-40 kişinin katıldığı toplantılar düzenlenmiştir.

Yukarıda alınan kararlar gereği, kongreye katılanlar, partinin bölge komitelerini oluşturmak üzere bölgelerine dağılmışlardır.

1976 yılında Ankara’dan bölgeye giden APO’cu genç teröristler, 1977 yılında Gaziantep Akbank Şubesini soymuşlar, bazı karakolları bombalamışlar, MHP’lilere karşı savaş ilan etmişler, bazı vatandaşları da öldürmüşlerdir. Urfa’da Bucak ailesine ve Hilvan’da da Süleymanlı ailesine savaş açmışlardır.

Grup lideri olan Öcalan, arkadaşlarının görüş ve düşüncelerini almadan, 1977 yılının son aylarında Kürdistan Devriminin Yolu adlı bir broşürle henüz kurulmamış parti programını hazırlamıştı. Böylece Kürdistan İşçi Partisi konusunda ilk adımı atmıştı.

Öcalan, bu toplantıdan sonra Milli İstihbarat Teşkilatı’nda görevli Ahmet Yıldırım’ın kızı olan ve Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu mezunu Kesire Yıldırım ile 24 Mayıs 1978 günü Ankara Gençlik Parkı nikâh salonunda evlenmişti. Abdullah Öcalan ile Kesire, evlendikten sonra Diyarbakır’a yerleşmişlerdi. O dönemde geleceğe daha iyi hazırlanmak amacıyla kendilerini kitap okumaya vermişlerdi.

Kesire’nin babası Ahmet Yıldırım’ın Milli İstihbarat Teşkilatı’nda çalışmış olması dolayısıyla Kesire’nin MİT ajanı olacağı şüphesi doğmuştu. Bunun üzerine gözler Kesire’ye çevrilmişti. Bir ara Kesire’nin öldürülmesi düşünülmüş, fakat kontrol altında tutulmasının öldürülmesinden daha faydalı olacağı sonucuna varılmış ve öldürülmesinden vazgeçilmişti. Daha sonraki yıllarda Öcalan ile Kesire, anlaşamadıkları gerekçesiyle ayrılmışlardı. Kesire canını ancak kaçarak kurtarmıştı.

Kesire konusundaki şüphe, Pilot lakaplı Necati Kaya üzerinde de toplanmıştı. Kaya da başlangıçta Kesire gibi Öcalan’ın çok yakınında bulunmuştu. Bir ara onun da öldürülmesi düşünülmüş, ancak Kesire gibi kontrol altında tutulmasının daha faydalı olacağı sonucuna varılmış ve öldürülmesinden vazgeçilmişti. Necati Kaya, Abdullah Öcalan’a çok yakın birisiydi. Nereye gitse Öcalan’ın yanında ve yakınında bulunurdu. Ankara’nın Aydınlıkevler semtindeki Türk-İş Bloklarında otururdu. Pilot Necati, bir sabah evden çıkınca kurşunlanmış, fakat yara almadan kurtulmuştu. Bu olay üzerine Necati Kaya, ortadan kaybolmuştu. Ankara’da bir oğlu vardı. Necati Kaya, normal yollardan ölmüş ve Karşıyaka mezarlığına defnedilmişti.

4. PKK’nın I. Kuruluş Kongresi:

Abdullah Öcalan, PKK’nın kuruluş aşamasındaki son toplantıyı 27 Kasım 1978 tarihinde Diyarbakır’ın Lice İlçesi Fis Köyünde Seyfettin Zuhurlu’nun evinde yapmıştır. Bu toplantıya 25 kişi katılmıştır. Böylece o evde Partiya Karkeran Kürdistan, yani Kürdistan İşçi Partisi kurulmuştur. PKK da bu partinin kısaltılmış adı olmuştur.

PKK’nın 27 Kasım 1978 tarihindeki I. Kuruluş Kongresi’ne, örgüt lideri Abdullah Öcalan'ın yanı sıra, Cemil Bayık, Şahin Dönmez, Mehmet Hayri Durmuş, Baki Karer, Mehmet Turan, Mehmet Cahit Şener, Ferzende Tağaç, Ali Haydar Kaytan, Mazlum Doğan, Hüseyin Topgüder, Ali Gündüz, Sekine Cansız, Kesire Yıldırım, Duran Kalkan, Ali Çetiner, Faruk Özdemir, Abbas Göktaş ve Abdullah Kumral adlı dönemin üst düzey örgüt mensupları katılmıştır.

Kuruluş kongresinde Abdullah Öcalan Genel Sekreter, Cemil Bayık Genel Sekreter Yardımcısı seçilmişlerdir. Şahin Dönmez, Mehmet Hayri Durmuş, Baki Karer Örgütleme Komitesi üyeliğine, Mehmet Karasungur Askeri Sorumluluğa, Mazlum Doğan da Basın-Yayın Sorumluluğuna getirilmişlerdir. Fakat bu sorumluluklar kalıcı olmamıştır. Abdullah Öcalan'ın Genel Sekreterlik görevi dışındaki sorumlulukların sık sık değiştirilmesi ve yetkilerinin zayıflığı dolayısıyla göstermelik olarak kalmıştır.

Gerçekleştirilen I. Kongre'nin sözde delegelerinin büyük bir bölümü, zaman içinde Abdullah Öcalan tarafından ajan ilan edilerek kurşuna dizilmişlerdir. Bunlardan bazıları canlarını kurtarabilmek için örgütten kaçmışlardır.

PKK’nın kurulmasıyla sonuçlanan Fis köyündeki toplantı, örgüt tarafından aynı zamanda I. Kongre olarak kabul edilmiştir. PKK’nın I. Kongresi’nde alınan kararlarsa şöyledir:

* Planlı hazırlık döneminin başlatılması,
* Kadronun genişletilmesi,
* Eğitime önem verilmesi,
* Halkın örgüte karşı tavır almasının önlenmesi,
* Dış bağlantı ve ilişkilerin geliştirilmesi.

Bu genel kararların dışında saldırı ve eylem planı da hazırlanmıştır. Buna göre;
* Devlet güvenlik kuvvetleri ve bunların istihbarat kaynaklarına,
* Türk milliyetçisi olan teşkilatlar ve bunların ileri gelenlerine,
* Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki nüfuzlu kişilere,
* Güneydoğulu milletvekillerine,
* Belediye Başkanlarına,
* Aşiretlerin ileri gelenlerine karşı savaş ilan edilecektir.

Kuruluş kongresinde alınan temel kararlardan birisi de PKK'nın alt örgütleri oluşturulduktan sonra partinin kamuoyuna ilan edilmesi olmuştur. Nitekim Mayıs 1979 tarihinde Elazığ’daki tutuklamalara kadar, bu karar, gizliliğini ve geçerliliğini muhafaza etmiştir. Bu itibarla önceden taban çalışması yapılmış olan Gaziantep, Urfa, Mardin, Batman, Diyarbakır, Elazığ, Tunceli, Bingöl, Ağrı gibi illerden başlamak suretiyle Hazırlık Komiteleri teşkil edilmeye başlanmıştır. Bölge Hazırlık Komitelerinin teşkil edilmesinden sonra planlanan illerle bu illerde görevlendirilecek olan üst düzey kadroların isimleri de tespit edilerek, görev dağılımı yapılmıştır.
PKK, I. Kongreden sonra bölgede hızla teşkilatlanmıştır. Kongrede alınan karar uyarınca 1979 yılında bölge temsilcilikleri tamamlamıştır. Bölge temsilcilikleriyle görevlendirilenler şunlardır: Gaziantep Bölge Temsilciliğine Ali Çetiner, Urfa Bölge Temsilciliğine Mehmet Hayri Durmuş, Adıyaman Bölge Temsilciliğine Ali Haydar Kaytan, Mardin Bölge Temsilciliğine Baki Karer, Siirt Bölge Temsilciliğine Mehmet Cahit Şener, Tunceli-Erzincan Bölge Temsilciliğine Yıldırım Merkit, Elazığ-Malatya Bölge Temsilciliğine Hüseyin Topgüder, Bingöl-Muş-Erzurum Bölge Temsilciliğine Resul Altınok, Van-Hakkâri Bölge Temsilciliğine Çetin Güngör, Kars Bölge Temsilciliğine Abbas Göktaş ve Ağrı Bölge Temsilciliğine Mehmet Turan.

Terör örgütü mensupları, atandıkları bölgelerde hazırlık komitelerini teşkil etmek ve eylem hedeflerini gerçekleştirmek için yoğun faaliyetlere girişmişlerdir. Nitekim 1978 kışı ve 1979 baharında PKK eylemlerinde önemli bir artış olmuştur.

Mayıs 1979 tarihinde PKK Merkez Yürütme Komitesi Üyesi ve Örgütlenme Genel Sorumlusu Şahin Dönmez ile birlikte Elazığ Bölge Komitesi üyelerinin büyük çoğunluğunun yakalanması, örgütte paniğe yol açmıştır. Terörist Şahin Dönmez’in itiraflarıyla birlikte güvenlik kuvvetlerinin başlattığı bir dizi operasyon sayesinde Abdullah Öcalan, Diyarbakır’da saklanmakta olduğu evde yakalanmaktan son anda kurtulmuştur.

PKK, kuruluşundan sonra toplumda adını duyurabilmek amacıyla ses getirici eylem yapmak istemiştir. Bu amaçla dönemin Urfa Milletvekili Celal Bucak’a 30 Temmuz 1979 tarihinde saldırı düzenlemiştir.

Güneydoğu’da tutunamayacağını gören Abdullah Öcalan ve arkadaşları, 150-200 kişilik bir grupla Suriye’ye geçmiş ve Lübnan’daki Bekaa Vadisine yerleşmişlerdir. 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri darbe sonucu ülkede büyük tutuklamalar başlamıştır. Bekaa’da Filistin Kurtuluş Örgütü’nün desteğinde Helve Kampını kurmuşlar ve bu kampa 1986 yılında Mahsun Korkmaz Askeri Akademisi adını vermişlerdir. Terörist başı, Filistin Kurtuluş Örgütü ve ASALA yönetimleriyle işbirliği yaparak, PKK’lı teröristlerin eğitimini sağlamıştır. Türkiye’ye karşı saldırı planlarını da burada hazırlamıştır.

PKK, ASALA ile Güney Lübnan’ın Sayda şehrinde ortak bir basın toplantısı düzenleyerek, Türk devleti aleyhine işbirliği yaptıklarını bütün dünyaya ilan etmişlerdir. Bu beraberlik, daha sonra Suriye ve Irak’ta ortak kamp kurmaya kadar varmış, buradan Türkiye’ye saldırılar başlatmışlardır.

Lübnan ve Suriye’de yerleşme çalışmalarının sürdüğü bir dönemde, PKK Şam’da 2. Kongresini toplamıştır.


B - PKK’IN YURT DIŞINA KAÇIŞI

1.Abdullah Öcalan’ın Yurt Dışına Kaçması:

Terör örgütü PKK, Türkiye’de silahlı saldırılara girişince mensuplarına yönelik tutuklamalar da başlamıştı. Bunun üzerine Türkiye'de barınamayacağını, her an yakalanabileceğini düşünen Abdullah Öcalan, Temmuz 1979 tarihinde ani bir kararla kaçak yollardan sınırı aşarak Suriye'ye geçmişti. Terörist başı, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesi nüfusuna kayıtlı ve özel kuryesi olan Sait kod adlı Ethem Akcan ile birlikte yurt dışına kaçmıştı. Ethem Akcan, Suriye’deki araziyi ve gidebilecekleri yerleri çok iyi biliyordu.

Öcalan ve kuryesi, ilk olarak Suruç’un güneyine düşen ve Suriye’de Kobani adı verilen kasabaya gittiler. Burada Ethem’in amcası olan Ömer Muhtar’ın evinde bir süre saklandılar. Bu arada, Filistin Kurtuluş Örgütü ile irtibata geçen Öcalan, onlardan Demokratik Cephe Kimliği temin etti. Daha sonra bu kimlikle Lübnan’a geçti. Yapılan görüşmeler sonucu, Filistinliler, Beka Vadisi’nde Abdullah Öcalan ve adamlarına yer tahsis etti. Öcalan, verilen bu bölgeyi, zamanla kendilerine ait bir kamp haline getirdi ve örgüt elemanlarını oraya çağırdı. Artık PKK terör örgütü elemanları, Beka Vadisi’nde kendi kamplarına kavuşmuş ve eğitime başlamışlardı.

Filistin Kurtuluş Örgütü, ilk başlarda PKK’lıları kendi elemanları gibi görüyordu. Bu da birtakım sıkıntılar doğuruyordu. Yapılan görüşmeler sonucu PKK, Yaser Arafat’ın ekibine kendisini ayrı bir örgüt olarak kabul ettirdi. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün tahsis ettiği bu kampa ilk başlarda Helve ya da Helvi diyorlardı. Fakat daha sonra Mahsun Korkmaz adlı teröristin Gabar dağında öldürülmesi üzerine o kampın adı Mahsun Korkmaz Akademisi olarak değiştirildi.

Abdullah Öcalan, yurtdışına çıkıp kendisini emniyete aldıktan sonra Türkiye'de bulunan üst düzey örgüt elemanlarına etkili ve ses getirici bir eylemle PKK'nın kamuoyuna ilan edilmesi için talimat vermişti. Bunun üzerine, bir grup PKK’lı terörist, 30 Temmuz 1979 tarihinde, dönemin Adalet Partisi Urfa Milletvekili Mehmet Celal Bucak'ın misafir olarak bulunduğu kayınpederinin Hilvan-Kurtbaşı Köyündeki evine bombalı ve silahlı bir saldırı düzenlemişti. Bu olayda teröristlerin lideri durumundaki Salih Kandal ölmüş, milletvekili M. Celal Bucak ise yaralı olarak kurtulmuştu. PKK'nın Kuruluş Bildirisi'nin sonuç bölümü de olay yerine bırakılmıştı. Bu saldırıdan sonra Bucak Aşireti ile PKK mensupları arasında yüzlerce kişinin ölümüyle biten kanlı çatışmalar başlamıştı.

2. Yurt Dışına Eylem Amaçlı Eleman Gönderilmesi:

Elazığ’daki tutuklamalardan sonra elde edilen bilgiler ışığında geliştirilen operasyonlar sayesinde pek çok PKK mensubu etkisiz hale getirilmişti. Bir bölümü de aranır hale düşmüş ve böylece pasif duruma geçmişti. Suriye'de bulunan Abdullah Öcalan, Suriye istihbarat teşkilatının yardımıyla Lübnan'da gerekli altyapıyı oluşturduktan sonra en fazla aranan ve merkezlerde barınma zorluğu çeken 250 kadar elemanın eğitilmesi için yurt dışına çıkmasını istemişti. Buna rağmen 1979 yılının Ekim, Kasım ve Aralık aylarında yurt dışına ancak 60–70 kadar terörist çıkabilmişti.

Yurt dışına gönderilen ve aralarında Kemal Pir, Mahsun Korkmaz, Baki Karer, Delil Doğan, Suphi Karakaş, İrfan Palabıyık, Halil Ataç gibi üst düzey yöneticilerin de bulunduğu örgüt elemanları, Nisan 1980 tarihine kadar Lübnan'da bulunan El Fetih Örgütüne ait iki kampta, siyasi ve silahlı eğitim görmüşlerdi.

3. Kırda ve Şehirde Şiddetin Tırmandırılması:

PKK terör örgütü mensupları yurt dışında Ermeni terör örgütleriyle de irtibata geçmişlerdi. PKK ve ASALA, 1980 yılının Ocak ve Nisan aylarında iki ayrı basın toplantısı yapmışlardı. Bu basın toplantılarında, iki terör örgütü arasında işbirliğine gidildiğine dair açıklamalar yapılmıştı. Nitekim PKK'nın 21-28 Nisan 1980 tarihini Kızıl Hafta ilan ederek, yoğun bir eylem kampanyası başlatması ve bunun sonucu 40 civarında irili ufaklı eylem gerçekleştirmesi, ASALA ile yapılan işbirliğinin sonucu olarak değerlendirilmişti. Yurt dışında eğitime tâbi tutulan ve peyderpey Türkiye’ye gönderilen gruplar Adıyaman, Tunceli ve Sason merkez olmak üzere üç kırsal bölgede, sözde gerilla üssü oluşturmaya çalışmışlardı.

Bu dönemdeki silahlı saldırıları her bölgede tırmandıran PKK, kendisine rakip olarak gördüğü öteki terör örgütlerini sindirmek için de harekete geçmişti. Devrimci Halk Birliği, Halkın Kurtuluşu, Aydınlık gibi Marksist-Leninist-Maocu sol terör örgütleri ve Devrimci Doğu Kültür Dernekleri, Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları gibi bölücü örgütlerle de yaygın çatışmalara girmişti.
PKK elemanlarına karşı düzenlenen operasyonlarda, Mazlum Doğan, Mehmet Hayri Durmuş, Yıldırım Merkit, Mustafa Karasu, Mehmet Cahit Şener, Rıza Altun, Ferhat Kurtay gibi örgütün üst düzey yöneticileri tutuklanmıştı. Bunun üzerine cezaevleri, örgüt için bir bakıma fikri eğitim kurumu haline gelmişti. Özellikle PKK tutuklularının yoğun olarak bulunduğu Diyarbakır, Elazığ ve Adana Cezaevlerinde eğitim çalışmalarının başlaması sonucu örgüt, tutukluları kontrol altına almıştı.
Öte yandan, PKK, örgütün etkinlik kurduğu Siverek, Hilvan, Batman, Ceylanpınar, Suruç, Nizip, Kızıltepe, Derik ve benzeri yerlerde halka büyük baskı uygulamaya başlamıştı. Kendilerine yardım etmeyen yöre halkını büyük şehirlere doğru göçe zorlamıştı.

Bu dönemde PKK terör örgütünün eylemleri 12 Eylül 1980 harekâtına kadar devam etmişti. 12 Eylül harekâtıyla terörist ve bölücü faaliyetler önemli ölçüde çökertilmişse de bölücü örgütün bir kısım lider ve militan kadrosunun yurt dışına kaçmasına engel olunamamıştı.

PKK, 12 Eylül harekâtından sonra Ocak-Şubat 1981 tarihine kadar çoğunluğu sempatizanlardan ve alt düzey kadrolardan oluşan 150 kadar kişiyi Suriye üzerinden Lübnan'a göndermişti. Aynı dönemde 50 kadar sempatizanı da Avrupa'daki ilticacılar arasından seçerek, Lübnan'daki kamplara göndermişti. Şam bağlantılı olarak Beyrut'a ulaşan örgüt elemanları, Lübnan'da ağırlıklı olarak Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Filistin Demokratik Halk Cephesi’nin İsrail-Lübnan sınır boylarındaki kamplarına beşer onar kişilik gruplar halinde yerleştirilmişlerdi. Abdullah Öcalan ise başkent Şam'ın lüks semtlerinde özel olarak korunan evlerde barınmıştı.


4. PKK’yı Devletin İçinde Birileri Korudu mu?

Ankara’da 13-14 Ocak 2007 tarihinde Türkiye Barışını Arıyor konulu bir toplantı düzenlendi. DTP ve kendilerine aydın sıfatını layık görenlerin katıldığı toplantıda, terör örgütü lideri İmralı mahkûmu Abdullah Öcalan’ın 1999 tarihinden bu yana seslendirdiği görüşler dile getirildi. Toplantıya katılanlar arasında ilgi çekici simalar da vardı. Bunlardan belki de en önemlisi Milli İstihbarat Teşkilatı'nın eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş idi. Cevat Öneş’in toplantıda yaptığı konuşmanın can alıcı noktasıysa PKK ve Kürt sorunuyla ilgili olarak bugüne kadar uygulanan politikaların başarısız olduğunu söylemesiydi. Öneş, Türkiye’nin konuya ilişkin yeni politikalar üretmesi gerektiğini de buyurdu. Cevat Öneş, şöyle dedi:

"Adına ister Kürt sorunu, ister Güneydoğu sorunu deyin, ne derseniz deyin, bir sorunumuz var, ama çözemiyoruz. Ve 80 yıllık bir sorun var olduğuna ve uluslararası bir boyut kazandığına göre, demek ki çözülmemiş ve bugüne kadar uygulanan politikalar başarısız olmuş. Bu durumda yeni politikalara ihtiyaç duyulmadığını söylemek mümkün değil."

Çatışmalarda ölen askerlerin de öldürülen PKK'lıların da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu anlatan Öneş, geçmişten mutlaka ders alınması, özeleştiri yapılarak ortak bir dil oluşturulması gerektiğini savundu. Yetkililerin, mağduriyetler üzerinden bir sonuca varma alışkanlığını terk edip, doğruyu bulmaya çalışmalarının önemini dile getirdi.
Cevat Öneş, toplantıdan sonra bazı gazetelere açıklamalarda bulundu ve TV programlarına da katıldı. Bazı medya kuruluşları, Öneş'in açıklamalarının, terörle mücadele ve uygulanan politikalar konusunda tarihî bir özeleştiri niteliğinde olduğuna hükmettiler.

Cevat Öneş, verdiği demeçlerde ve yaptığı açıklamalarda, şu görüşleri dile getirdi:

“PKK, Irak'taki üç bin militandan ibaret değil, dayandığı kitlesel bir taban var. 22 yıllık bir mücadele, nesilleri değiştirdi. Bu insanlar bugün oy hakkına sahip oldu. Örgütün etkilediği hukuki ve meşru yapılar var. Böyle bir gerçekle karşı karşıyayız. Irak'taki silahlı gücü ortadan kaldırdığın zaman PKK sorunu bitmiyor ki."

Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, bundan sonraki sürece ilişkin olarak Kürtlere de akıl vermeyi ihmal etmedi ve dikkatli olmaları gerektiğini bildirdi. Öneş; "Artık bekle gör anlayışının terk edilerek çözüm iradesinin ortaya konulabilmesi ve bu iradenin şekillendirdiği politikaların hayata geçirilebilmesi, toplumsal taleplerle devletin bütünleşmesi lazım. Etnik unsurların da siyasal örgütlenmelerini bu etnik esasa dayandırmaması, ben Türkiye'nin partisiyim demesi lazım. Özellikle Kürtlerin dikkat etmesi gereken husus bu. Kürt tarafının netleşmesi gerekiyor." şeklinde konuştu.

Bu açıklamaların Milli İstihbarat Teşkilatı gibi bir kuruluşu bağlamadığını biliyoruz. Fakat Türk devletine kimlerin istihbarat analizleri verdiğini ortaya koymak için bir ibret vesikası olduğunu da hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz. Buna göre, Cevat Öneş’in, terör örgütü elebaşı Öcalan, kapatılan DTP eşbaşkanı Ahmet Türk ve AKP ile aynı çizgide buluştuğu anlaşılıyor. Bunların temel ortak noktası da İmralı mahkûmunun yıllardır dile getirdiği görüşlerdir. İmralı’daki caninin söyledikleri de özet olarak şu şekilde değil miydi?

“Türkiye, halkların kardeşliğini esas alan demokratik bir açılım yapmalıdır. Bunun için de gereken düzenlemeler bir an önce başlatılmalıdır. Bölgede Türk ve Kürt halklarının ortak düşmanı ABD'dir. Biz hep beraber ABD'ye karşı mücadele etmeliyiz."

Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, NTV'de Can Dündar'ın yönettiği bir programda da ABD’nin, bölgede bir Kürt devleti kurmak istediği için Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ettiğini söyledi. Öcalan’ın tasfiye edilmesiyle Marksist-Leninist çizgideki PKK’dan kurtulmak mümkün olacaktı. Böylece bölgede ABD yanlısı bir Kürt devleti kurulması için Marksist-Leninist Kürt grupların tehdidi de ortadan kalkacaktı. Gerçekten de İmralı'daki cani, ABD-AB-İsrail devletlerinin maşası olarak kullanıldığını anlayınca bölgedeki Türk ve Kürt halklarının ortak düşmanının ABD olduğunu ilan etmişti. Öcalan’ın bu sözleri, 2009 yılına gelindiğinde daha da anlam kazandı. Efendileri tarafından satıldığını nihayet anlayan ve bu yüzden içinde PKK'nın olmayacağı bir Kürt devleti istendiğini fark eden Öcalan, Amerikan yönetimine sövüp saymaya başlamıştı.

PKK terör örgütünün tasfiyesine ilişkin olarak, devletle İmralı mahkûmu arasında çeşitli zamanlarda görüşmeler de yapılmıştı. Bunlar doğrudur ve olması gereken de budur. Ertuğrul Özkök, Hürriyet gazetesinde, konuya ilişkin olarak dönemin MİT Müsteşar Yardımcısı Emre Taner ile bir görüşme yaptığını yazmıştı. Emre Taner’in İmralı’ya giderek, Abdullah Öcalan ile görüştüğünü söylediğini bildirmişti. Özkök’ün yazdığına göre, olay şöyle gelişmişti:

“Öcalan, 9 yıl önce İmralı’da iki Türk yetkiliyle görüştüğünü söylüyor. Bunlardan biri asker, öteki sivil. Asker olan kişi, Albay Atilla Uğur. Yani bir askeri istihbarat yetkilisi. Öteki ise Emre Taner. O dönemde, MİT Müsteşar Yardımcısı.

Her ikisi de Öcalan’a şu mesajı vermişler:

Hem Atilla Uğur hem Emre Taner bana şöyle dediler: Biz bu sorunu KDP, YNK ve Amerika ile değil sizinle çözelim. Bana konuşmaları olumlu geldi. Ama onların durumu şimdi ortada. Benim sorguma katılan Paşa cezaevinde yatıyor ve neden tutuklandığını bilmiyor. Evet, Öcalan’ın sözleri böyle.”

Abdullah Öcalan ile İmralı’da görüşen Albay Atilla Uğur ve İmralı’da sorgusuna katılan Orgeneral Hurşit Tolon, Ergenekon davasında yargılanıyor. Öcalan ile yapılan görüşmenin, zamanın koalisyon ortakları Ecevit ve Mesut Yılmaz’ın bilgisi dâhilinde gerçekleştiği kaydediliyor. Görüşmelerde ele alınan temel konu kapsamlı bir af yasası çıkarılmasıydı. Öcalan’a götürülen teklif öyleydi:

“Şimdiye kadar çıkarılan dağdan indirme yasaları pratikte yürümedi. Çok daha kapsamlı bir af getirelim. Kanlı eylemlerden dolayı aranmayanların teslim olması halinde bunlar tutuklanmasın. Diğerlerinin de zaman içinde cezaları indirilerek affedilsin. Kürtlerin kültürel haklarını artıralım. Siz eğer silahı bırakırsanız ve yumuşama havası gelirse çok daha büyük adımları atmamız kolay olur.”

Görüşmede Öcalan’a, terör tamamen durursa gün gelir senin serbest kalman bile gündeme gelebilir iması da yapılmıştı.

Bazı medya patronları ya da genel yayın yönetmenleri, MİT’te değişik zamanlarda ayrı ayrı ağırlandı. Affa karşı kamuoyunun ve şehit ailelerinin duyarlılığına işaret edilerek, medyanın, af çıktığında eve dönüşleri görmezden gelmeleri ya da desteklemeleri istendi. Hatta çıkacak affa “Eve dönüş demeyin, PKK ve Apo buna tepki duyuyor. O zaman iş ters tepebilir.” tavsiyelerinin bile yapıldığı artık bilinmektedir. Öcalan’ın bu şekilde ikna edildiği ve İmralı’dan bu operasyona destek vermeye hazır olduğu ifade edildi. Yapılan çalışmalar sonucu çıkarılan eve dönüş yasası, terör örgütü PKK mensuplarını tatmin etmediği için Öcalan ile varılan mutabakat da sonuçsuz kaldı.
Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye paket halinde teslim edilmesinden önceki dönemde görüşmeyi MİT mensupları yürütmüştü. MİT’in devlet katlarına verdiği bilginin şu yönde olduğu  anlaşılıyor:

“Biz karşı çıksak da çıkmasak da ABD, Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurmak için harekete geçmiş bulunuyor. Bu durumu kabul edip ABD ile işbirliği yapılmasında fayda var. Böylece Kuzey Irak'tan Türkiye’ye yönelik terörü ve PKK'yı ABD ile birlikte ortadan kaldırma şansını elde edelim. Abdullah Öcalan ile temaslarımız devam ediyor. O da bizimle işbirliğine hazırdır."

O dönemdeki Ecevit Hükümeti, PKK terör örgütü mensupları için kapsamlı bir af çıkarılmasını ve AB’nin Kürtler için istediği, kültürel özerkliğin tanınmasına ilişkin paketi kabul etmedi. Genelkurmay Başkanlığı ise bu işe tamamen karşıydı. Hatta komutanların bu konuda biz tarafız şeklindeki açıklamaları, sık sık kamuoyuna yansıdı. Bundan da anlaşılacağı gibi Hükümet, MİT'i değil askerî kanadı dinledi.

Milli İstihbarat Teşkilatı eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, 15.10.2008 tarihinde NTV’de katıldığı bir programda, şu görüşleri dile getirmişti:

- Cevat Öneş: Kürt sorunu ve PKK terörünü değerlendirirken çekilen fotoğrafı, dünü ve bugünüyle doğru okumalıyız. Çözüm için yeni gecikmelere tahammülümüz yoktur. Toplumun mevcut ve çözüme hazır potansiyelinin günümüze kadar kullanılamayışının yarattığı acılara, kayıplara son verilmesinin şartları mevcuttur. Konjonktür ve gelişmeler de çözümü kaçınılmaz kılmaktadır.

- Can Dündar: Bunu biraz açmanızı rica etsem. Konjonktür ne anlamda çözümü dayatıyor?

- Cevat Öneş: Özellikle iç dinamikler dediğimiz ve temelde toplumsal talep barış istemektedir, silahların bıraktırılmasını istemektedir ve demokratik yöntemlerle çözümün geniş taraftarıdır. O bakımdan toplumsal talep siyaseti çözüme zorlamaktadır. Bu bizim için büyük bir fırsattır.

- Can Dündar: Siyaset mi çözemiyor, toplum istiyor siyaset mekanizması mı tıkanıyor?

- Cevat Öneş: Toplumsal talep karşısında siyasetin yeterli dinamizmi gösteremediğini veya iç politik çekişmeler içerisinde gerekli proje çalışmalarını, politika üretimini yapamadığını görüyoruz.

- Can Dündar: Ne zamandan beri?

- Cevat Öneş: Bu konuda kararlılık gereklidir. Ne zamandan beri dediğiniz zaman cumhuriyetin kuruluşundan itibaren günümüze kadar bu konuda bir ciddi çözüme yol açabilecek bir siyasi iradenin oluşturulamadığını söyleyebiliriz.

- Can Dündar: Yani Kürt sorununu devlet görmezden geldi mi demek istiyorsunuz?

- Cevat Öneş: Tabii ki. Mesele PKK terörü olarak ön plana çıkıyor, ama PKK terörünü yaratan sorun Kürt sorunudur, PKK terörü bir sonuçtur. Onun için PKK terörüyle en etkin şekilde mücadele yapılırken Kürt sorununu çözümleyici politikalar üretimi ve gerek güvenlik, gerekse diğer çözümleyici politikaların eş güdümlü olarak birlikte yürütülmesi zorunludur.
- Can Dündar: Yani siz diyorsunuz ki; Cumhuriyet kuruldu kurulalı devlet Kürt sorununu görmezden geldi ve o kadar görmezden geldi ki bir süre sonra bu PKK terörünü doğurdu. Doğru mu anlıyoruz?

- Cevat Öneş: Görmezden geldi şeklinde ifade edemeyiz, çünkü bu konuda çok önemli çalışmalar yapıldı. Fakat bu çalışmaları çözümleyebilecek demokratik uygulamalar bugün anladığımız manada kimlik sorununu çözebilecek, demokratik hakları hayata geçirebilecek, insan haklarını en geniş şekilde hayata geçirebilecek, eşitlik adalet ilkelerini ortaya koyabilecek ve eşit vatandaş yaratabilecek bir siyaset uygulamasıyla karşı karşıya olamadık. Tabii ki bu olayın özellikle dış bağlantıları, yönlendirmeleri, manipülasyonlarıyla karşı karşıyayız, ama bizim sahip olduğumuz bir bünyesel sorunu, temel sorunu dış bağlantılar ortadan kaldırmıyor. Temel sorunu öncelikle çözmemiz gerekiyor.

- Can Dündar: Nedir dış bağlantılar? Yani Amerika’nın, Avrupa’nın bazı ülkelerinin hep yakınageldiğimiz tavırları mı? Yani buradan yararlanmaya çalışan çevreler mi?

- Cevat Öneş: Tabii ki dış bağlantılar dediğimiz zaman Kürt sorununun tarihi sürecine baktığımız zaman 1800’lü yıllardan itibaren miras olarak bize kalan ve cumhuriyet tarihi süresince özellikle Ortadoğu bölgesinde çıkarları bulunan güçleri ifade edebiliriz. İngiltere’sinden, Rusya’sından, ABD’sinden, Almanya’sından, Fransa’sından Ortadoğu bölgesinde çıkarları olan güçlerin bu hareketlerle doğrudan bağlantıları her zaman olagelmiştir. PKK terörünün 1984 yılından itibaren tırmalandırılışında da esasında birinci Körfez Savaşı, Irak’ın işgali ve bu işgallerin Ortadoğu bölgesine yönelik çıkar hesapları içerisinde PKK’nın tırmanışı, silahlanması ve yarattığı tehdidi görüyoruz, ama tüm bunlar bizim kendi bünyesel sorumluluğumuzun önemini ortadan kaldırmıyor. Öncelikle bizim bataklığımızın yarattığı bir sonucun manipüle edilmesi, araç olarak kullanılmasıyla karşı karşıya kalıyoruz.

- Can Dündar: Öcalan yakalandığında sanki konu artık kapanacak gibi, örgüt bitti gibi bir beklenti, umut oluştu, ama öyle olmadığı görüldü, halen sürüyor. Bu örgütün yapısının değişikliğinden mi yoksa bizim halen aynı ihmallere devam etmemizden mi sizce?

- Cevat Öneş: Şimdi, yıl 1999, Öcalan yakalanıyor, Türkiye’ye getiriliyor. Bu önemli bir değişim, aşama olarak ortaya koyabiliriz. Çünkü 1999 yılından itibaren Ortadoğu’ya yönelik politikalar, dış güçlerin, ABD’nin, Ortadoğu’ya yönelik politikaları artık şekillenmişti. Bağımsız bir Kürt devleti kurulması meselesi gündeme gelmişti ve fiilen uygulamaya geçirilmişti.

- Can Dündar: Öcalan bunun önünde bir engel olarak mı görülüyordu?

Cevat Öneş: Tabii ki. Öcalan gerek ideolojik yapısı itibariyle gerek kullanım amacı itibariyle dönemini doldurmuştu ve artık Irak’ta Ortadoğu bölgesinde yeni bir Kürt devletinin federasyon yapısı içinde veya ayrı bir statüde, ama uluslararası hukuki teminatlara sahip bir şekilde kurulması yolu açılmıştı. Mesele bundan kaynaklanıyor.

- Can Dündar: Yani Amerika orada yeni bir Kürt devletinin oluşumunu belki kolaylaştırmak için Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etti. Bir anlamda bu yeni politikanın gereği olarak.

- Cevat Öneş: Tabii ki. Yani onun hukuki statüsünün kazandırılması amacıyla ve ayrıca da terörist kimliğiyle PKK’nın verdiği acılar sebebiyle dünya kamuoyunda da terörist kimliğiyle kınanan, mahkûm edilen bir hareketle devam edilmesi mümkün değildi.

- Can Dündar: Peki o dönemde Milli İstihbarat Teşkilatı da Öcalan’la sonradan öğreniyoruz ki belli temaslar yürütmüş ve dağdaki kadroların tasfiyesi, belki silah bırakması, indirilmesi için bir girişimi oldu. Bunlar da sonuç vermedi, yani orada niye sonuç alınamadı acaba?
- Cevat Öneş: Şimdi tabii ki ifade ettik, PKK terörü Kürt sorununun bir bağlantısı. Ayrıca PKK’nın çeyrek asır içerisinde yarattığı ortam, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında ve araç olarak çeşitli ülkeler, çeşitli ülke servisleri tarafından kullanımının yarattığı sonuçlar dikkate alındığında olay ulusal, bölgesel ve küresel şekilde genişledi, tehdit büyüdü. Tabii ki PKK sadece bir terör örgütü kimliğiyle hareket etmedi, dayandığı Kürt sorununun haklı taleplerini istismar etti ve bu talepler üzerinde faaliyetini yürütür bir görünüm içerisine girdi. Tabii ki o zaman bunun çözümü de genişleyen tehdit çemberi içerisinde bir bütünsel yaklaşım içerisinde olabilirdi ve tabii ki terörü doğuran sebeplerin ortadan kaldırılması meselesi karşımıza çıkıyordu ki, bu olayda hem Kürt sorununun ortadan kaldırılması ve Kürt sorununun da dayandığı Türkiye'nin genel demokratikleşme sorununun içinde bulunduğu durumdu. Tabii ki buna ancak siyaset cevap verirdi ve siyasetin de yeterli cevap veremediğini bugünlere gelişimiz gösterdi.

- Can Dündar: Maalesef görüyoruz. Peki, nasıl çıkacağız bunun içinden? Bu Kürt sorununu nasıl çözeriz konusuna bugünün ışığından bakalım.

- Cevat Öneş: PKK’nın silahlı eylemleri PKK’nın hitap ettiği kitlesel taban dâhil toplumda tepki yaratmaktadır. Bunu özellikle görmek durumundayız. Silahların bırakılması, barış şartlarının oluşumu için geniş toplumsal talep mevcuttur. Bu da siyasetin öne çıkabilmesi, oluşturulabilmesi için çok önemli bir husustur. Kürt kimliğini benimseyen vasatlarda, meslek örgütlerinde, sivil toplumda PKK’nın silahlı gücünün baskısına rağmen barışçı çözüm talepleri güçlenmekte, PKK karşıtlığı artmaktadır. Doğu ve Güneydoğu bölgemizde de bunu açıklıkla görebiliriz. Kürt kimliği altında siyaset yapılan çevrelerde çoğulcu yapı, farklı örgütlenmeler ortaya çıkabilecek bir ortam gelişmektedir. Bu da demokrasimizin gelişimi ve açılımı bakımından çok önemlidir. DTP’nin güçlü olduğu bölgelerde özellikle son yıllarda yapılan ekonomik açılımlarla AKP’ye kayan oy miktarındaki artış önemle değerlendirilmelidir. İşsizliğin giderilmesi, yoksulluğun azaltılması, ekonomik gelişmeler, sağlık, eğitim sorunları toplumun ve bölgenin öncelikli talepleri arasındadır. Terör eylemlerine olan karşıtlığın gelişimine rağmen Kürt kimliğinin benimsenmesi, demokratik hakların genişletilmesi ve eşit vatandaşlık taleplerinde bölge insanında da güçlü bir siyasi bilincin oluştuğu tespitini önemle yapmak durumundayız. Bu konudaki taleplerin DTP’nin yanı sıra AKP, CHP, MHP gibi siyasi partilerimizin Kürt kimliğini taşıyan yandaşlarının da bir asgari müşterekleri olduğunu tespit etmek durumundayız ki, demokratik açılımlarımızın, siyasetin politika üretimini temel hedefleri belirlenebilsin.

- Can Dündar: Askerin tavrında bir değişiklik gözlüyor musunuz? Bu son olaydan sonra özellikle asker çok tartışmaya açıldı, tartışmaya girdi, sokağa çıktı. Orada bir değişiklik gözlüyor musunuz eskiye göre?

- Cevat Öneş: Şimdi askerin münferit hadiseleri üzerinde değil, genel olarak bakmak lazım. Terör sorunu sadece silahlı mücadeleyle çözülmez. Terör sorunu bütünseldir ve terörü yaratan unsurların ortadan kaldırılması gerekir şeklindeki tespiti çok önemli. Bu tespitin Türkiye'nin üreteceği çözüm projesiyle bütünleştiğini görebiliyoruz, böyle bir proje gerçekleştirilebildiği takdirde şüphesiz askerin tespitinin de bununla paralel olması gerekir. Esasında temelde askerin yapabileceği bir tespit değil, siyasetin yapabileceği bir tespit olması ve bu tespit içerisinde kurumsal birlikteliğin sağlanabilmesi gerekir ki Türkiye'nin geçmişteki sorunuydu. Temennimiz günümüzde ışığını gördüğümüz gelişmelerin sonucunun alınması ve Türkiye siyasetinin bir çözüm politikası, çözüm projesi üreterek, meseleye yaklaşabilmesi.

- Can Dündar: Nedir o proje Sayın Öneş? Şimdi projeye gelelim isterseniz, ne olmalıdır? Yani Türkiye ne yapmalı ki bu sorunun üstesinden gelebilsin?

- Cevat Öneş: Öncelikle karşımıza yeni bir anayasanın yapımı ihtiyacı çıkıyor. Tabii ki bu yeni anayasanın temel felsefesi evrensel değerlerle bağımlı olacak. Bu evrensel değerler içerisinde meseleye bakacak. Anayasanın temel maddeleri herhangi bir kimliğe üstünlük tanıyarak, herhangi bir kimliğe ayrıcalık tanıyarak veya öylesine bir görüntü vererek şekillenmesine mani olmak durumundadır. Böylesine bir bakış, yaklaşım getirildiği takdirde zaten terör örgütünün, PKK’nın muhataplığı, şunun veya bunun muhataplığı gibi bir sorunla da karşı karşıya kalmayacağız. O zaman bizim muhatabımız milletimiz ve milletimizin temsil edildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi. Tabii ki Yürütme, bu tedbirler faaliyeti içerisinde mutlaka diyalogunu en geniş şekilde yapacak. Empati içerisinde ilişkilerini genişletecek, sorunu anlamaya çalışacak. Koordinasyon içerisinde, dayanışma içerisinde milletle bütünleşmenin araçlarını ve çeşitli farklılıklardaki kesimlerle bütünleşmenin araçlarını geliştirecek ve böylesine bir en geniş mutabakat havası içerisinde anayasayı hazırlayarak, Meclis’e sunma gibi bir görevle karşı karşıya kalınarak ....

- Can Dündar: Yani ilk koşul, çoğulcu demokratik bir anayasa diyorsunuz.

- Cevat Öneş: Evet. Çoğunlukçu değil, çoğulcu bir yapıyı, düşünceyi ortaya çıkaracak. Bu tabii ki gerçek demokrasinin, çağdaş demokrasinin özümsenmesiyle bağlantılı bir husus.

- Can Dündar: Kültürel adımlardan kasıt nedir? Yani Türkiye'nin bir kültürel adımlar atması ihtiyacı hep dile getiriliyor. Burada sizce nasıl adımlar atabilir Türkiye?

- Cevat Öneş: Şimdi esasında sahip olduğumuz Anadolu kültürümüz, bizim sorunumuz olmadığını gösteriyor. Çünkü farklı renkler, farklı inançlar, farklı kimlikler güzellikleri içerisinde yaşamaya devam edip geliyor, tarihsel sürecimiz de böyle. Anadolu bir medeniyetler beşiği. Bu yaşanılan, halkın yaşadığı birliktelik içerisinde işte siyasi farklı açılımların, kavgaların yarattığı sonuçlarla karşı karşıya kalıyoruz. O halde bütünlük herhangi bir ideolojik yapıda değil, bütünlük tüm bu zenginlikleri, farklılıkları kuşatarak onların bütünlüğünü yaratabilme. Tabii ki bu da eşitlik, adalet, hukukun üstünlüğü, insan hakları meselesini gündeme getiriyor ki, olaya böyle baktığınız takdirde zaten Kürt kimliğidir, Türk kimliğidir veya şunun bunun kimliğidir şeklindeki bir sorgulama devreden çıkıyor.

- Can Dündar: Bir Kürtçe yayın ya da Kürtçe eğitimin, yani Kürtçenin eğitim dili olarak kullanımı gibi konularda adım atabilir mi Türkiye daha fazla?

- Cevat Öneş: Şimdi Kürt kimliğini taşıyan insanlarımızın yaşam bölgeleri itibariyle, tarihi süreçleri itibariyle bir kültüre sahip oldukları açık. Anadolu’muzda, Türkiye’mizde çok farklı kimliklerin ve inançların da aynı farklı kültürel yapılar içerisinden geldiklerini biliyoruz, ama bunların yarattığı bir ortak kültür de var. Şimdi böylesine bir kültürde dil sorununu ele aldığımız zaman ana dilin öğretilmesinin, eğitiminin mesele olmaması gerekir. Bunun bir seçimlik dersler içerisinde yer alması ve geliştirilmesi, bugünkü dünyada tartışılmaması gereken bir konu. O bakımdan Türkiye böylesi bir süreci zaten kavgalarla geçirdi, ama bu sürece geldi. Tahmin ediyorum ki böylesi bir sürecin uygulamasında, anlatımında bazı eksikliklerimiz var.

- Can Dündar: Bugün Ankara, Barzani’yle uzun süreden beri bir temas, belki daha yasal düzeyde, belki görünür düzeye taşındı. Buradan bir sonuç bekliyor musunuz ve sizin diplomatik paketin bir kısmı da diplomatik demiştiniz. Buradan Amerika’nın, Avrupa’nın ve özellikle Kuzey Irak yönetimiyle ilişkilerin nasıl bir çerçeve alması gerekir?

- Cevat Öneş: Irak bizim için yaşamsal bölgelerden bir tanesidir. Irak sadece bizim için değil, bölge için ve süper güçler için de yaşamsal bir bölgedir. Gerek jeostratejik konu, gerek enerji kaynakları itibariyle yaşamsal bir alan. O halde Irak’ın toprak bütünlüğü Türkiye için çok önemli. Irak’ta yaşayan Kürtlerin bizim coğrafyamızla bütünlüğü, bizim insanımızla, bizim kardeşimizle bütünlüğü, kültürel birliği bizim için çok önemlidir. Barzani’nin, Talabani’nin veya herhangi bir farklı ismin ön plana çıkarılarak, olaya yaklaşılması hatalı ve yanlıştır. O halde biz bölgede barışı sağlayıcı, getirici adımlar içerisinde olmamız gerekiyor ve bu konuda zorunlu bir bakış içerisinde olmamız gerekiyor. Ancak Irak’tan bize veya Kuzey Irak’tan bize kaynaklanabilen tehditleri de tabii ki Türkiye sahip olduğu potansiyelle ortadan kaldıracak güce sahiptir. Ancak burada Irak’ta bir kontrollü bölge yaratılması veya Irak’ın kuzeyinin işgali veya farklı adımlar gibi olaylar tüm diplomasinin tükendiği sınırlardan sonra ortaya çıkan düşünülebilecek hususlardır.

- Can Dündar: Bu aşamada değil diyorsunuz?

- Cevat Öneş: Ben şahsen bu aşamada gelişmelerin barış içerisinde ve Türkiye'nin siyasi ve ekonomik çıkarlarına uygun şekilde gelişebileceğine inanıyorum. Öyle olmasını temenni ediyorum ki, mevcut bugünkü politikaların da bugünkü asker ve siyaset dengesinin de aynı hedefe yöneldiğini de görmek istiyoruz, emareler de o istikamette gelişiyor diyebiliriz.

- Can Dündar: Türkiye’de şu anda, bu dediklerinizi gerçekleştirebilecek bir siyasi kararlılık, bir siyasi hareket, bir siyasi program var mı?

- Cevat Öneş: Ben şahsen bunun alternatifi farklı bir siyasetin üretilemeyeceği inancındayım. Önemli olan hep üzerinde duruyoruz, Türkiye kendi iç meselelerinde kendi iç dinamiklerini kontrol edebilmesi, yönlendirilebilmesi ve bu çatışmalı, kavgalı ortamdan çıkarak kendi demokrasisini güçlendirmesi. Kendi demokrasisini güçlendiren bir Türkiye, özellikle dış güçlerle işbirliği çerçevesinde veya tehditler karşısında daha güçlüdür. Sorunlarını daha iyi çözebilir ve diplomasi daha netice alıcı sonuçlara gidebilir. İfade ettik, iç dengeler, iç kavgaların ortadan kaldırılması ve Avrupa Birliği sürecinde neticelendirmek istediğimiz süreci, demokrasi sürecini daha kısa zamanda ortaya çıkarabilmemiz ki ben bu sürecin kısalabileceğine, bu potansiyelini kullanabilme durumunda Türkiye'nin daha onurlu hedeflere yönelebileceğine inanıyorum. Ama bugünkü herhangi bir siyaseti hedef almadan söyleyeyim, siyasetçilerin yeterli adımları atmakta zorlandıklarını tespit etmek durumundayız.”

Cevat Öneş, konuşmaya başlamadan önce, dile getirdiği konuların, emeklisi olduğu MİT’in görüşünü yansıtmadığını söyledi. Ordu ve güvenlik kuruluşlarından emekli olanların tamamına yakını, görevden ayrıldıktan sonra yaptıkları açıklamalara ilişkin olarak bu ifadeyi kullanırlar. Türkiye’de bu da adettendir. Oysa bu tür kuruluşlardan emekli olanlar, gerçekte hiçbir zaman emekli olmazlar. Öte yandan, atalarımız, at sahibine göre kişner demişlerdir. Türkiye gibi, ekonomik ve siyasi yönlerden geri bıraktırılmış, etki altına alınmış ya da kontrol edilmiş bir ülke haline getirilen devletlerde, birtakım mevki ve makamlar, başındaki yöneticilerin mahareti ve kıvraklığına göre şekillenir.

Bizi kimler yönetmiş de haberimiz yokmuş. Bu milleti bu vatanı ve bu devleti Allah korumuş. İngilizler Birinci Cihan Harbi’nde dışarıdan saldırmışlar, ancak başaramamışlardı. Daha sonra, o yıllarda yapamadıklarını, içimizden birilerini elde ederek yapmak, Türkiye’yi ikinci bir Sevr Anlaşması ile karşı karşıya bırakmak üzeredirler.

5. Barzani mi, Apo mu?

Terörle mücadele, terörün meşrulaştırılması yoluyla yapılamaz. Terör saldırılarını kınamaktan ısrarla kaçınanların ülkede siyaset yaptığı, devlet teşkilatında görev aldığı ve serbestçe ticaret yaptığı sürece, Türkiye’nin terörle mücadelede başarılı olması mümkün değildir.

Cemil Çiçek, Adalet Bakanı olduğu yıllarda, Türkiye’deki bölücü terör örgütünü tam 28 ülkenin desteklediğini açıklamıştı. Bu ülkelerin hangileri olduğunun da Türkiye tarafından bilindiğini kaydetmişti. Ancak, PKK’ya destek veren ülkelerin adlarını söylememişti. Acaba bu ülkeler arasında Nepal, Burkina Faso, Raunda, Botswana ya da Andora ile Linhteştayn gibi devletler de bulunuyor mu?

Türkiye, madem varlığına kasteden ülkeleri biliyor, o halde bunlara karşı tedbir alması gerekmez mi? Çiçek’in sözünü ettiği bu ülkelerin hangileri olduğunun açıklanması gerekmez mi? Türk milletinin, bebekleri katledenlere yardım eden ülkeleri bilmeye hakkı yok mu? PKK’nın arşivi, mali yapısı ve banka hesaplarıyla siyasi destekçileri, bölücü başı tarafından 1999 yılında sorguda ve mahkemeye bildirilmişti. Hükümet Sözcüsü’nün açıkladığına göre, aradan geçen zaman içinde Türkiye’nin bunlara karşı hiçbir tedbir almadığı bir kere daha anlaşılmıştır.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 14.11.2007 tarihinde Çek Cumhuriyeti’ne giderken şöyle bir açıklama yapmıştı:

“PKK’lılar (DTP’liler) ya şehirde yaşamayı tercih edecekler ya da dağda. İkisi arasında tercih yapacaklar. Biz öncelikle silahı bırakıp bir siyasi parti çatısı altında siyasi mücadeleyi tercih etmelerini isteriz.”

Bu açıklama da gösteriyor ki PKK, siyasi Kürtçülük hareketinin silahlı propaganda aracıdır. Şemdinli olayına kadar görevini (!) başarıyla yerine getirmiştir. Şemdinli’den sonra “PKK yavaş yavaş ortadan kaldırılacak, yerine Barzani ikame edilecek." şeklindeki görüşümüz hayata geçirilmektedir. 2007 yılının Kasım ayından itibaren AB ülkeleri ve Türkiye’deki bazı çevreler, Öcalan’ın söyledikleri doğrultuda siyasi çözüm-demokratik açılım kavramlarını telaffuz etmeye başlamışlardır. Bu da Anayasa değişiklikleriyle mümkün olacak bir düzenlemedir. AB çevreleri ve onların Türkiye’deki sözcüsü konumunda bulunan bazı gazeteler ve köşe yazarları, birtakım planları dillendirmeye başlamışlardır. Bu planın nihai amacıysa bağımsız Kürdistan’ın kurulmasına ve çocuk katili İmralı mahkûmu Öcalan’ın kırmızı halı üstünde yürüyen bir siyasetçi olmasına kadar uzanacak bir dönemdir. Nitekim kapatılmış DTP Başkanı Ahmet Türk, 20-21 Nisan 2009 tarihinde İngiltere’de yaptığı temaslarda, bu konunun ipuçlarını da vermişti. Ahmet Türk, Londra’da bulunan Haringey Kürt Toplum Merkezi’nde, sözde Kürdistan haritası ve öldürülen bazı teröristlerin posterleri altında konuşmuş ve Öcalan’a övgüler yağdırmıştı.

Ahmet Türk, Öcalan’ın da Mandela gibi muhatap alınması gerektiğini belirterek, şöyle konuşmuştu:

“Nelson Mandela’nın koşulları değiştirilmeseydi daha özgür bir hayat sağlanmasaydı Güney Afrika sorunu çözülmezdi. Öcalan da daha barışçı bir çözüm için çaba sarf ediyor. Muhatap almak zorundasınız. Her projeye dürüst yaklaşmak lazım, anahtar nerede, iyi bakmak lazımdır.”

Basına yansıdığı kadarıyla terörist başı, 30 Eylül 2008 tarihinde İmralı’dan şöyle buyurmuştu:

“Kuzey Irak’ta PKK vardır. Orada istediğimiz gibi hareket etme hakkımız da mevcuttur. Barzani o bölgede bizim sayemizde ayakta duruyor. Eğer biz desteğimizi çekersek Barzani Kuzey Irak’ta bir saniye tutunamaz.”

Öcalan bu açıklamayı, o tarihteki Ramazan Bayramı arifesinde yapmıştı. Bayram telaşında ve ülkenin ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu bir dönemde yeteri kadar gündeme getirilememişti. O açıklama arada kaynayıp gitmişti. Bu açıklamadan birkaç gün sonra 3 Ekim 2008 Cuma günü Şemdinli Aktütün karakoluna baskın düzenlenmişti. Peki, Öcalan bu açıklamayı niçin yapmıştı?

PKK terör örgütü, 2006 yılındaki Şemdinli Umut Kitap Evi olayından sonra, tıpkı Ermeni terör örgütü ASALA gibi düşüşe geçirildi. Yerine Barzani yükseltilmeye başlandı. İşin özeti, siyasi Kürtçülük hareketinde silahlı propaganda dönemi artık kapatılacaktır. PKK zaman içinde tamamen ortadan kaldırılacak, elemanlarından isteyen siyasi alana kaydırılacak, buna razı olmayanlar da ya ölecek ya da Barzani kuvvetlerine katılacaktır. Bundan sonra siyasi Kürtçülük hareketi Barzani’nin liderliğinde yürütülecektir.

Özetlemeye çalıştığımız bu gelişmeler üzerine, PKK, Kuzey Irak’tan ve Türkiye’deki Kürtçülük hareketi pastasından pay istemektedir. Yani Barzani devletindeki yönetim, bürokrasi, ekonomi, petrol, doğal gaz ve ticaretten pay almaya çalışmaktadır. Hatta daha da ileri giderek, Kerkük’te de söz sahibi olmayı hedeflemektedir. PKK için Kerkük, petrol ve dolar demektir. Bu bakımdan PKK, Türkiye’de ve Kuzey Irak’ta varlığını korumanın yollarını aramaktadır. PKK, Güneydoğu’da kurulacak Kürt eyaletindeki siyasi yönetimden de pay koparmaya çalışmaktadır. Karakol baskınları, mayınlı tuzaklar veya şehir merkezlerine gönderdikleri canlı bombalar da bu isteklerini güçlü tutmak istemelerinin bir yoludur.

ABD, PKK’nın bu isteği karşısında tercihini açıkça ortaya koymuştur. Amerikan yönetimi, PKK’nın Türkiye’ye yönelik saldırılara son vermesi gerektiğini açık bir dille bildirmiştir. İran ya da Suriye’ye yönelik saldırılarda bulunması karşılığında Kuzey Irak’ta barınmasına izin verileceğini belirtmiştir. Kuzey Irak’taki Barzani yönetiminde ve bölgede söz sahibi olmasının asla kabul edilemeyeceğini, Kürdistan’ın gelecekteki yöneticilerinin liberal-muhafazakâr Kürtlerden oluşacağını kaydetmiştir. PKK ise zaman zaman düzenlediği eylemlerle ABD’nin bu planını kabul etmeyeceğini ilan etmiştir. Abdullah Öcalan’ın yukarıdaki açıklamasının hedefi de işte bu gelişmelere bir cevap niteliği taşımaktadır.

Türkiye’deki karakol baskınlarının birkaç yönü vardır. Birincisi, Türkiye’ye verilmek istenen mesajdır. ABD, PKK’nın henüz ortadan kalkmadığını hatırlatarak, Türkiye’nin bölgedeki milli çıkarlarına aykırı olan Amerikan politikalarına boyun eğmesini sağlamaya çalışmaktadır. Diğer yandan da Barzani’ye, kendisinin güçlenmesi için önündeki en büyük engelin PKK olduğunu işaret ederek, elini çabuk tutması gerektiğini anlatmak istemektedir. Öte yandan, bölgedeki güç kavgasında Barzani, PKK, ABD ve İsrail, Türkiye üzerinden dalaşmayı da sürdürmektedirler. Bu çevreler Türkiye’nin omzu üstünden tüfek atmaya çalışmaktadırlar. Öte yandan, Türkiye’nin ne düşündüğünü sormadıkları gibi, buna gerek de görmüyorlar ve hiçe saymaya çalışıyorlar. Türkiye’ye “Sesini çıkarma, PKK öcüsü ortadan kalkacak. Sana da bu yeter.” diyorlar.

Hatırlanacağı gibi, Aktütün baskınından sonra bazı iç ve dış çevreler Türkiye’ye üzüntülerini bildirdiler. Barzani yönetimiyse “Bu Türkiye’nin bir iç meselesidir.” dedi. Barzani bu sözüyle PKK’nın tasfiye sürecinde silahlı müdahalede bulunmayacağını belirmek istedi. Yani PKK tasfiye olurken, Barzani kuvvetlerine yönelik eylem yapmamasını teminat altına almaya çalıştı. PKK’nın tasfiyesini, ABD destekli olarak Türkiye yapmış olacak, Türk milleti de bununla avutulacak. Türkiye bu başarı (!) ile avunurken, iktidar sahipleri ve medya, adeta zafer sarhoşu olacak ve yardımlarından dolayı ABD’ye minnetlerini ve bağlılıklarını bir kere daha teyit edecek. Olayın arkasından ne geldiğini ise her zamanki gibi görmeyecek. Oyunun aslı ve esası budur.

Terörün siyasi, diplomatik, sosyal, psikolojik, sosyolojik, ekonomik, kültürel, eğitim ve nihayet emniyet tedbirleri vardır. Bu maddelerin topyekûn ele alınarak uygulanması gerekir. Geçmiş yıllarda terörle mücadele için bu tedbirlerin aynı anda uygulanmasını isteyen Türk milliyetçilerine birileri burun kıvırmıştı. Aradan geçen yaklaşık 15 yıldan sonra Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ, bu görüşü tekrarladı. Bunun üzerine Başbakan Erdoğan, 7 Ekim 2008 tarihinde benzeri sözleri telaffuz etti.

Katılımcı Demokrasi Partisi Başkanı Şerafettin Elçi, PKK ve Öcalan’ın, Kürtlere birtakım siyasi hakların verilmesi gibi dertlerinin olmadığını söylemişti. Elçi, 13.11.2008 tarihinde katıldığı bir TV programında, şöyle demişti:

“Apo’nun, Kürtlerin bağımsızlığı, kültürel hakları, siyasi ve Anayasal birtakım hakları elde etmesi gibi bir derdi yoktur. Bunu kendisi de açık açık söylüyor. Apo, Ortadoğu’da geniş bir konfederasyon kurulmasını açıkça beyan etmiştir. Kendisi de bu yapıdan bir parça almak istiyor.”

PKK terör örgütünün siyasi kanadı olan DTP adlı kuruluşun mensuplarından Leyla Zana, 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan milletvekili genel seçiminden birkaç gün önce Van, Ağrı ve Iğdır’daki açık hava toplantılarında yaptığı konuşmalarda şöyle demişti:

“Ey Ankara, duy sesimizi. Kürdistan eyaletini 2015 yılına kadar kur. Yoksa biz kuracağız.”

Terör örgütü PKK'nın sözde Türkiye Meclisi'ni (KCK) oluşturup, örgütün yasadışı siyasi faaliyetlerini yönetmek ve yürütmek suçunu işledikleri gerekçesiyle aralarında DTP'nin 2 genel başkan yardımcısı ve üst düzey yöneticilerinin de bulunduğu 52 partili, 14 Nisan 2009 tarihinde düzenlenen operasyonlarda tutuklandı. Bu gelişme üzerine DTP lideri Ahmet Türk, 20-21 Nisan 2009 tarihinde İngiltere’ye giderek, bazı temaslarda bulundu. Ahmet Türk, bu aşamada ABD’ye gitmedi. Çünkü Amerikan yönetimi, artık PKK’nın ve Türkiye’deki siyasi uzantısı DTP’nin tasfiye edilmesine karar vermişti. Onun yerine Barzani’yi desteklemeye başlamıştı. Ahmet Türk, bu yüzden siyasi Kürtçülüğün asıl sahibi ve en eski destekçisi İngiltere’yi tercih etmişti. TBMM üyesi bir milletvekili olan Ahmet Türk, İngiltere’nin başkenti Londra’da, Haringey Kürt Toplum Merkezi'ndeki konuşmayı, bilinen sözde Kürdistan haritasının önünde yapmıştı. Konuya ilişkin bir soru üzerine de bu tür konulara takılıp kalmanın hiçbir anlamı olamayacağını anlatan Türk, asıl konuşmanın muhtevasına bakılması gerektiğini belirtmiş, “Özünü boşa çıkarmaya ve toplumu gerginleştirmeye yönelik açıklamalar kimseye bir katkı sağlamaz." demişti.

Ahmet Türk, şöyle konuşmuştu:

“Kürt sorununun, kimliği ve kültürü inkâr edilmeden demokratik yöntemlerle bir demokratik barış projesi ile gündeme gelmesini ifade ettik. Ama bugüne kadar, devlet, Kürtlerin demokratik, meşru, insani, kimliksel taleplerini görmezden geldi. İşte bunun da süreci, daha acılı ve sancılı bir noktaya taşınması konusunda olumsuz bir gelişmeye götürebileceğini görüyoruz.”

Ahmet Türk, Kürtlerin Türkiye bütünlüğü içinde özgür ve eşit yurttaş olmak istediklerini belirterek, şöyle devam etmişti:

“Bu, Türkiye'yi bölmez, daha saygın daha demokrat, Ortadoğu'da daha güçlü bir ülke haline getirir, güçlendirir. İnkârcı, imhacı politikalar gündeme getirip bu konuda ısrarlı tek erkil millet olmak anlayışıyla hareket ederse korkuyoruz ki gün geçtikçe Türkiye daha da milliyetçi ve halklar arasında daha tehlikeli bir sürece girer. Kürt sorunu iç dinamiklerle çözülmelidir."

Ahmet Türk, 21 Nisan’da İngiliz Lordlar Kamarası’nda yaptığı konuşmadaysa ABD'nin artık değiştiğini ve dönüştüğünü belirterek, Martin Luther King'in ünlü bir hayalim var şeklindeki konuşmasına atıfta bulunmuş ve Kürtlerin de bir hayali olduğunu söylemişti.

Ahmet Türk, şunları kaydetmişti:

"Yaşadığımız coğrafya halen değişim ve dönüşüm konusunda inatçı bir yapı gösteriyor. Bugün Kürt halkı 4 ayrı ülkede yaşıyor. Demokratik haklardan yoksunlar. Kürtlerin de Martin Luther King gibi güzel, renkli ve samimi bir rüyası var. Yaşadığı o coğrafyada birlikte yaşadığı halklarla kardeşleriyle daha özgür ve eşit, kendini daha özgürce ifade edebileceği bir ortamın sağlanması için mücadele ediyoruz."

Ahmet Türk, İngiltere’de Chatham House adlı düşünce kuruluşunda bir yuvarlak masa toplantısına da katıldı ve bir konuşma yaptı. Daha sonra Kürt sorununun çözümüne ilişkin bazı İngiliz milletvekilleri ve hukukçularla bir araya geldi.

Ahmet Türk, Türkiye’ye döndükten sonra, DTP milletvekillerinden Pervin Buldan, bir açıklama yaptı. Buldan, 29 Mart 2009 mahalli idareler seçiminden hemen sonra yaptığı açıklamada, alınan sandık sonuçlarına göre, Kürdistan eyaleti sınırlarının artık çizilmiş olduğunu söyledi. Mensup olduğu kuruluşun kazandığı belediye başkanlıklarının Iğdır’a kadar uzandığını belirterek, 86 yıllık bir geleneği de yıktıklarını kaydetti. DTP Eş Başkanı Emine Ayna ise mahalli idareler seçimlerinden önce Hakkâri’de yaptığı bir konuşmada, Pervin Buldan’ın söylediklerini daha önce dile getirmişti. Emine Ayna, şöyle demişti:

“Erdoğan, bizim için beğenmeyen çekip gitsin diyor. Ona buradan şöyle sesleniyoruz. Bırakalım çekip gitmeyi bir yana, eğer bu halk çekip gidecek olsaydı, 25 yıldır yaptığınız zulümden dolayı giderdi, fakat gitmedi. Şimdi bırakalım çekip gitmeyi, seçimlerde demokratik özerkliği yaratacağız, özerk bölgelerimizi kuracağız.”

Terör örgütü PKK’nın siyasi kanadı konumundaki DTP, 14 Nisan 2009 tarihinde güvenlik güçlerinin parti üyelerine yönelik operasyonunu protesto etmek amacıyla Diyarbakır'da 2 gün süren açlık grevi başlatmıştı. 3 Mayıs’ta Diyarbakır’ın Koşuyolu Parkı'ndaki açlık grevine DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Emine Ayna, milletvekilleri, belediye başkanları, PM üyeleri ile çevre il ve ilçelerden gelenler katılmışlardı. Ahmet Türk ve milletvekilleri, Kürtçe “Biji serok Apo (Yaşasın başkan Apo),” “dişe diş kana kan, seninleyiz Öcalan” ve “baskılar bizi yıldıramaz” şeklindeki sloganlarla karşılanmışlardı.

Ahmet Türk, yaptığı konuşmada, hükümetin ve hatta Genelkurmay Başkanlığı’nın, zaman zaman, dağdakilerin indirilmesine yönelik politikaların gerekliliğine işaret ettiklerini, buna rağmen partilerine yönelik operasyonlarla adeta dağa çıkmanın teşvik edildiğini öne sürmüştü.

Ahmet Türk, şöyle demişti:

“Bu seçimde açığa çıkan demokratik siyasetin başarısını barışçı zemine dönüştürme şansı veren PKK'nın 1 Haziran'a kadar sürdüreceğini açıkladığı çatışmasızlık kararı ve bu süreçte gelişebilecek diyalog ve uzlaşıya karşı ağır darbedir. Bu temelde Hükümet, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünden yana olanlara cevap vermiştir. Bu cevap, sorunu, çatışmasızlık ortamı içerisinde ve diyalog yoluyla çözme yerine, bastırma, inkâr ve tasfiye politikaları ile geçmişte uygulanan ve sonucu belli yöntemlere mahkûm etmenin ısrarı ve itirafıdır. 2 günlük açlık greviyle demokratik siyaset yönetim anlayışımızda ısrarlı olacağımızı hem de demokratik siyasetin birer öncüsü, neferi ve yürütücüsü olacağımızı bir kez daha belirtiyoruz. Ayrıca bu seçimde açığa çıkan başarı ve 1 Haziran'a kadar oluşan çatışmasızlık kararının yarattığı barış havasının heba olmaması için demokratik siyasi direnişimizde ısrarcı olduğumuzu belirtiyor ve diyoruz ki; DTP'yi susturma silahları sustur, Barış için diyalogun önünü aç, iradesiz ve siyasetsiz bir Kürt olmayı asla kabul etmeyeceğiz.”

Türkiye, ya terör ya Kürdistan tercihiyle karşı karşıya bırakılma gibi bir talihsizliği yaşıyor. Ülkeyi yönetenlerin, böyle bir planı Türk milletinin aşabilecek güç ve kabiliyette olduğunu bilmeleri gerekir. Yakın tarihte bir Rasmussen olayı yaşandı. Başbakan Erdoğan, Londra’da yapılan G-20 ülkeleri toplantısı sırasında yaptığı açıklamada, NATO Genel Sekreterliği için aday gösterilen Danimarka Başbakanı Rasmussen’e şiddetle karşı olduğunu bildirdi. Daha sonra Cumhurbaşkanı Gül’ün devreye girmesiyle bazı taahhütler alındığı belirtilerek, Rasmussen’in yolunun açıldığı ilan edildi. Alınan sözlerinse Danimarka’daki bölücü terör örgütünün yandaşı TV kanalının kapatılacağı ve bir Genel Sekreter Yardımcılığı’nın Türkiye’ye verileceği şeklinde olduğu ifade edildi. Fakat kısa bir süre sonra Türkiye’ye gelen Rasmussen, böyle bir durum olmadığını açıklayıverdi. Bir kere daha anlaşıldı ki Başbakan Erdoğan, tıpkı Davos’ta yaptığı gibi, kan üzerinden siyaset yapmış ve iç kamuoyuna yönelik olarak Londra’da Rasmussen aleyhine esip gürlemişti.

En az beş radyo-TV istasyonu, AB ülkelerinden Türkiye’ye yönelik bölücü yayın yapmaktadır. Bu ülkeler, aynı zamanda NATO’da Türkiye’nin müttefikidirler. NATO ise üye ülkelerin toprak bütünlüğüne karşı bir tehdit ortaya çıktığı zaman harekete geçmek üzere caydırıcı bir güç olarak kurulmuştu. Konuyu biraz daha açalım ve şöyle bir varsayımda bulunalım:

Türkiye, Türksat uyduları üzerinden Kaliforniya’ya yönelik radyo-TV yayını yapsa ve programlarda “Ey Kaliforniyalılar, sizin yaşadığınız topraklar aslında Meksika’ya aitti. ABD gelip bu toprakları işgal etti ve sizin elinizden aldı.” dese acaba sonuç ne olur? Türkiye, Korsika, Sicilya veya Alsas Loren, Bask ya da Kuzey İrlanda bölgesinde yaşayan insanlara karşı bölücü yayın yapsa o ülkeler acaba nasıl tepki verirlerdi?

6. Irkçı Siyasi Kürtçülük Hareketinin Son İstekleri:

DTP adı verilen ve PKK’nın Türkiye’deki siyasi kolu olan parti, 8.11.2007 tarihinde 2. Olağanüstü Kongresini Ankara’da yapmıştı. Kongrede, Kürt sorununa ilişkin demokratik çözüm projesi adı verilen bir bildiri okunmuştu. Bu bildiri daha sonra kitapçık olarak bastırılmış ve TBMM’de dağıtılmıştı. Kitapçıkta siyasi Kürtçü hareketin bilinen istekleri şöyle sıralanmıştı:

1.Ülkemizde yaşanan çatışmanın temelinde Kürt sorunu vardır. Yeni Anayasa çalışmalarında Kürt sorununa dönük kapsayıcı yaklaşımların geliştirilmesi barışçı bir ortamın sağlanmasına önemli katkı sunacaktır. Bunun etrafında bütün güç ve yapılarla bir buluşma ve ortaklaşma çalışması geliştirilecektir.

2. Kalıcı bir çatışmasızlık ortamının sağlanması için ilgili çevreler üzerinde etkili olunmaya çalışılacaktır. Ortamı oluştuğunda ve ilgili güçlerin olumlu yaklaşımları geliştiğinde arabuluculuk misyonu da üslenilebilecektir.
3. Sivil toplum örgütleri, demokratik kurum ve yapılarla kucaklaşabilecek bir çatışmasızlık ortamının gelişmesi için ortaklaşma girişimleri başlatılacak, elverişli bir ortam ve baskı gücünün oluşması girişimlerinde bulunulacaktır.
4. Çatışmasızlık ortamı için önemli rol oynayabilecek dış güçler –barış için çalışan uluslar arası sivil toplum örgütleri, AB, ABD ve Kürt Federe Yönetimi- ile ilişki geliştirilecek ve bu eksenli bir diplomatik süreç başlatılacaktır.

5. Bu çalışmaları yürütmek için siyasi parti, barış meclisi, sivil toplum, demokratik kitle örgütü temsilcileri ve şahsiyetlerin içinde yer alacağı bir çalışma grubunun oluşması için partimiz, üzerine düşen bütün görevleri derin bir sorumlulukla yerine getirecektir.”


III.  BÖLÜM

PKK İÇİN SONUN BAŞLANGICI

ŞEMDİNLİ OLAYALARI

1. Şemdinli’de Ne Oldu?

Şemdinli'nin nüfusu yaklaşık 14.000 kişidir, ancak 20.000 kişi yaşamaktadır. İlçede tam anlamıyla bir çeteleşme hüküm sürmektedir ve vurgun peşinde olanlar çevreyi haraca kesmişlerdir. PKK’nın uyuşturucu kaçakçılığı ve uyuşturucu nakli bu bölgeden yapılmaktadır. Bölgede yasadışı işlere girişenler de terör örgütüne pay vermek mecburiyetindedirler. Eskiden örgüt için ellerinde ERNK makbuzlarıyla dolaşan PKK’lılar, vergi adı altında kimden ne kadar para aldıklarını kaydederler ve bu makbuzun bir suretini de para aldıkları şahsa verirlerdi. Bugün ise örgüt adını kullanarak alınan paraları ceplerine atmaktadırlar. Bundan dolayı çıkan tartışmalarda, parayı çalanlardan geri alınamıyorsa ceza adı altında o şahsın işyeri bombalanmaktadır. Kısaca vergi alımları makbuzsuz yapılmakta, uyuşturucunun yerine teslim edilmemesi ya da eksik teslim edilmesi, alacağın ödenmemesi, kendi içlerinde cezalandırmayı gerektirmekte ve böylece olaylar siyasi bir hüviyet kazanmaktadır.

PKK’nın önemli geçiş merkezlerinden Şemdinli'de uzun süren bir sessizlik dönemi yaşandı. Fakat 5 Ağustos 2005 tarihinde İlçe Jandarma Komutanlığı önüne bırakılan bomba yüklü aracın patlamasıyla bu sessizlik bozuldu. Saatler 23.10’u gösterdiği sırada bir aracın içine yerleştirilen yaklaşık 150 kiloluk bomba patladı. Bu patlamada 5 asker şehit oldu, 4’ü asker, 3’ü polis, 16’sı vatandaş olmak üzere toplam 23 kişi yaralandı. Bu patlamada 17 işyeri, 98 ev, 23 kamu binası tahrip oldu. Şemdinli bir savaştan sonra görülebilecek yıkıntıların bulunduğu kasabaya döndü. Bu saldırı da bir PKK eylemiydi.

Şemdinli’yi bir anda ülkenin gündemine ağır biçimde oturtan olaysa 9 Kasım 2005 tarihinde gerçekleşti. Türkiye’yi bir anda ayağa kaldıran olay, ilçedeki bir kitap evine bomba atılmasından sonra meydana geldi. Olayı fırsat bilen ihanet odakları derhal harekete geçtiler. Koro halinde devlet güçlerini suçladılar ve ülkenin yeni bir Susurluk olayıyla karşı karşıya bulunduğunu ilan ettiler. Bu çevreler, olayları bir anda çığırından çıkarttılar ve Şemdinli’de isyan başlattılar.

Başbakan Recep Tayip Erdoğan, olay karşısında “Lokal bir olay değildir.” dedi. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök de “Olay nereye kadar gidiyorsa oraya kadar gidilecek.” şeklinde açıklama yaptı. O yıllarda Dış İşleri Bakanı olan Abdullah Gül ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek de benzeri sözleri terennüm ettiler. Devleti yönetenler bizzat devleti zanlı durumuna düşürdüler. Gerçekten de PKK’nın hedefi buydu ve bu hedef de gerçekleşmişti.

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, olayı soruşturmak için 2 müfettiş görevlendirmiş ve bu teftiş raporlarını beklemeye başlamıştı. Yani olayı komisyona havale etmişti. Bu arada, devlet görevlilerinin aracında çıkanlarla ilgili olarak tatmin edici bir açıklama yapılmamıştı.
Söylenen şuydu:
“Gayrinizamî harp içinde olanlar da yanlış yapabilirler. Şahsi çıkarlarını düşünenler olabilir. Bu hâl, dünyanın her yerinde vardır. Bunlar temizlenir, ayıklanır, ama bütün kurum zan altında kalırsa görev yapamaz hale gelir.”

Bu sözler, devletin güvenlik güçlerini Şemdinli'de zan altında bırakmış, görev yapamaz hale getirmiştir. PKK’nın hedeflerinden biri o gün gerçekleşmiş, kurtarılmış bölge olayı Türkiye’nin gündemine yeniden oturtmuştur. Pek çok çevre, devletin olayı aydınlatması için yaygara kopartmıştır. Sanki bu saldırıyı devlet gerçekleştirmiş de sorumluları yakalamayacakmış gibi birtakım asılsız iddialar ortaya atmış ve devlete hakaretler yağdırmıştır. Şemdinli’de PKK adına yapılan kalkışma ve yasadışı gösterilere meşruluk kazandırılmaya çalışılmıştır. Abdullah Öcalan lehine sloganlar atılmıştır. İlçe giriş çıkışlarında, PKK adına teröristler yol kontrolünü üstlenmiş, yani yörenin kontrolünü ele geçirmiştir. PKK’lılar gündüz de gece de bölgeye hâkim olmuştur. Asker ve güvenlik görevlileriyse devletin üst kademelerinden gelen açıklamalar karşısında şaşkına dönmüş ve aman olay çıkmasın diye pasif kalmıştır.

Saldırıyı gerçekleştirdikleri iddia edilen 2 astsubayın, istihbarat temin etmek maksadıyla Cumhuriyet Savcısı ve İl Jandarma Alay Komutanı’nın resmî yazısı ve onaylı emriyle Şemdinli'ye gittiğini söyleme cesaretini hiç kimse gösterememiştir. Devleti yönetenlerin bilmesine rağmen hiç biri Almanya'dan Umut Kitap Evi’ne gelen paketin ne olduğu üzerinde durmamıştır. Hiç kimse Uzman Çavuş Tanju Çavuş’un, rahatsızlığı dolayısıyla eşini Van'a götürdüğünü, dönüşünde linç edilmek istendiğini düşünmemiştir. Bunu gündeme bile getirmemiştir.

Yetkililer nereye kadar uzanıyorsa oraya kadar gidilecek gibi birtakım yuvarlak sözlerle güvenlik kuvvetlerinin elini kolunu bağlamış, yöredeki devlet kuvvetini adeta felç etmişlerdir. PKK istediği hedefi vurmuş, yörenin sevk ve idaresine bir süre hâkim olmuştur. Terör örgütü, İran ve Irak’a sınırı olan Yüksekova ve Şemdinli'yi kurtarılmış bölge haline getirme fırsatını yakalamıştır.

Şemdinli'de Atatürk büstü kırılmış, Türk bayrağı yakılmış, görevliler çalışamaz hale getirilmiştir. PKK mensupları gece yansına kadar gösterilere devam etmiştir. Sağduyulu vatandaşların devlet nerede şeklindeki sesineyse kulak veren olmamıştır.

Olaylar karşısında dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt “Türkiye Filistinleştirilmek isteniyor.” şeklinde bir tespitte bulunmuştur.

Peki, Şemdinli’de ne olmuştur? Devletin istihbarat görevlileri 5 Ağustos 2005 tarihinde Şemdinli’de Jandarma Komutanlığı önünde bomba yüklü bir aracın infilak ettirilmesine ilişkin eylemin, örgütün Şemdinli sorumlusunun talimatıyla gerçekleştirildiği yolunda bilgiler edinmiştir. İstihbarat birimleri bu kişiyi takibe almış, izlemiş ve telefonlarını meşru yollardan dinlemiştir. Güvenlik birimlerinin takibe aldığı bu kişi, PKK’nın Şemdinli sorumlusu olan Seferi Yılmaz’dır.

Jandarma sorumluluk alanında bulunan ve terörün yoğun olarak yaşandığı bölgelerde bir saldırının araştırılması, bilgi toplanması ve istihbarat çalışmaları yapılabilmesi için İl Jandarma Alay Komutanı’nın yazılı emri, Cumhuriyet Savcısı’nın onayı ve Mahkeme kararı gerekir. Bu kapsamda, Astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş’ten meydana gelen bir istihbarat timi Şemdinli'ye gönderilmiştir. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla PKK terör örgütü elemanlarının buluşma yeri olarak değerlendirilen bir pasaj kontrol altına alınmıştır. Burada işyeri bulunan ve örgütün Şemdinli sorumlusu olduğu tespit edilen kişinin telefonları da mahkeme kararıyla dinlenmeye başlanmıştır.

Jandarma İstihbarat Timi, Süreç kod adlı PKK’lı teröristin Almanya’dan Şemdinli'ye bir paket getireceği yolunda duyum almıştır. Bu paketin, örgüt üyesi olmaktan dolayı 15 yıl cezaevinde yatan Seferi Yılmaz'a teslim edileceği öğrenilmiştir. Süreç kod adlı kişinin takip edilmesi için tedbir alınmış ve beklenmeye başlanmıştır.

İstihbarat görevlilerinin kullandığı sivil plakalı otomobil, resmî bir hizmet aracıdır. Jandarma adına kayıtlı olan o araçta, yine jandarma adına kayıtlı resmî silahlar, yürütülen çalışma kapsamındaki krokiler, isim ve adresler bulunmaktadır. Yetkililere göre bunların hepsi devletin resmî ve yasal evrakıdır.

9 Kasım’da pasajda patlama meydana gelmiş, o sırada, pasaja 150 metre uzaklıkta, jandarmaya ait otomobilin yakınındaki itirafçı Veysel Ateş'i tanıyanlar, sivil astsubaylara ve PKK itirafçısı Ateş'e saldırmışlardır. Canlarını güvenlik güçlerinin yardımıyla zor kurtaran bu kişilerden Veysel Ateş, olaydan sonra tutuklanmıştır. Olay sırasında açılan ateşle bir kişi ölmüş, 4 kişi yaralanmıştır. Ölüm ve yaralama olayının, hasta eşini ve kendisini saldırıdan korumak için Tanju Çavuş’un açtığı ateş sırasında meydana geldiği tespit edilmiştir.

2. Dağ Kadrosunun Telefon ve Telsiz Emirleri:

PKK terör örgütünü yönetenler, Şemdinli’deki olayların başlamasıyla birlikte yandaşlarına şu emri vermişlerdir:

“Olayları askerin üzerine atın. Olaydan halkın büyük zarar gördüğünü açıklayın. Halkın PKK’ya tepki duymaması için bombalamanın askerler tarafından yapıldığını hızla yayın.”

Uzman Çavuş Metin, sabah saatlerinde nöbetten çıkmıştı. Çoğu zaman yaptığı gibi yürüyerek evine gitmeyi arzu etmişti. Tam o sırada eşi telefon ederek, evin etrafında bir kalabalığın toplandığını ve slogan attığını söyleyerek, hemen eve dönmesini istemişti.

Çavuş Metin, o günü şöyle anlatmıştı:

“Eve yaklaşırken 18–20 yaşlarındaki bir genç, kalabalığa dönüp "işte onlardan biri, yakalayın" diye bağırdı. Bunun üzerine 150–200 kişilik bir grup ellerindeki sopa ve taşlarla bana saldırdılar. Yüzleri bez parçalarıyla kapalıydı. Bazılarının ellerinde de kalaşnikof silahlar vardı. Silahlı gençlerden biri etrafı tahrik ediyordu, bunu öldürelim diye bağırıyordu. Onların elinden kurtulmam mümkün değildi. Üzerimi aradılar, Yavuz 16 marka tabancamı, kimlik belgelerimi, sürücü belgemi, araç ruhsatnamesini, kredi kartlarımı, cep telefonumu, yaklaşık 550 TL. nakit paramı aldılar. Yoldan geçen bir ticari taksiyi durdurup ona bindirdiler. Yanıma da kalaşnikof silahlı üç kişiyi verdiler. Yeşildere Mahallesindeki mezarlığa götürdüler. Mezarlıkta yürürken tuvalet ihtiyacım olduğunu söyledim. Bir kişi yanımda kaldı, iki kişi 50 metre uzakta durdu. Yanımdakini etkisiz hale getirdim ve kaçtım. Bir eve sığınmak istedim, beni içeriye almadılar. İkinci bir eve sığındım. Ona uzman çavuş olduğumu söyledim ve yardım istedim. Bu kişi beni evine aldı. Güvenlik güçlerine telefon etti ve gelip beni aldılar.”

Devletin Şemdinli hakkında hazırladığı raporundan bazı bilgiler de şöyledir:

Seferi Yılmaz'ın işyerinde Alman malı bir bomba patlatılmıştır.

Şemdinli'de Mart 2005 tarihinden Ağustos 2005 tarihine kadar devam eden olaylarda 26 asker şehit olmuştur. l Kasım 2005 tarihinde bomba yüklü bir aracın havaya uçurulması sonucu 7 güvenlik görevlisi ile 16 vatandaş yaralanmış ve 47 işyeri de hasar görmüştür.

Bombalama olaylarını araştırmak üzere, Hakkâri Jandarma Alay Komutanlığı İstihbarat Şubesi’nden 2 astsubayı görevlendirmiş ve bunlar 9 Kasım 2005 tarihinde Şemdinli'ye intikal etmişlerdir. Görevli personel ilçe merkezine araçlarını park edip değişik yerlerle telefon görüşmesi yaparken, kendilerine 150 metre mesafede, saat 12.00 civarında Umut Kitap Evi’nde patlama olmuştur. Kendilerine doğru koşan 7-8 kişiye ne olduğunu sorduklarında patlama olduğunu söylemişlerdir. Bu kişilerin görevlilerden birisini tanımaları üzerine hem yapıyor, hem de soruyorsunuz diye bağırmışlardır. Bu işaret üzerine görevli personele ve haber elemanlarına saldırmışlardır. Haber elemanı, astsubaylar tarafından bölgeden uzaklaştırılmak istenmiş, ancak buna muvaffak olunamamıştır. Bu defa haber elemanını, patlamayı araştırmak üzere bölgeye giden zırhlı araçla olay mahallinden uzaklaştırmıştır. Daha sonra 2 astsubaya yönelik saldırı olayının linçe dönüştürülmesi üzerine astsubaylar polis nezaretinde İlçe Emniyet Müdürlüğüne götürülmüşlerdir.

Bombalama olayında ölen Zakir Korkmaz'ın oturduğu Altınsu mahallesinden yaklaşık 200 kişi, aracın olduğu yere gelmiş ve orada bulunan kalabalığa katılmıştır. Bu grup, hemen ikiye ayrılmış ve bir grup Kaymakamlık ve Emniyet binalarına taş ve sopayla saldırmıştır. Hükümet binası önünde asılı olan Türk Bayrağını indirip yakmışlardır. Öteki grup da askerlerin oturduğu evlere saldırmış, kapı, pencere ve çerçeveleri kırmış, İlçe Jandarma Komutanlığı’nın sivil aracını kuşatmış, zarar vermiş, araç içindeki silah ve dosyalarla personele ait 2 defteri almışlardır.

10 Kasım 2005 gününün sabahı Altınsu ve Yaylasu mahallesinden hareket eden gruplar, ilçe merkezine giderek, polis kontrol noktalarını yakmış, anayolu trafiğe kapatmış, Şemdinli Lisesi’nin bahçesindeki Atatürk büstünü kırmış, askerî birliklere ilaç veren eczaneye de zarar vermişlerdir.

Seferi Yılmaz, 1984 yılındaki Şemdinli baskınında rehber olarak görev yaptığı için 15 yıla mahkûm olmuş, cezasını çekmiş ve 2000 yılında tahliye olmuştur. Tahliyesinden sonra da terör örgütü mensuplarıyla irtibatını sürdürmüş, örgüte malzeme temin etmeye, eylem yapılacak yerlerin bilgisini vermeye, her türlü yardım ve yataklığı yapmaya devam etmiştir. Yine 5 Ağustos 2005 tarihinde Şemdinli'de şehit edilen 5 güvenlik görevlisinin şahadeti ile de ilgisinin olduğu, keza Almanya'dan gelecek patlayıcılarla alakası bulunduğu tespit edilmiştir.

Sonuç olarak, toplanan bilgilere göre, görevli personel olay yerinde bulunmasa dahi söz konusu eylem, terör örgütü tarafından gerçekleştirilecek ve güvenlik güçlerinin üstüne atılacaktı. Şemdinli olayındaki hedef, plan ve program buydu.

CHP Hakkâri milletvekili Esat Canan, olayların olduğu sırada seçim bölgesinde bulunuyordu. Şemdinli olaylarını Roj TV’ye canlı yayında değerlendirmiştir.

Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Şemdinli olayları dolayısıyla Roj TV’ye çıkan bazı kişileri isim vermeden eleştirmiş ve şöyle demiştir:

"Memleketin ayağına, beynine kurşun sıkılıyor. Bildiklerini gidip Cumhuriyet Savcısına anlatmayanlar, ihanet vasıtası Roj TV’ye anlatıyorlar.”

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal da kendi partisinden bir milletvekilinin bu davranışı hakkında “Roj TV’ye çıkması doğru değil. Bu televizyona çıkmakla bilinçli olmadan onlara alet olunur.” demiştir. Baykal, “Güneydoğu'nun bazı il ve ilçe başkanlarının yaptıkları nedir diye kimse bunlarla meşgul değil.” dedi, ama bu sözlerin üstünde yine hiç kimse durmadı.

3. Şemdinli Olayları ve Roj TV:

Jandarma Genel Komutanlığı tarafından Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilen belgelerde, Roj TV’nin, Şemdinli olaylarına ilişkin haberleri saat 12.20’den itibaren yayınlarıyla duyurduğunu belirtmiştir. Kamuoyuna yansıdığına göre, Emniyet yetkilileri, verilen bilgilere dayanarak, Roj TV’nin ilk haberi saat 20.00’de, yani olaylardan saatler sonra yayınladığını kaydetmiştir. Jandarmaya göre Şemdinli olayı, dağ kadrosu ve Roj TV ile bağlantılıdır. Haberi patlama anında vermiştir. Emniyete göre ise olayın oluşu konusunda bir yorum yapılmamıştır.

Bölücü terör örgütü PKK’nın elemanlarından ve patlama meydana gelen Kitap Evi’nin sahibi olan Seferi Yılmaz, bölücü TV’nin canlı yayınına katılarak, saat 13.38’de şunları söylemiştir: “Millet ayağının üstündedir, duymuştur. Astsubayların güpegündüz kitap evine bomba attıkları belirtiliyor.”

İstanbul merkezli bazı TV’ler, olayı ikinci Susurluk şeklinde aktarmaya çalışmışlardır. Bölücü terör örgütünün yayın organlarından Roj TV ise olayı çarpıtmak için yalanlarına devam etmiştir. Roj TV’de bu aslı esası olmayan ve PKK yanlısı haberler yayınlanırken, bazı olaylardan hiç söz etmemiştir.

Şemdinli Olayları ve PKK'lıların Konuşmaları:

* 3 Kasım 2005, saat 01.58: “Bunun başlangıç olduğunu, ayrıca 7 güvenlik görevlisinin de yaralandığını…”

* 4 Kasım 2005, saat 10.22: Renas kod adlı terörist, görüştüğü kişiye, Şemdinli'de 1 Kasım’da meydana gelen patlamayı Reşit kod adlı militanın yaptığını belirtiyor.

* 4 Kasım 2005, saat 16.32: Sabri kod adlı terörist, Şemdinli'de kitap evi sahibi olan Seferi Yılmaz'dan, Almanya'dan gelecek bir paket için adres istiyor. Seferi Yılmaz da Şemdinli Cumhuriyet Caddesi’nde bulunan Umut Kitap Evi’nin adresini veriyor.

* 10 Kasım 2005, saat 10.05: Sabri kod adlı terörist “DEHAP’lılar ne diyorsa onların söyledikleri gibi davranın.” diyor. Esnafın da 3 gün kepenk kapatması konusunda uyarılmasını ve eğer kepenk açanlar olursa onların da cezalandırılmaları gerektiğini bildiriyor.

Bütün bu olaylar birbirine bağlı olarak değerlendirildiğinde karşımıza şu tablo çıkmaktadır: Şemdinli’de hedef, Türk devletinin bölünmez bütünlüğüdür. Türk-Kürt çatışmasını yaratmak ve devlet güçlerini zaafa uğratmaktır. Türkiye'nin dünyada bir güç olmasını önlemektir. Bunun için de olayları çarpıtmak, güvenlik güçlerinin üstüne atmak, sürekli gündemde tutmak, büyütmek, devlet güçlerine saldırmak, devlet güçlerini yıpratmak ve zaafa uğratmak için gereken çabayı göstermektir. Terör örgütü PKK, Şemdinli’de bunların tamamını yapmış, ancak siyasi iktidar buna karşı hiçbir tedbir almamıştır.

4. Şemdinli Davası:

Şemdinli davasını açıklığa kavuşturmak için davanın özünü teşkil eden Umut Kitap Evi ve sahibi olan Seferi Yılmaz’ın özgeçmişine bakmakta fayda vardır. Bu soruya verilecek cevap, davanın özünü oluşturacaktır.

a. Seferi Yılmaz ve Umut Kitap Evi:

Seferi Yılmaz, Öcalan'ın dağ kadrosunda yer almış teröristlerinden biridir. 1984 yılındaki Şemdinli baskınında, katıldığı eylemler dolayısıyla yakalanarak mahkûm olmuştur. Seferi Yılmaz, 15 yıl cezaevinde yattıktan sonra itirafçı olmuş, PKK’nın eylemleri hakkında bilgi verdikten sonra cezaevinden tahliye edilmiştir. Cezaevinden çıktıktan sonra bir süre kendi halinde kalmış, daha sonra Öcalan'ın dağ kadrosu ile yeniden irtibata geçmiştir. Devletin yöredeki istihbarat kaynakları bu durumu tespit etmişler ve Seferi Yılmaz'ı takibe almışlardır.

Şemdinli’deki kitapevinde meydana gelen olaydan önce, PKK’lı terörist Seferi Yılmaz’a Almanya'dan bir paket geleceğine ilişkin istihbarat alınmış ve takip edilmeye başlanmıştır.

Olay günü Ali Kaya ve Özcan İldeniz, Umut Kitap Evi yakınlarında çevreyi kontrol ederken, kitapevine patlayıcı madde atılmış, patlama sonucu Mehmet Zahir Korkut ölmüş, Metin Korkmaz yaralanmıştır. Bombayı attığı ileri sürülen Veysel Ateş, astsubayların araçlarına sığınmış, halk, aracı durdurup, Ateş, Kaya ve İldeniz’i önce tartaklamışlar sonra da olay yerine gelen polise teslim etmişlerdir. Bu arada CHP milletvekili Esat Canan'ın üzerine de ateş açıldığı iddia edilmiş, Ali Yılmaz isimli bir kişi de burada ölmüştür. Fakat CHP milletvekili Esat Canan'a, “Senin orada ne işin vardı?” sorusunu hiç kimse sormamıştır. Esat Canan, TBMM’de yaptığı konuşmalarda ve özellikle Hakkâri ve çevresindeki eylemleriyle de siyasi Kürtçülüğe destek veren bir kimliğe sahiptir. Olay günü Esat Canan’ın yörede oluşu, olayın önceden hazırlanmış bir komplo olabileceğini akıllara getirmektedir. Çünkü Seferi Yılmaz bir itirafçıdır.

Ateş açan kişinin Uzman Çavuş Tanju Çavuş olduğu iddia edilmiştir. Keşif sırasında astsubaylara ait olduğu bildirilen aracın bagajında üç kalaşnikof silah, el bombaları, resmi evrak, Hakkâri ve ilçelerinin haritasıyla bir isim listesi bulunmuştur. Listede, bombanın patladığı kitap evinin üzerinin çizildiği iddia edilmiştir. Olaydan bir gün sonra Veysel Ateş, kitapevine bomba attığı gerekçesiyle tutuklanmış, astsubaylarsa tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmışlardır.

b. Şemdinli Olayları ve Hükümetin Tutumu:
Olaylardan bir süre sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bazı bakan ve milletvekilleriyle olay mahalline gitmiştir. Başbakan Erdoğan, yöredeki Belediye Başkanları ve arkadaşlarıyla Hakkâri Valiliği’nde bir toplantı yapmıştır. Fakat işin garibi, bu toplantıya Hakkâri Valisi Erdoğan Gürbüz’ü almamış, kapının dışında bekletmiştir. Hakkâri Belediye Başkanı ve yandaşlarının görüşlerini dinlemiştir.

Toplantıya katılan Belediye Başkanları, Roj TV’nin kapatılmamasını istemişler ve ayrıca Türkiye aleyhine yayınlarının da sürmesi için bölgedeki 57 Belediye Başkanıyla beraber hazırladıkları bir mektubu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a vermişlerdir.

Hakkâri Valisi’nin Şemdinli olayları konusunda yaptığı açıklamalar ve beyanları, vahametin ve isyanın tarihi belgesi niteliğinde olmuştur. Vali Erdoğan Gürbüz’ün 17 Kasım 2005 tarihli Hürriyet gazetesinde çıkan beyanatı, “Devletin Valisi Uyarıyor.” başlığı adı altında yayınlanmıştır. Şemdinli ile Yüksekova ve kent merkezindeki olayları değerlendiren Hakkâri Valisi Erdoğan Gürbüz “Anlatsanız olayları abarttığınızı düşünürler, ancak buralarda yaşananlar Ankara'dan, İstanbul'dan görüldüğü gibi değil.” demiştir. Bölgedeki herkesin silah taşıdığını belirten Vali, terör örgütünün, olayları tırmandırın talimatı verdiğini de kaydetmiştir.

Devletin valisinin bu sözleri, yörede bir isyan olduğunu göstermektedir. Vali bu sözlerle devlet organlarını ve devleti temsil eden siyasi iktidarı uyarmaktadır.

Vali Gürbüz, açıklamasına şöyle devam etmiştir:

“Herkes silahlı. Güvenlik görevlilerine taş atanlara karşı, silah kullanılmaması için sürekli talimatlar veriyoruz. Fakat bir anda kalabalıklar oluşuyor ve inanılmaz ölçüde bir taş yağmuru başlıyor. Yüksekova'da, güvenlik görevlileri göstericileri dağıtmak için uyarı atışları yaptılar. Panzerin devrilmesi sonucu altında üç polisimiz kaldı. Polislerimizi göstericilerin elinden güçlükle kurtarabildik. Ne zamana kadar silah kullanmayacağız? Göstericiler silahlı neticede. Üzerimize geliyorlar, linç etme girişiminde bulunuyorlar. DEHAP ne derse o oluyor. Buralarda DEHAP’lı Belediye Başkanları durun diyor, duruyorlar. Durduran da harekete geçiren de onlardır.

Olaylar o kadar yoğun ki üç kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylara Cumhuriyet Savcısı hala el koyamadı. Burada herkes silah kullanıyor, atıyor. Jandarma, emniyet, vatandaş silah atıyor. Buradaki olaylar öyle Ankara'dan, İstanbul'dan görüldüğü gibi değil. Görmeden, yaşamadan buradaki olaylar anlatılamaz, değerlendirilemez.

Örgüt elemanlarının telsiz konuşmalarından anlaşıldığına göre, PKK yöneticileri olayların daha da tırmandırılması için talimat veriyor. Örgüt, polisin,  jandarmanın halka ateş etmesini istiyor. Sivil bir uzman çavuşu kaçırıp neredeyse komaya girecek kadar dövdüler. Daha sonra alıp bir yere götürmüşler. Uzman çavuş daha sonra grubun elinden kaçmayı başarıyor. Silahı ve kimliği gasp edildi. Tedavi için Van'a kaldırıldı.”

Bölgedeki olaylar karşısında devlet yetkililerinin tutumu ve siyasi iktidarın tavrı, terörü önlemekte yetersiz kalmıştır. Gerek Umut Kitap Evi’ndeki patlamanın gerekse isyan hareketlerinin suçluları da PKK tarafından ilan edilmiş ve bunlar zaten yakalanmıştır:
Devletin istihbarat yapmakla görevlendirdiği astsubay Ali Kaya ve Özcan İldeniz.

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı, Ali Kaya'yı daha önceden tanıdığını belirtmişti. Kendisine sorulan bir soruya karşılık, “Kaya'yı tanırım, iyi bir çocuktur.” veya “İyi bir görevlidir.” tabirini kullanmıştı. Mütareke basını, bu açıklama üzerine ayağa kalkmış ve “Vay efendim, olaya yargı el koymuştur, siz Ali Kaya iyidir diye nasıl dersiniz, bu söz yargıya baskıdır.” şeklinde yorumlar yapmıştır. Savcı Ferhat Sarıkaya da bu feryada kulak vererek, Gaziantepli Yaprak TV’nin sahibinin TBMM’de bir Komisyonda verdiği ifadeyi esas alarak, o tarihte Kara Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkında soruşturma yapılması için Genel Kurmay Başkanı’ndan izin istemişti. Genel Kurmay Başkanı da bu talebi gerekçesiz olduğu için reddetmişti.

b. Şemdinli Davasının Sonucu:

Şemdinli olayında Cumhuriyet Savcısı soruşturmayı yapmış, kendisine göre delilleri toplamış, sanıkların tutuklanması için talepte bulunmuş ve sanıklar da mahkeme tarafından tutuklanmıştır. Savcı kısa sürede iddianameyi hazırlayıp dosyayı Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir.

İddianamede, genel bir değerlendirmenin yanı sıra, terör örgütü PKK/KONGRA-GEL ile bölgenin sosyoekonomik yapısı üzerine ve terörün sebeplerine ilişkin bir takım görüşler dile getirilmiştir. Bu görüşlerle PKK’nın yıllardır iddia ettiği değerlendirmeler tamamen örtüşmektedir. Adeta bir manifesto şeklinde nitelenebilecek savcılık iddianamesindeki bu görüşlere göre, Türk devletinin bazı kurumları ile birtakım devlet görevlileri, bilerek, isteyerek, konumlarını muhafaza etmek ve bu durumu korumak için Doğu ve Güneydoğu’da birtakım, saldırı ve cinayetler işlemişlerdir. Bu durum, bölgedeki bazı kişi ve grupların devlet aleyhinde birtakım eylemlere geçmelerine yol açmıştır. İddianamede, yukarıda da belirtildiği gibi, devletin resmi kurumları ile makamlarının bilgi ve belgelerine itibar edilmemiştir. 

Geciken adalet, adalet değildir ilkesini esas alan 3. Ağır Ceza Mahkemesi, davayı 4. duruşma sonunda karara bağlamıştır. Buna göre, tutuklu astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz’e; çete kurmaktan 1’er yıl 11’er ay 10’ar gün, Zahir Korkmaz'ı öldürmekten 25’er yıl, Seferi Yılmaz'ı öldürmeye teşebbüsten 12’şer yıl ve Metin Korkmaz'ı yaralamaktan 6’şar ay ceza vermiştir. Veysel Ateş ile ilgili dosyayı avukatının duruşmada olmaması gerekçesiyle tefrik ederek, duruşmayı ertelemiştir.

Sonuçta sanıklar 39’ar yıl, 5’er ay, 10’ar gün ağır hapis cezası ile hüküm giymişlerdir.
Mahkemenin verdiği kararı sanık avukatları temyiz etmiş, dosya Yargıtay Başsavcılığı’na gönderilmiştir.
Olayda görevli mahkemenin tespiti, ilgili birimlerde tayin edildikten sonra, yani, sanıkların işledikleri suçun terörle mücadele kapsamında olduğu kabul edildikten sonra;

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde meydana gelen olaylarla ilgili astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin adam öldürmeye teşebbüs suçlarından haklarında verdiği 39’ar yıl, 5’er ay 10’ar günlük hapis cezası kararını, usul eksikliği ve eksik soruşturma gerekçesiyle esastan bozulmasını talep etmiştir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi dosyayı inceledikten sonra şu karara varmıştır:

a. Usul ve Eksik Soruşturma Yönünden:
* Mahkeme olay yerinde bomba uzmanı bilirkişi eşliğinde keşif yapmamıştır.
* Olayın saati şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit edilmemiştir.
* Tanık beyanları arasında çelişkiler giderilmemiştir.
* Bazı tanıklar yargılama aşamasında dinlenmemiştir.
* Keşif ve tanıkların dinlenmesi, Şemdinli Asliye Ceza Mahkemesi’ne bırakılmıştır.
* Yukarıdaki işlemler sırasında sanık avukatları çağrılmamış ve savunma hakkı kısıtlanmıştır.
* Sanık avukatlarına karardan önce son söz verilmemiştir.
* Umut Kitap Evi’ne bombayı PKK’lıların attığı yönünde ifade veren Sabri Adanır, Hasan Solar ve Orhan Gezer adlı PKK itirafçıları duruşmada dinlenmemiştir.
* Mahkeme, yargılama aşamasında yakalanan itirafçıların gördüklerini değil, başka teröristlerden duyduklarını anlattıklarını belirterek, bu ifadelere itibar etmediğini vurgulamıştır.
* Yerel Mahkeme, sanık Veysel Ateş hakkındaki davayı, ana davadan ayırmakla ağır bir usul hatası yapmıştır. Bu usul ihlalini de alelacele karar vermek için öngörmüştür.

b. Esas Yönünden:
* Kararda, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin suçlu bulduğu astsubayların Türk Ceza Kanunu’nun 302. ve 316. maddelerinde düzenlenen, Devletin birliğini bozmak için örgüt kurma suçunu işlediklerine ve suçun maddi ve manevi unsurlarının oluştuğuna ilişkin delil bulunamadığı ve kararın hayalden de öte olduğu bildirilmiştir.

* Asker kişi olan sanıkların, ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlerde bulunan bölücü terör örgütü ile mücadelede görevli oldukları, bu örgütün işlediği suçlarla aynı suçu işlediklerine ilişkin nitelendirme, hayal gücünün de çok ötesinde ve tamamen varsayımlara dayalı, hukuki değerden yoksun bir değerlendirmedir.

* Kararda, asker olan sanıklara atfedilen eylemlerin terörle mücadele görevi kapsamında olması dolayısıyla iddiaların doğruluğunun sivil değil, askerî mahkeme tarafından değerlendirilmesi gerektiği, Türk Silahlı Kuvvetlerinin faaliyetlerinin askerî nitelikte olduğunun belirtildiği kararda, askerî mahkemenin asker kişilerce devlet aleyhine işlenen suçlara da bakma yetkisinin bulunduğu kaydediliyor. Kararda, dosyanın askerî mahkemeye gönderilmeden önce itirafçı Veysel Ateş hakkındaki ayrılan dava dosyasının tekrar bu dava ile birleştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

* Müdahillerin iddialarında ısrarlı olmaları, tanıkların anlatımları arasında var olan açık çelişkilerin, gerek tanıklar gerek müdahillerin anlatımlarında açıklanması gereken hususların mevcut olması, gerçeğe uygunluk ve inandırıcılık ögelerinin değerlendirilmesi ve denetlenmesi dolayısıyla olayda kesinlikle var olan, derin ve yoğun şüphenin giderilmesi gerektiği şarttır.

* Bu sebeple Ceza Muhakemesinin temel ilkelerinden olan vasıtasızlık ilkesi gereğinin tam olarak uygulanarak, tanıkların tamamının duruşmada veya olay yerinde yapılacak keşifte, bizzat mahkeme tarafından dinlenmesi, yukarıda açıklanan tahkik ve tespit işlemlerinin yapılması, anlatımların olaya ve mahalline ve oluş ile akla uygun olup olmadığının gözlenmesi arasındaki çelişkilerin giderilmesine çalışılması icap ederdi.

* Ortada bulunan resmî yazılar karşısında çok uzun süre denetimsiz kaldığı anlaşılan otomobildeki bombaların değiştirilme ihtimali olup olmadığı, yeni ortaya çıkacak durumların tahkik ve tespit edilmesi, Faik Duyan ile savunma tanıkları Orhan Gezer, Sabri Adanır ve Hasan Salar'ın huzurda dinlenmeleri, Veysel Ateş davasının birleştirilmesi, ortaya çıkacak sonuca göre delillerin bir bütün halinde değerlendirilerek, sübut konusunda bir karar verilmesi gerekirdi. Buna rağmen delillerin tam olarak toplanmadan, var olan şüpheler giderilmeden, olayın derinliğine vakıf olunmadan, genel ve soyut açıklamalarla yetinilerek, var sayımlardan hareketle dayanağı olmayan dosyadaki delillerin ötesinde yüzeysel bir takım düşünce, önyargı ve kabullerle yetersiz keşif ve çelişkili anlatımlara dayanarak sübutun kabulüyle mahkûmiyet kararı verilmesi, hukuka uygun olamaz.

* Örgüt üyeliği de irdelenmiş, örgüt üyeliği için öncelikle bir örgütün varlığının kabulü, örgütün varlığının kabulü için örgütün kurucusu veya kurucuları, lideri ve yöneticilerinin olması, hiyerarşik bir yapılanma bulunmasının zorunlu ve asgari şart olduğu, suç örgütünün varlığı konusunda hiçbir araştırma yapılmadan, amacı ve sürekliliği ortaya koyan faaliyetler belirlenmeden, yalnızca işlendiği kabul edilen bir eylemden hareket ederek, afakî bazı düşüncelerle bir suç örgütünün varlığı kabul edilip, sanıkların bu örgütün mensubu oldukları ve bu örgüt adına eylem yaptıklarından yola çıkarak, suç örgütüne üye olmaktan mahkûmiyetlerine karar verilmesi, bozma gerekçeleri arasında sayılmıştır.

* Cumhuriyet Savcısı tarafından 9 Kasım 2005 tarihinde sanıklar tarafından kullanılan araçta yapılan keşfe ait tutanağın 1. sayfasında bulunmayan zabıt kâtibi Hamdi Paksoy'un imzası tamamlatılmamak suretiyle CMK’nın 169/2 maddesine muhalefet edilmesi, iddianamede sanıkların suç için anlaşma başlıklı TCK’nın 316/1 maddesi uyarınca cezalandırılmaları da istenmiştir. Fakat yapılan yargılama sonucu eylemin TCK’nın 220. maddesinin 2. ve 3. fıkraları kapsamında değerlendirilmiş olmasına göre, CMK 226. maddesi hükmü uyarınca değişen suç yazısı sebebiyle sanıklara ek savunma hakkı tanınması gerektiğinin düşünülmemesi, istinabe yoluyla Şemdinli Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yapılan ve patlama olayından sonraki gelişmelerin tanık beyanlarıyla tespit edildiği, keşif ile keşifte hazır bulunmayan tanıkların dinlendiği istinabe duruşmasından, sanık avukatlarının haberdar edilmeden, yokluklarında keşif yapılması ve tanık dinlenmesi suretiyle CMK’nın 182. maddesine muhalefet edilmesi, yasaya aykırı görüldüğünden, kasten adam öldürmek ve öldürmeye teşebbüs suçlarından duruşma da yapılarak, hükmün, açıklanan sebeplerden dolayı bozulmasına karar verilmiştir.

Burada yalnızca Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin usule, noksan soruşturmaya ve esasa yönelik bozma sebepleri sıralanmıştır. Bozma sebepleri karşısında hukuki bakımdan söylenecek bir söz de yoktur.
Yüksek Mahkeme üyeleri, yerel mahkemenin almış olduğu kararı sallamış, dökmüş, kökünden sökmüş, adalet tarihimize altın harflerle geçecek ve bundan sonraki yargıçlar ordusuna yol gösterecek, örnek olacak bir karar vermiştir. Böylece adalet tarihindeki yerini almıştır. Bu karar, ülke bütünlüğü için şehit düşen vatan evlatlarının ruhlarını şad edecek, aynı görevi fedakârca yapan, kendilerini vatana adamış fedakâr insanların moralini düzeltecek, görev anlayışlarını güçlendirecektir.



IV. BÖLÜM

“KÜRT AÇILIMI” MI, “PKK AÇILIMI” MI?

1. Açılımın Altyapısı:

Türkiye, 2003 yılından bu yana başlıca şu konularla meşgul edildi: Laiklik elden gidiyor, İmam Hatip Liseleri, Meslek Liseleri, Kur’an Kursları, dindar cumhurbaşkanı, başörtüsü, eşinin başı örtülü Cumhurbaşkanı, Fethullah Gülen olayı, Fenerbahçe-Galatasaray futbol karşılaşmaları vb. konular. Sinema perdesinin önünde oynanan bu tür tartışma ve çekişme tulûatının arkasındaysa başka planlar vardı. Türk milletinin maddi ve manevi değerleri, birlik ve bütünlüğü, bağımsızlığı, Türk vatanının bölünmezliği, Türk devletinin yok edilmesi gibi konular tartışmaya açıldı, semt pazarlarındaki ıspanak fiyatına satışa çıkarıldı, işporta tezgâhlarında pazarlandı.

Başbakan Erdoğan, yaptığı bir açıklamada, “PKK ve yandaşları bizi ve devleti düşman olarak görebilirler, ancak biz onları düşman değil, suçlu olarak görüyoruz.” demişti. Öte yandan, dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni, Türkiye ile ilişkilerinin stratejik ortaklık şeklinde olduğunu belirtmişti. Bu sözün arkasındaysa “Türkiye bölgede girişeceği her harekette ve atacağı her adımda bize danışacaktır.” anlamının bulunduğu görülmüştü.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin birinci görevi Cumhuriyeti korumak olmuştur. Türkiye’nin ve Türk milletinin bütün değerlerinin, kutsal varlık ve kavramlarının, töre ve geleneklerinin tartışmaya açıldığı bir dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri, ister istemez kendi varlığını korumaya itilmiş, adeta savunmaya çekilmiştir. Türk milleti kavramı ve yapısı, İstiklal Marşı, vatanın bölünmez bütünlüğü, ordu-millet geleneği, dinî bakımdan kutsal olan değerler ve aile yapısı ile bunlar gibi yüzlercesi, AKP iktidarı döneminde tartışmaya açılmıştır.

Tartışmaya açılan değerler arasında, büyük Türk milletinin kendisi ve vatanıyla Türk devletinin varlığı, bekası ve milletin gözbebeği olan Mete Han’ın kurduğu Türk Silahlı Kuvvetleri de bulunmaktadır. Bu tartışmada, kutlu değerlerin yıpratılması, içinin boşaltılması, yara alması ve görevini yapamaz hale getirilmesi hedeflenmiştir. Bu da gösteriyor ki Büyük Ortadoğu Projesi ölü doğmamış ya da sona ermemiştir, aksine sahipleri tarafından yeni bir safhasına intikal ettirilmiştir.

BOP’un merkezinde Türkiye vardır. Bu planın işleyebilmesi için sahiplerinin Türkiye’yi yanlarına alması şarttır. Bize sundukları teklifse Türkiye’nin büyümesi, yani “Yeni Osmanlı” modeli denilen projenin hayata geçirilmesi esasına dayanmaktadır. Yeni Osmanlı modeli, Türklerin ağzına bir parmak bal çalınmasından ibarettir. Proje, bir yandan bölgedeki bütün devletlerin küçük parçalara ayrılması bir yandan da bu küçük parçaların bir araya getirilerek federasyona dönüştürülmesi şeklinde yürütülmektedir. Hazar Denizi, Karadeniz, Ege ve Akdeniz arasında kalan Türkiye, Güney ve Kuzey Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Suriye, Lübnan, Kuzey Irak, Arap ve bazı Kuzey Afrika ülkeleri bir yandan parçalanarak küçültülmek ve bir yandan da bu coğrafya federasyonlar şeklinde büyütülmek istenmektedir. Bu federasyonun başkenti olarak da İstanbul telaffuz edilmektedir. Yeni Osmanlı modeli ya da BOP denilen emperyalist ve sömürgeci oluşumu Türk milleti ve Türk devleti düşünmemiştir, planlamamıştır. O bakımdan Türk milletinin başkaları tarafından yazılan bir senaryoyu oynaması da elbette beklenemez, beklenmemelidir.

Bir yandan bunlar yaşanırken, ABD, Türkiye’yi önce federal sisteme ve ardından da federasyona taşımak için yoğun baskı uygulamaya başlamıştır. İçeride PKK vasıtasıyla Kürt kimliğinin tanınması, dışarıda da Barzani devletinin Türkiye’ye federasyon şeklinde eklenmesi oyunu, kapalı kapılar ardında hayata geçirilme safhasına gelmiştir. Bu işlemin tamamlanmasının ardından, muhtemelen Cumhuriyetin ilan edilişinin 100. yılından sonra yeni şartlar oluşturulmaya başlanacaktır. Bu şartlar da Türkiye’nin Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerinden önemli bir bölümün koparılmasını öngörmektedir.

Güçler mücadelesinde, Anglo-Amerikano ekolüyle uluslar arası sermaye ve ABD merkezli çıkar çatışması yapan grupların kavgası, Türkiye sözkonusu olunca, bir ölçüde işbirliğine dönüşebilmektedir. Uluslar arası sermayenin hedefi, AB’yi de kontrol altında tutabilmektir. AB içindeki Almanya ve Fransa gibi güçlü ekonomi ve nüfusa sahip birkaç ülkeyse Türkiye ve Ortadoğu bölgeleri üzerinden çıkar çatışması yapmaktadır. 

Rusya bu işin neresindedir? Rusya, bölgede, Türkiye ile iyi ilişkileri sürdürmeyi düşünmektedir. Ancak Türk Cumhuriyetleri üzerinde, eski hegemonyasını kumayı öncelikli bir hedef olarak gördüğü için, Türkiye ilişkilerine ihtiyatlı bir şekilde yaklaşmaktadır.  Ticari ve ekonomik ilişkilerde, yapılan anlaşmalarda, hep avantajlı konumda olmayı başarmıştır. Rusya, AB ile ABD’nin Avrasya ve Ortadoğu bölgelerinde inisiyatif almasını da istememektedir.  

Türk devletinin kırmızı kitabı, kapalı kapılar arkasında değiştiriliyor mu sorusu halen ortadadır. Gelişmelere bakılırsa bu sorunun cevabı evet olmalıdır. Türkiye’de tıpkı ABD’de olduğu gibi, iki partili bir sistem hedeflenmektedir. Bu iki partili sistem, okyanus ötesinden yapılan bir programla hayata geçirilmek istenmektedir. Uygulamalara bakılırsa AKP ile CHP, iki partili sistem üzerinde gizli bir mutabakata varmış gibi gözükmektedir. Aksi halde Türkiye’nin yaşayan en eski partisi CHP, çarşaf açılımı yapma gereği duyar mıydı? Bu durumda, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın kurduğu parti, ılımlı İslam modelinin sol kanadını mı  oluşturuyor sorusu akla gelmektedir.

Eldeki tarihî kaynaklara göre, Türk devletini, MÖ 209 yılında Mete Han kurmuştur. Oğuz törelerine göre teşkilatlandırılan Türk devleti, ordu-maliye-istihbarat üçayağına dayanmış ve onların üstüne de adalet kavramı oturtulmuştur. Bu üçayaktan birinin zaafa uğraması durumunda Türk devleti sarsıntı geçirmiş ve tedbir alınmaması halinde de giderek yıkılmıştır. Eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz, katıldığı bir TV programında, görevli olduğu dönemlerde, devletin kurumları arasında büyük bir uyumsuzluk bulunduğunu müşahede ettiğini söylemişti. Özellikle istihbarat ve güvenlik birimleri arasında, rekabetten de öte bir güven bunalımı yaşandığını ifade etmişti. Eski bakanlardan Kâmran İnan da MİT tarafından Bakanlar Kurulu’na verilen bir sunumda, ülkede yaklaşık 210 bin hain bulunduğuna dair bilgi aktardığını açıklamıştı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt da MİT-Emniyet-Asker gibi güvenlik kurumları arasındaki karşılıklı güvensizlik sebebiyle devletin rahatsız olduğunu belirtmişti. Orgeneral Büyükanıt, şunları kaydetmişti:

“Devlette kurumlar arasında güvensizlik varsa şüpheler varsa o devlet sorunludur. Ben asker olarak emniyetin istihbaratına güvenmiyorsam, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor. Bunlar gerçek vakalar. Adalet Bakanlığı İçişleri Bakanlığı’na, MİT Emniyet’e, Emniyet MİT’e güvenmiyor. O zaman bu devlette hastalık var. Bu kurumların uyumlu çalışmasından Anayasa gereği Başbakan değil, Cumhurbaşkanı sorumlu.”

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın, devlette hastalık olduğu yönündeki açıklamasına ilişkin şunları dile getirmişti:
“Devletin bir takım sıkıntıları olabilir ve o sıkıntıları düzeltmek devleti yönetenlere aittir. Hiç kimse, kendi iktidarsızlığını kendi güçsüzlüğünü, devlete yüklemesin, eğer bozuk bir şey vardı ise düzeltselerdi Bozuk bir şey varsa, düzeltmek, devleti yönetenlerin işidir. Devlet, kendi kendine işlemez, işletilir.”

Devleti yönetenlerin yakınmaya, bahane üretmeye hakları yoktur. Çünkü Türk devleti, kim olursa olsun, hiç kimsenin şahsi malı, mülkü ya da şirketi değildir. Türk ordusunun komutanının konuşmalarını kim ya da kimler dinliyor? Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı konuşmaları telefon ya da ortam yoluyla dinlemek, kayda almak, ne demektir? Böyle bir hareket, Türk devletine karşı yapılmış bir açık saldırı değil midir? Türk devletine yönelik bir eylem değil midir? Bu fiili işleyenler adaletin huzuruna çıkarılmışlar mıdır?

Türkiye düşük yoğunluklu bir savaş yaşamaktadır. Düşman her cepheden açık ya da üstü örtülü saldırmaktadır. Türkiye’nin yaşadığı bu saldırının açık cepheli bir savaşa dönüşmesi halinde Mete’nin kurduğu ordunun komutanı, yani Genelkurmay Başkanı’nın telefonu, toplantıları ve emirleri, düşman unsurlar tarafından dinlenmeye devam edilecek midir? Buna kim ya da kimler, niçin izin vermektedir? Bu sorulara cevap bulunamadığı için Türk devleti bugün zaaf içinde değil midir? Devletin mukadderatında söz sahibi olanlar, görevlerini yapamamışlardır. Görevlerini yerine getiremeyen yetkililer yüzünden millet ve devlet zarara uğrarsa bunun bedelini ödemek mecburiyetindedirler. Orta Asya’dan bu yana süren binlerce yıllık Türk tarihinde buna dair pek çok belge mevcuttur. Yakın tarihte, İkinci Viyana kuşatması harekâtında başarısız olan Vezir-i Azam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, kefenini boynuna asarak, Sultan’ın huzuruna çıkmak üzere yola düşmüştü. Sultan da Bostancıbaşı’na işaret ederek, başkente varmadan gereğinin yapılmasını emretmişti.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, “PKK terörünün bitmesi için elimize bir fırsat geçmiştir. Bundan mutlaka yararlanmamız gerekiyor.” demişti. Birtakım açılımlardan bahsetti. Öyle anlaşılıyor ki Türk devleti PKK’nın ortadan kaldırılması karşılığında Barzani’ye mecbur edilecek. Buna karşılık İmralı mahkûmu, bütün şartlar yerine getirilse bile 5 bin kişilik bir savunma gücünün daima muhafaza edilmesi gerektiğini söylemektedir. Kandil dağındaki bebek katillerinin kendi yönlerinden silah bırakma zamanının geldiği, ancak bunun yönetiminin sorgulandığı şeklindeki aldatıcı beyanları dikkate alınamaz..  

2. Açılımcıların Kandil’e Gönderdiği Özel Ulak:

Milliyet Gazetesi yazarlarından Hasan Cemal, Kuzey Irak’a giderek Erbil, Süleymaniye ve Kandil Dağı’nda araştırmalar yaptı ve terör örgütü PKK’nın yönetim kadrosundan Murat Karayılan ile görüştü. Hasan Cemal, bölgedeki izlenimlerini ve röportajlarını gazetesinde 1-7 Mayıs 2009 tarihleri arasında dizi yazı olarak yayınladı. Başbakan Erdoğan’a atfen verdiği bilgide, Kuzey Irak’ta dağdan inen PKK’lı sayısının 4 bine yaklaştığını, bunların büyük bölümünün Erbil, Süleymaniye ve Dohuk çevresine yerleştiğini ve çeşitli işlerde çalıştıklarını aktardı. Başbakan Erdoğan’ın, PKK’lılara yönelik af sürecinin bunlarla başlayabileceğini söylediğini kaydetti.

Hasan Cemal’in Kuzey Irak’ta görüştüğü kişiler arasında Yaşar Kaya da vardı. Kaya’nın 1990’ların ilk yarısında DEP Genel Başkanlığı yaptığını ve bir zamanlar İstanbul’da Özgür Gündem gazetesinin sahibi ve başyazarı olarak çalıştığını belirten Cemal, sürgünde Kürdistan parlamentosunun başkanlığı görevinde bulunduğunu da hatırlattı. Cemal’in yazdığına göre, Yaşar Kaya, terör örgütü PKK’nın artık ön şartsız silah bırakması gerektiğini belirterek,  şöyle dedi:

“Bugün gelinen noktada ABD de AB de Irak da Irak Kürdistan Yönetimi de kararlı. Mutfakta bir plan pişiyor. PKK meselesi tezgâhta, yürüyor. Bu iş artık bitecek. Gizli örgütler, silahlı mücadeleler devri kapandı. Kürt silahlı ayaklanmasının miadı doldu. Ön şartsız silah bırakması en doğru yoldur PKK için. Mutfakta bir şeyler pişiyor, sorunu şiddet ve silahtan arındırmak için. Bir bakıyorsunuz dokuz asker şehit. Bir bakıyorsunuz, Bostancı’da bir şey oluyor. Artık silah bırakmak lazım. Kim kimin taşeronu, kim kimin isteğini yerine getiriyor? Bu bir kaostur. Bir genel af gerekli. Lider kadrosundan dağdaki 100-150 kişi İskandinav ülkelerine gönderilebilir. Onur kırıcı olmayan bir af düzenlemesi yapılır. Şunu unutmayın, dağa piknik yapmak için çıkmadılar. Ayaklandılar, çünkü ulusal kültürel talepleri vardı. Afla birlikte sivil siyasetin önü açılmalı. Ancak PKK da ön şartsız silah bırakmalı, silah bırakmadan bir şey konuşulmaz çünkü. Dağdaki problemi halletmeden de af olmadan da bir yere gidilemez.”

Hasan Cemal, dizi yazısında, Osman Öcalan ile yaptığı görüşmeyi de kaleme almıştı. Osman Öcalan, şöyle demişti:

“İmralı sürecinde de savaş sürecinin bitmesinden yanaydım. Savaş değil siyaset diyordum. PKK dağ kadrosundan 800 kişiyi sağlık sorunları, yaş sorunları, dağa intibak sorunları nedeniyle sivilleştirelim, dağdan indirelim demiştim. Milis şeklinde halkın içine yerleştirilmelerini istemiştim. Apo ve kurucu üyeler o zaman bu teklifimi bile reddetmişlerdi, PKK’nın tasfiyesidir bu diyerek. Reform düşüncesi kabul görmedi.”

Osman Öcalan, terör örgütü PKK’nın bitirilemeyeceğine ve bu örgütün de değişmeyeceğine işaret etti. Bunu devletin de bildiğini belirten Öcalan, şöyle devam etti:
“PKK kendini üretebilen bir güçtür. Türkiye’de sıkıntı doğarsa İran’da, İran’da sıkıntı doğarsa Irak’ta, Irak’ta bir şey olursa Suriye’de, orası da olmazsa Avrupa’da kendine her zaman militan bulur, buluyor da. Ayrıca alanı da çok geniştir PKK’nın, Kürdistan’ın coğrafyası da dağlıktır.”

Silah kullanma zamanının çoktan dolduğunu, artık dağdan inme vaktinin geldiğini anlatan Öcalan, PKK’nın, bu haliyle yoluna devam edemeyeceğini, ancak PKK’ya siyaseten bir alternatif oluşturulmadığı sürece de tasfiye edilemeyeceğini kaydetti. PKK’nın, ABD-AB-İsrail üçlüsünün istediği şekilde tasfiye edilebilmesi için önce bir genel af çıkarılması gerektiğini belirten Öcalan, Türkiye’de devletin buna direndiğini ifade etti.

Murat Karayılan da benzer görüşleri dile getirdi. Murat Karayılan, Türkiye’nin terör örgütü PKK’yı 25 yılda ortadan kaldıramadığını, 1 Haziran 2009 tarihine kadar sözde ateşkes ilan ettiklerini ve kan dökülmesini istemediklerini belirtti. Bu sözde ateşkesin ardından da silah bırakma işlemi için karşılıklı görüşmelerin başlaması gerektiğini ifade etti. Türkiye’nin terör örgütüyle masaya oturmasının beklenemeyeceğinin hatırlatılması üzerine de âkil adamlar teklifini dile getirdi.

Karayılan, şunları söyledi:

“İlk adımda silahlar susacak, sonra diyalog başlayacak. Diyalog yeri İmralı’dır. Kabul edilmiyorsa diyalog yeri biziz. Bizi de kabul etmiyorlarsa siyasi olarak seçilmiş iradedir, yani DTP’dir. Bu da olmuyorsa o zaman ortak bir komisyon kurulur, âkil adamlar bir araya gelir. Devlet tarafından diyalog için böyle bir mekanizma muhatap alınır.”

Karayılan, terör örgütü PKK’nın silah bırakması için önce oturup konuşulmasının şart olduğunu ısrarla tekrarladı. Hasan Cemal’in aktardığına göre, Karayılan, Türkiye’den isteklerini şöyle sıraladı:

* Hükümet, sorunu yeniden askere havale etmesin. Kürt sorununda silahları devre dışı bırakabiliriz. Devlet de anlayış göstermeli.

* Askerde eskiye göre biraz daha farklılık ve değişiklik var. Ama buna karşılık siyaset eksiği var, liderlik eksiği var.

* Hükümet bir açılım yaparsa biz de gerekeni yaparız. Keşke bir adım atılsa.
* Bizim sorumlu bir duruşumuz var. Başkanımız halen hapistedir. 4 bin PKK’lı da hapistedir, bunu unutmayın.

* Biz yerel seçimlerle birlikte bir yumuşama beklerken, tam tersi oldu. DTP’ye dönük operasyon, bastırma başladı. Bu bir siyasi katliamdır. Olmaz böyle şey. Oysa biz yumuşama beklentisiyle 1 Haziran’a kadar uzattık eylemsizliği, ateşkesi... 29 Mart seçimlerinin mesajı demokrasidir.

* Başbuğ, PKK’yı bitirmek için bu yılın bir şans olduğunu söylüyor. PKK’yı bitirmek için uluslar arası şartlar da müsait demek, gerçekleri görmemektir. Biz siyaset diyoruz. Bakın, 1999 şokunu yaşayan bir PKK, bir daha bitmez. Çünkü PKK hem dağa dayanır, hem kitleye dayanır. Ne yani şimdi Amerika gelip bizi dağda mı bitirecek?

* Kürtleri asimile etmeye dönük politikalar başarılı olmadı. PKK’yı bitirmeye dönük politikalar başarılı olmadı.

* Şimdi siyasi çözüm şansı vardır, şartlar olgunlaşmıştır. Bu fırsatı kaçırmayalım. Yeni bir savaş süreci yerine barış süreci açılsın. Batı’daki, bölgedeki bazı ülkelerin Kürt sorununda çözümsüzlüğe oynayan politikaları, Türkiye’nin zararınadır. Kürt sorununu çözen bir Türkiye, bölgede lider olur. Bunun için toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç vardır.

* Biraz empati lazım. Artık ne asker ölsün ne biz ölelim.
* Uzattığımız el havada kalmasın.

Teröristlerin başı konumundaki Murat Karayılan, PKK’nın ön şartsız silah bırakmayacağını belirtti ve şunları kaydetti:

“DTP bu kadar oy aldı, Meclis’e girdi. Başbakan elini uzatmıyor DTP’ye, Başbuğ tanımadığını söylüyor. Bu arada Başbuğ, bireysel kültürel haklara taraftar olduklarını, kolektif haklara karşı çıktıklarını söyledi. Biz şimdi hiçbir şey olmadan silah bıraksak, bizim açımızdan her şey çok daha beter olur.”

Murat Karayılan, özerk yönetime imkân sağlayan Anayasa değişiklikleri ve yasal düzenlemelerden sonra sıranın Kürt kimliğiyle ilgili kültürel haklara geleceğini belirtti. Daha sonra da bazı çevrelerin genel af olarak adlandırdığı, PKK ve DTP’nin ise toplumsal uzlaşma projesi adını verdikleri konunun gündeme alınmasını istedi. Toplumsal uzlaşma projesi adını verdikleri eylemin, Türkiye ile PKK’nın karşılıklı olarak birbirlerini affetmesi olduğunu kaydetti. Bunun adının da gönüllü beraberliği yansıtacak yeni bir anayasada uzlaşma olduğunu ifade etti.

Hatırlanacağı gibi Erbil’de Türkiye, Avrupa ve Irak’taki Kürtlerin katılacağı bir konferans toplanacaktı ve orada PKK’ya silah bırakma çağrısı yapılacaktı. Türk ve dünya kamuoyunda böyle bir beklenti yaratılmıştı. Bu toplantı, sonbahar aylarına ertelenmişti. Murat Karayılan, konuya ilişkin şunları söyledi:

“Konferans fikri başlangıçta bizim fikrimizdi. Ama en sonuncu girişim bize ait değildi. Doğru yaklaşılırsa bir çözüm zemini yaratabilir bu konferans. Ancak şu da bir gerçek, böyle bir Kürt Konferansı’ndan PKK silah bıraksın anlamı çıkmaz.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Bush, 5 Kasım 2007 tarihinde Washington'da yaptıkları görüşmede, PKK terör örgütüne karşı bir mutabakat sağlamışlardı. Tek taraflı olan bu mutabakat, Türk-Amerikan ilişkilerindeki kırılmayı ortadan kaldırmaya yetmemişti. İki ülke arasındaki ilişkilerin tek taraflı değil, karşılıklı ya da birlikte iş yapma ve sonuç alma esasına göre düzenlenmesi şarttır. Bu bakımdan ilişkiler büyük bir onarıma ihtiyaç duymaktadır. Türkiye, Türk-Amerikan ilişkilerinin onarılabilmesi için iki ana konuyu açıkça dile getirmelidir:

a) ABD, NATO Antlaşması'nın 5'inci maddesinden doğan sorumluluğu gereğince, Kuzey Irak'taki PKK teröristlerinin tasfiye edilmesi hususunda Türkiye'ye tam destek vermelidir.
b) ABD’nin Türkiye ile ilişkilerini, Barzani'nin çıkarlarına öncelik veren bir yaklaşımla değerlendirmekten vazgeçmesi şarttır.

Bush yönetiminin bölgede uyguladığı politikalar hem Türkiye ile ilişkilere hem de Irak'ın birlik ve bütünlüğüne zarar vermiştir. Irak Meclisi tarafından onaylanmış bulunan, Amerika'nın Irak'tan 2011 yılı sonunda çekilmesini öngören Kuvvetler Statüsü Anlaşması, Irak hava sahasının kontrolünün 1 Ocak 2009'dan itibaren Irak Hükümetine devrini ve Irak topraklarının, komşularına saldırılarda kullanılmamasını öngörüyordu. Bunun üzerine Türkiye'nin kara ve hava harekâtlarının sürmesi, Kuzey Irak'ta PKK'yı etkisiz hâle getirici tedbirler alınması ve bunun Bağdat yönetiminin onayına bağlı olması kararlaştırılmıştı. Bu amaçla Türk, Irak ve Amerikan yetkililerinin bulunduğu ve Kuzey Irak yerel yönetiminin de temsil edileceği üçlü bir komitenin oluşturulduğu açıklanmıştı. Fakat bu üçlü denen, ancak aslında dörtlü olan kurumun işleyebilmesi ve terör örgütü PKK ile mücadele edebilmesi, Kuzey Irak’taki Barzani yönetiminin iş birliğine bağlanmıştı.

Türkiye, PKK ile mücadelede Barzani'nin iş birliği yapmasını istedi. Bunun için ABD’nin de teşvikiyle uzunca bir süre çaba gösterdi. Fakat Barzani, Türkiye'nin bu yakınlaşma çabalarını dikkate bile almadı. Barzani ne PKK'nın terörist olduğunu ilan etti ne de örgütün Türkiye'ye yönelik saldırılarını engellemek amacıyla en ufak bir müdahalede bulundu. Irak’tan bir Kürt kedisi bile vermeyeceğini belirtenler ve PKK’nın Türkiye’nin bir iç sorunu olduğunu söyleyenler Talabani ile Barzani idi. Öte yandan, karda kışta yapılan sınır ötesi askerî harekâtta, teröristlerin kaçış yollarını kapatmak için harekete geçen Irak’taki Türk Özel Birlikleri personelinin önünü kesen de yine Barzani oldu. Buna rağmen Barzani önünde yalvar yakar olan bir Türkiye görüntüsü de halen sergilenmektedir. Dışişleri Bakanı bu çete reisine hem de Ankara’da ağabey demedi mi?

Büyük Kürdistan devletini kurmak amacıyla yola çıkan Barzani, elindeki, PKK gibi bir silahı başkalarına vermek istemiyor. Bu bakımdan, PKK'yı Türkiye'ye karşı çok boyutlu bir yaklaşımla kullanmaya devam ediyor. Doğrusu bunu da başarıyor. Kerkük'ün ilhakında ve bağımsız Kürt devletinin ilanında, PKK'yı Türkiye'ye karşı bir pazarlık unsuru olarak elde tutmaya çalışıyor. Gerçi henüz bu aşamaya ulaşmış gibi görünmüyor. Ancak Erbil'in Bağdat'tan bağımsız olarak muhatap alınmasını için PKK'yı etkili bir araç haline getirdiği ve bunun sonuçlarını da almaya başladığını söyleyebiliriz.

Bu gerçekler ışığında, Türkiye’nin, sınır güvenliğini sağlamak ve terör örgütü PKK sıkıntısını çözebilmek için Barzani'nin peşinden adeta yalvarırcasına koşması son derece sakıncalıdır. Türkiye ile Kuzey Irak arasındaki ilişkiler geliştirilecekse bunun mutlaka sağlam bir zemine oturtulması gerekmektedir. Bunun için Türkiye'nin, her şeyden önce caydırıcı bir güç olduğunu Barzani’ye göstermesi şarttır. Barzani'nin PKK terörüne destek verme ve Türkmenlere katliam uygulama, hiçbir hakkını tanımama siyasetinin kırılması ve yüreğine “Türkiye'ye zarar verirsem ben de zarar görürüm.” korkusunun salınması zorunludur. Fakat Türkiye, bölgedeki sorunlara onun, yani Barzani’nin şartlarıyla çözüm arama yoluna itilmiştir. Bu tutum da Kuzey Irak bölgesiyle ilişkileri, büyük sorunlara gebe bir temel üzerine oturtmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Bu bakımdan, Türkiye, Kuzey Irak'a yönelik yeni bir caydırıcı politika geliştirmelidir. Barzani'nin PKK'ya destek verme iradesini kırmaya yönelik bu caydırıcı politikada öncelik, askerî gücün yanında, ekonomik tedbirlere de yer almalıdır. Kuzey Irak Kürt bölgesinin tek solunum yolu ve şah damarı Türkiye'nin elindedir. Ayrıca Kuzey Irak ekonomisi üzerinde de etkisi çok güçlüdür. Ama nedense Türkiye bu imkanını kullanmamaktadır.

Barzani, aşağıdaki şartları kabul edinceye kadar, Türkiye, bazı ekonomik tedbirleri peş peşe uygulamaya koyabilir.

* PKK'yı terör örgütü olarak ilan etmesi,
* Örgütün elebaşılarını Türkiye'ye teslim etmesi,
* PKK terör örgütünün siyasi büro ve kamplarının kapatılması, kaçakçılık yapmasının önlenmesi,
* Terör örgütünün bütün unsurlarının silahsızlandırılması ve tamamen devre dışı bırakılması,
* Barzani'nin Bağdat-ABD yönetimiyle Türkiye arasında 2007'de imzalanan Terörle Mücadele Anlaşması'ndaki sıcak takip hakkına ilişkin 4. maddenin geçerli olduğunu taahhüt etmesi.

Yukarıdaki konuların tamamı hayata geçirilmeden Türk yetkililerin Barzani ile görüşmeleri askıya alması gerekir. Kuzey Irak’a yönelik iktisadi tedbirlerden sonuç alınamadığı takdirde, Türkiye, askerî baskı yöntemlerine başvurmalıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri, Kuzey Irak'ın huzur ve istikrarını bozmadan PKK'yı etkisiz hâle getirecek bir askerî politika ve askerî yapılanma gerçekleştirmelidir. Şayet bunlar yapılmazsa Kuzey Irak PKK için güvenli barınma ve eğitim alanı olmaya devam edecektir. Türkiye, kanlı terör örgütünün tehdit ve eylemlerinden kurtulamayacaktır.

Irkçı Siyasi Kürtçülük ve terör Türkiye'nin ayağında bir prangadır. Bundan kurtulmadan, Türkiye’nin, ekonomik ve sosyal alanlarda ciddi bir atılım yapması güçtür. Bu sorun, ancak üniter devlet yapısı içinde, etnik temele dayanmayan geniş bir demokratikleşme hamlesi ve kamu yatırımlarının öncülük edeceği ekonomik ve sosyal kalkınma stratejisini kapsayan millî bir bütünleşme projesinin hayata geçirilmesiyle mümkündür. Bu da Kuzey Irak'ta PKK unsurları tasfiye edilmeden başarılamaz. Bu tasfiye döneminde Türkiye’ye dikte edilmek istenen dış kaynaklı çözüm yollarıysa, Türkiye'yi selamete değil yalnızca felakete götürecektir.

Türk milletinin, vatan ve devlet anlayışını, binlerce yıldır süregelen kutlu törelerini yaşatabilmesi için kendi kararlarını kendisi alabilen bir devlet olması temel şarttır. Bu değerlerini koruyabilmesi için de terörle mücadele alanında millî bir seferberlik başlatılmalıdır. Konu, partiler üstü bir anlayışla Türk milletinin bekası meselesi olarak ele alınmalıdır. Ayrıntılı bir bölücülükle mücadele programı hazırlanmalı ve vakit geçirmeden uygulanmalıdır.

Teröre kucak açan komşu ülkeleri ve içerideki işbirlikçilerini kıyamete kadar susturmak için, somut ve inandırıcı bir güçle desteklenen, kapsamlı çok yönlü bir siyasi caydırıcılık programı geliştirilip acilen uygulamaya konulmalıdır.

Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne karşı eylem ve suçlar için dokunulmazlık zırhının hemen kaldırılması, bununla sınırlı Anayasa değişikliğinin süratle Meclis’ten geçirilmesi şarttır. İktidar partisi, terörle mücadele için iradesini ve kararlılığını açık olarak ortaya koymalıdır. Devletin iradesi ve caydırıcılığının dosta düşmana gösterilmesi temel ilke olmalıdır. Bu siyasi irade ve kararlılık, açık ve net olmalı, şaibe taşımamalıdır.

Terör örgütleri marifetiyle Ortadoğu’da sonuç almak isteyen ülkelerin, Türkiye’den doğan ve Türkiye ile yaptığı işbirliği sonucu meydana gelen çıkarları, derhal gözden geçirilmelidir. Bunlara karşı uygulanacak yaptırımlar bir an önce belirlenmelidir. Bu ülkeler önce uyarılmalı, tekrarı halinde bu yaptırımlar derhal hayata geçirilmelidir.

Komşu ülkelerin Türkiye’ye karşı saldırı üssü olarak kullanılması, meşru savunma hakkı doğurmaktadır. Birleşmiş Milletler belgeleri, uluslar arası ve ikili anlaşmalardan doğan hukukun Türkiye’ye tanıdığı meşru savunma hakkı çerçevesinde askerî sıcak takip başlatılmalıdır. Terörü himaye eden Barzani ve peşmergelerinin, Türkiye’ye karşı gösterdikleri bu düşmanca hareketlerin savaş sebebi olduğu, hem Bağdat yönetimine hem de Kuzey Irak’taki kukla devlete açık ve kesin bir dille bildirilmelidir.

Kendilerine meşruiyet kazandırma sevdasına kapılmış bulunan ve muhatap arayan Kuzey Irak’taki grupların sözcüsü veya temsilcisi sıfatını taşıyan şahıslarla resmî düzeyde, Irak Devleti adına bile olsa ilişki kurulmaması, muhatap alınmaması gerekir. Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a yapılan ikmâl ve desteğin, bütün unsurlarıyla acilen durdurulması şarttır.

Siyasi iktidarlar, teröristle mücadeleyi Türk Silahlı Kuvvetlerine ihale etmiştir. Buna karşılık terörü besleyen ve destekleyen çevrelere karşı sorumluluğunu yerine getirmemektedir. TBMM’den, sınır ötesine asker göndermek için alınan tezkereler, hiç kullanılmamış, ama kamuoyunu yatıştırmada işe yaramıştır. Bu durum Türkiye’nin PKK yuvalarına giremeyeceği kanaatini pekiştirmiş ve sonunda:

* Türkiye ve Irak’ta, İmralı mahkûmu ve PKK talepleri doğrultusunda siyasi bir dönem başlatılmıştır.

* ABD, AB ve Barzani’nin PKK’ya destekleri alenen yapılır hale gelmiş, bölücü unsurlar için bir güven ortamı doğmuştur.

            *Türkiye’deki bazı çevreler, sınır ötesi kara harekâtının, zoraki bir şekilde 4-5 günlüğüne  icra edildiği dönemde, askerî operasyonların çözüm olamayacağını ve siyasi açılım yapılması için şartların olgunlaştığını söylemeye başlamışlardır. Ama siyasi çözümün ne olduğunu açıklamamış, iki kimlikli bir ortaklık rejim kurmak olduğunu gizlemişlerdir.

PKK’nın TBMM’deki uzantıları ve sözcüleriyle bu konuda amaç birliği içinde olan çevreler, demokratikleşme maskesi altında PKK’nın siyasi taleplerinin pazarlamacılığını yapmışlardır.Terörle mücadelede askerî yollardan sonuç alınamayacağının tecrübeyle sabit olduğunu iddia eden bu çevreler, silahlı terör saldırılarına güvenlik güçlerinin karşı koymasını engellemek ve PKK terörüne avantaj sağlamak üzere propaganda çarklarını çevirmeye başlamışlarıdır. Böylece Türkiye’nin millî kimliği, millî birliği ve milli-üniter devlet yapısı üzerinde operasyon yapılmasının normalleştirilmesi dönemini başlatmışlardır.

Başbakan’ın sıkça dile getirdiği PKK’nın silahsızlandırılması kavramı, önümüzdeki dönemde hayata geçirilecektir. Bu kavram, ilk defa 5 Kasım 2007 tarihinde Erdoğan-Bush görüşmesinden sonra ABD kaynaklı siyasi çözüm raporlarıyla gündeme getirilmiştir. Başbakan’ın daha sonra sahip çıktığı bu kavram, PKK teröristlerine genel siyasi af çıkarılmasını ve siyaset yolunun açılmasını, bu suretle silah bırakarak eylemlere ara vermelerinin sağlanmasını amaçlamaktadır.

Silahsızlandırma aşamasından sonra AKP hükümeti, PKK’nın taleplerini karşılayacak bir siyasi açılım paketini peyderpey uygulamaya koyacaktır. Böylece başlatılacak siyasi pazarlık süreci sonunda demokratik siyasi çözüm adı verilen ve isim babalığı konusunda İmralı mahkûmu bebek katili cani ile Başbakan arasında rekabet yaşanan Siyasi Yıkım Projesi, bütün unsurlarıyla hayata geçirilecektir. Türk milleti ve millî kimlik kavramları yeniden tanımlanarak, değişik etnik kimliklerin, kurucu kimlikler olarak Anayasa teminatı altına alınması hedeflenmektedir.

Kürtçenin, eğitim, yayın ve siyasi iletişim dili olarak resmen kabul edilmesi ve Türkiye’nin üniter siyasi yapısının özerk bölge-eyalet sistemi temelinde yıkımının alt yapısının hazırlanması, bu projenin temel ayakları olarak belirlenmiştir. Bu şablon, Türkiye’deki Brüksel ve Erbil lobilerinin, bebek katili İmralı canisinin, Kandil dağındaki PKK’nın ve onların TBMM’deki uzantılarının Türkiye’ye dayatmak istedikleri siyasi çözüm reçetesidir.

Başbakan Erdoğan’ın dalgalı siyasi geçmişi, bu konulardaki beyanları ve son olarak hazırlattığı yeni Anayasa taslağında yer alan bu yöndeki hükümler, AKP’nin siyasi bakışının da bu amaçlarla örtüşen bir çizgide geliştiğini göstermektedir. PKK’nın ve etnik bölücülerin bu yöndeki taleplerinin hiçbir şart altında gerçekleşmeyeceğini, buna tamamıyla karşı olduklarını, bugüne kadar kesin ifadelerle açıklamayan Erdoğan, bu tutumuyla da bu odakların ümit ve cesaret kaynağı olmuştur.

3. Obama ve Kürt Açılımcıları:

Mardin’in Mazıdağı ilçesi Bilge köyü, bir korucu köyüdür, yani köy halkı devletin yanında yer almıştır. Türkiye, 2009 yılının Mayıs ayına büyük bir acıyla başladı. Çünkü Bilge Köyü’nde yaşayan akrabalar arasında yapılan nişan töreni basılmış, silahlarla taranmış ve 44 kişi hayatını kaybetmişti. Silahlı saldırganlar da katledilenler de amca çocuklarıydı.

Bu olay, Türkiye’de koruculuk sisteminin tamamen ortadan kaldırılıp kaldırılmaması konusunda tartışma başlattı. PKK ve DTP yanlıları fırsatı bulmuşçasına koruculuk sistemini yerden yere vurmaya başladılar. Çünkü PKK’nın yıllardır en çok korktuğu iki kurum vardı; biri Özel Harekât timleri biri de koruculardı. Bölücü terör örgütü ve yandaşları elbette koruculuk sisteminin tamamen ortadan kaldırılmasını istiyorlardı.

Koruculuk sistemi lağvedilirse terörle mücadelenin halk ayaklarından birisi de ortadan kaldırılmış olacaktı. Güneydoğu Anadolu’da terörle mücadele eden 100 korucudan 4’ü, 1.000 güvenlik kuvvetleri mensubundan da 1’i şehit düşmüştü. Korucuların da elbette hataları olmuştur, ancak faydalarının yanında bu oran asla kıyaslanamaz seviyededir. Her meslekte olduğu gibi, korucular arasında da devletin gücünü kötüye kullanan olabilir. Suçun şahsiliği ilkesi kapsamında, suç işleyenlerin ayıklanması da yine devletin ve yargının görevidir.

Obama Türkiye’ye gelmeden önce, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndan üç görevli, Ankara’da, eski CHP Hakkâri milletvekili Esat Canan, Katılımcı Demokrasi Partisi Genel Başkanı Şerafettin Elçi ve yazar Orhan Miroğlu gibi Kürt ırkçılarıyla görüşmüştü. O toplantıda, sözde Kürt sorunu ve genel af  gibi konular ele alınmıştı. Bu görüşmeler ışığında hazırlanan rapor, Obama’ya verilmişti. Nisan ayı başında Türkiye’ye gelen Obama, TBMM’de yaptığı konuşmada, Türkiye’den sözde Kürt sorunu konusunda adımlar atmasını beklediklerini ifade etmişti. Obama’nın açıklamalarının ardından yükselen tepkilerin yatıştırılması için, Milliyet gazetesi yazarı Hasan Cemal Kandil Dağı’na gönderilmişti. Türkiye’deki tartışmalar ise elebaşı Murat Karayılan’ın Hasan Cemal’e Kandil Dağı’nda verdiği mesajları Ankara’ya taşıdığı günlerde birden bire kesilmişti. Karayılan, terör örgütü PKK’nın son yıllarda büyük değişikliğe uğradığını, silahları bırakmak ve Kürt sorununu çözmek için üzerlerine düşeni yapmaya hazır olduklarını, ancak bunun için birtakım talepleri olduğu kaydetmişti.

2009 yılının ilkbahar ayları, PKK konusunda önemli adımların atıldığı bir dönem oldu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İran’ın başkenti Tahran’a giderken “Kürt sorununda önemli gelişmeler olacak.” demişti. Yine Mart ayı içerisinde, Irak’ın kukla Devlet Başkanı ile ardarda yapılan görüşmelerde PKK’ya af konusu ele alınmıştı. Dünya Su Forumu için, Türkiye’ye gelen ve birkaç gün sonra Irak’ta Abdullah Gül’ü ağırlayan Celal Talabani, bölücülere silah bırakın ve siyasi alanda mücadele edin şeklinde bir mesaj göndermişti. Öyle anlaşılıyor ki bu konuda af planı harfiyen işlemektedir. Hasan Cemal, Kandil’e gönderilmiş, birtakım Kürt açılımları ve silah bırakın çağrıları eşliğinde, Karayılan, gazeteciler üzerinden Türk devletiyle pazarlığa oturmuştu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, görüşmeler için gittiği Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'dan dönerken, uçakta beraberindeki gazetecilere 8 Mayıs 2009 tarihinde bazı açıklamalarda bulundu. Türkiye’nin en önemli sorununun Kürt meselesi olduğunu söyledi. 2009 yılının hem içerideki ve hem de dışarıdaki sorunlar için bir fırsat yılı olduğunu belirterek, acil konular için vakit kaybedilmemesi gerektiğini bildirdi. Gül, şunları söyledi:

“Türkiye'nin, hem içinde hem de bölgede ekonomiden enerjiye kadar yapacak çok işleri var. Hamasi söylemler her şeyi esir alıyor. Irak'ın içinde de meseleler var, orada aktif olmalıyız. Petrol yasası, gelir dağılımı, Kerkük'ün statüsü, Kürt bölgesindeki sorunlar biliniyor. Her şey bitsin de ondan sonra bakarız demek olmaz. Bu noktada, adına ister Güneydoğu Anadolu sorunu, ister terör sorunu, isterse Kürt sorunu deyin, bu Türkiye'nin en önemli meselesidir. Ülke olarak enerjimizi alan bu mesele en büyük meselemizdir. Geçmiş örneklerinde gördüğümüz gibi, kontrolden çıkabilir ya da başkaları kontrol etmeye kalkabilir. Bugün, şimdi, herkes, devletin bütün birimleri, kendi aramızda bu sorunu açık seçik konuşuyoruz. Herkes birbirini tamamlıyor. Asker, sivil, istihbarat, aklınıza ne gelirse herkes uyum içindedir. İyi şeyler olacak. Böyle bir uyum ortamında da iyi şeyler olur.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da 10 Mayıs 2009 tarihinde Malatya’da yaptığı açıklamada, Gül’ün görüşlerini destekledi. Türkiye’de 10 yıl önce düşünülemez ve konuşulamaz olan pek çok konunun, bugün devletin gündeminde olduğunu belirtti. Asker ve siyasetçinin artık farklı düşünmediğini, en azından yeni bir açılımı tartışmaktan kaçınmadığını kaydetti.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay da adı ne olursa olsun Türkiye’nin önünde bir sorun bulunduğunu belirterek, bunun çözümü için iç ve dış şartların uygun olduğunu bildirdi. Devletin bu konuda tek vücut olduğunu ve zaten öteden beri yürüyen bir çalışma bulunduğunu belirterek, şöyle konuştu:

“Biz ilelebet terörle yaşamayı değil, terörün olmadığı bir hayatı istiyoruz. Güçlü bir siyasi iradeyle bu mümkündür. İnsan hayatını korumak adına ne gerekiyorsa yapacağız. Bu iradeyi özellikle ifade etmek istiyorum; kullanmamız gereken imkânlarımızı ne ise hepsini seferber edeceğiz. Daha kuşatıcı adımlar atmakta kararlıyız. Sorunlarımızın çözümü için bugüne kadar yapılanlardan daha fazlasını yapacağız. Zaten bazı önemli çalışmaları da sürdürüyoruz. Ne yapacaksak mutlaka hak ve hukuk, hürriyetler ekseninde yapacağız.”

Karayılan’ın açıklamalarının yayınlandığı bir dönemde, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ü Çankaya Köşkü’nde ağırlayan Cumhurbaşkanı Gül, Prag’a yaptığı ziyaretten dönerken, şöyle demişti:

“İster terör ister Güneydoğu ister Kürt meselesi deyin, bu Türkiye’nin en önemli meselesidir ve mutlaka halledilmelidir. Bir fırsat var, fırsatın kaçmaması lazım.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da benzer düşüncelere sahip olduğu, böylece bir kere daha görüldü. Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, Başbakan ile yaptığı görüşmede, Erdoğan’ın, sözde Kürt sorununa bakışı konusundaki düşüncelerini ve görüşlerini doğrudan aktarmak yerine, izlenimlerim diye yazdı. Berkan, şöyle dedi:

“Kürt meselesi konusunda Başbakan’ın ihtiyatlı, ama iyimser olduğu izlenimine kapıldım. Hasan Cemal’in Karayılan’la söyleşisini dikkatle okumuş Başbakan, ama buradan bir sonuca ulaşmış değil. Sanıyorum önümüzdeki günlerde Hasan Cemal’den izlenimlerini yüz yüze dinlemek de isteyecek.”

Türkiye’de bu gelişmeler yaşanırken, ABD ve Peşmerge güçlerinin Kandil Dağı’nda yuvalanan PKK’ya karşı harekâta hazırlandığı yönünde haberler gelmeye başladı. Türk siyasetiyse konuyu yüksek perdeden tartışmaya açtı. Özellikle muhalefet partileri, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın söz ve tutumlarını ağır bir dille eleştirmeye başladılar. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal, şunları söyledi:

“Tarihi fırsatın dayanağı ne? Terör net bir şekilde bitiyor mu? Bunun güvencesi var mı? Bunun güvencesini söylem bazında dahi almadık. Uygulama ortada, söylem bazında dahi bize kimse bunu söylemedi. Kandil’den gelen mesajda da yok. “Yok bırakmak” diyor. “O hakkımız elimizde” diyor. “Onu bırakırsak biz hiçiz” diyor. Böyle bir şey olur mu? Hedefin değiştiğine dair bir işaret var mı? Hiçbir şey yok. Peki, yeni olan nedir? Tarihi fırsat nereden kaynaklanıyor? “Efendim, büyük devletler bu konuda karar aldılar.” Eee… Ne diyor büyük devletler? “Bu iş bitsin…” Evet, “Siz de…” Evet, “Ne yaptın” onu öğrenmek istiyorum. Bizden ne isteniyor, onu öğrenmek istiyorum. Canım, hiçbir şey istenmiyor. Öyle mi? Burada yapılan konuşma hâlâ kulaklarımızda. Ne isteniyor? Ve istenen karşısında siz sevinç içinde misiniz? Etekleriniz zil çalabiliyor mu? Müjde diye bize mi söylüyorsunuz tarihi fırsat diye? O söylenen ne? Hiçbir şey söylenmiyor. Aman ne kadar güzel.”

MHP lideri Devlet Bahçeli'nin “Hangi ihanet için destek aranıyor?” şeklindeki sorusu üzerine Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün iyi niyetini ifade ettiğini belirterek, “Sen neden rahatsızsın, onu açıkla. Kuru sıkı atacağına ne yapacağını anlat.” dedi. Anlaşılan Erdoğan, söylenenleri algıladığını belirtmek yerine, yine lâfebeliğine (demagoji), başka bir söyleyişle mugalata yoluna başvurmuştu. 

4. “Kürt Açılımı” Gerçekte “PKK Açılımı”dır. Çünkü…

Cumhurbaşkanı Gül'ün, Kürt sorunu tanımıyla sözde çözüm için umut dağıttığı ve müjde verdiği bir ortamda, Türk Devletinin, Türk hükümetinin ve kendisinin mutabık kaldıkları zemin, gerçekten de nedir? Kısaca özetleyelim.

ABD’nin başını çektiği ve şimdiki Başkanı Hüseyin Obama’nın da içinde olduğu bölücüleri siyasileştirme planı aksaksız yürüyor. Devlet kurumları arasındaki, geçmişe göre, karşılaştırılamayacak derecede uyumlu çalışma, hem siyasi hem askerî makamlarca ifade ediliyor. Bunun için de Kamu Güvenliği ve Terörle Mücadele Müsteşarlığı kuruldu. Terörle mücadelede üç dönüm noktasından söz etmek mümkündür:

* Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle MGK’daki tartışma sürecinin daha dinamik hale gelmesi,

* Emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, görevdeki son yılında, teröre karşı yapılacak mücadelede ABD ile ortak çalışma yapılabilmesi için önce asker-hükümet işbirliğinin şart olduğu kararına varılması,

* Orgeneral Başbuğ’un, Genelkurmay Başkanı olup siyasi otoriteye saygılı davranış usulünü güçlendirmesi ve ardından Erdoğan’ın askerin tavsiyelerini daha ciddiye alıp uygulamaya koymaya başlaması.

Gelinen nokta şudur; Türkiye’nin 1984’ten 2010 yılına kadar aldığı mesafe, devlet ve millet bakımından bir hiç seviyesindedir. PKK’nın kanlı eylemlerinden ders çıkararak varılan nokta, maalesef terör örgütünün o günden bu güne geldiği mesafeden çok fazladır. PKK bugün, hesaplara katılmak zorunda kalınan bir güç haline getirilmiştir. Bu yüzden de 29 Ekim 2009 tarihinde Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla silahlı terör örgütü PKK mensuplarına, Cumhurbaşkanı’nın deyimiyle yapılacak iyi şeyler açıklanacaktı. Açıklanacak bu yol haritası PKK teröristleri için yapılacakları kapsayacaktı. Fakat PKK yandaşları ve siyasi uzantısı olan DTP-BDP mensupları, zamansız birtakım çıkışlarda bulunarak, hükümetin telaşa kapılmasına yol açtılar. DTP yöneticileri hükümetin yapmaya hazırlandığı Kürt açılımı konusunda İmralı mahkûmu bebek katili Öcalan’ın muhatap alınması gerektiğini, bu yapılmıyorsa kendileriyle görüşülmesi gerektiğini emir buyurdular. İşte o günlerde İmralı’daki bebek katili cani 15 Ağustos’ta Kürt açılımı konusundaki yol haritasını açıklayacağını ilan etti. Bu tarihin seçilmiş olmasının özel bir önemi vardır. 15 Ağustos 1984 tarihi, Şemdinli ve Eruh baskınlarının yıldönümüdür. Başka bir söyleyişle terör örgütü PKK, 25 yıldır yürüttüğü silahlı katlim ve  propagandanın yıl dönümünde başarısını (!) ispatlamış olacaktı.

O günlerde tartışılan ana konular şunlardı: Türkiye, terör örgütü PKK ve siyasi uzantısı DTP ile masaya oturmaya karar mı verdi? Verdi mi vermedi mi? İmralı mahkûmunun sorguda ve mahkemede söylediği PKK’nın arşivi nerededir? Öcalan, bu arşivde, Mehmetçiğe kurşun sıkanların, adı konulmamış on beş günlük bebekleri, kadın ve çocukları acımasızca katleden canilerin adlarının ve katıldıkları eylemlerin tek tek kayıt altına alındığını bildirmişti. Bu arşiv ele geçirildi mi? Bu caniler tespit edildi mi? Türk devletini yöneten siyasi iktidar bunları ele geçirdiyse millete açıklamak mecburiyetinde değil mi? PKK’nın arşivi çerçevesinde hepsi birer faili meçhul cinayet ve saldırı olarak adli soruşturma kapsamında olan asker, polis, korucu, kamu görevlisi ve sivil vatandaşların zarar gördüğü olaylar hakkında dava açıldı mı?

Türkiye bu ihanetlerin cevabını ararken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da “Kürt açılımı” olarak adını koyduğu konuya ilişkin olarak İçişleri Bakanlığı'nın bir çalışma yürüttüğünü açıkladı. Buna karşılık PKK'nın elebaşı da 15 Ağustos'ta açıklamayı düşündüğü yol haritasındaki 10 temel maddeyi kısmen ilan ediverdi. Buna göre, sözü edilen yol haritasının son şekli toplumun çeşitli kesimlerden alınan görüşlerin değerlendirilmesiyle belirlenecekti. Öcalan, avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamada, "Bu yol haritasında aydınlara rol düşüyor. Türkiye'deki radikal demokratlara sesleniyorum. Görev ve sorumluluk alsınlar. Türkiye'de 3 çeşit demokrat var; liberal, muhafazakâr ve radikal demokratlar. Ben radikal demokratım. Çözümün öncülüğünü radikal demokratlar yapacaktır" dedi.

PKK mensupları, terörist başının yol haritası için hamileri olan bazı Avrupa ülkelerinde temaslarda bulundular. Bu arada, Öcalan'ın avukatları da bazı gazetelerin genel yayın yönetmenleri, köşe yazarları, akademisyenler ve sivil toplum kuruluşu adı verilen gövdesi içeride beyni dışarıda olan birtakım yerlerle görüşmeleri sürdürdüler. Bu çalışmaların neticesi, bebek katili Öcalan'a iletildi. Terörist başı da çok geçmeden, elemanları vasıtasıyla yol haritasının ana maddelerini, üstü kapalı açıkladı. Buna göre, faili meçhul cinayetlerin baş sorumlusu Öcalan, şunları istiyordu:

* Türkiye vatandaşlığı Anayasa'da yer alsın.
*Kürtçe eğitim ve öğretim dili olarak kabul edilsin. Anayasa'da yer alsın.
* Ateşkes devam etsin. Şartsız bir genel af ilan edilsin.
* Akil adamlar geçiş döneminde inisiyatif alsın.
* Siyaset yapma özgürlüğü önündeki engeller kaldırılsın. Affedilen PKK'lılar dâhil herkes siyaset yapma hakkına sahip olsun.
* Abdullah Öcalan'a uygulanan tecrit kaldırılsın.
* Yerel yönetimler güçlendirilsin. Demokratik özerklik kabul edilsin.
* Çatışma döneminde işlenen faili meçhul cinayetler başta olmak üzere o dönemde meydana gelen olayları araştırmak için Hakikatler Komisyonu kurulsun.
* Koruculuk kaldırılsın.
* Toprak reformu yapılsın.

Bu gelişmeler üzerine Erdoğan hükümeti telaşa kapıldı. Çünkü ülkedeki siyasi Kürtçüler olayda inisiyatifi ele almışlar ve gündemi belirlemeye başlamışlardı. Türkiye’deki “Kürt açılımı” ve Abdullah Öcalan’ın tekliflerinin ayrıntılarına ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı günlerde, Ankara, 28 Ağustos’ta önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Türkiye, Irak ve ABD’nin katılımıyla yapılan üçlü toplantıda, PKK ile mücadeleye ilişkin tedbirler ele alındı. Toplantıdan sonra kamuoyunun huzuruna çıkan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, bir-iki gün içinde önemli açıklamalarda bulunacağını bildirdi. Türkiye bir anda, yapılacak bu önemli açıklamaların neler olacağına ilişkin büyük bir beklenti içine girdi. Beşir Atalay, fazla geciktirmeden, ertesi gün beklenen açıklamayı yaptı ve yandaş basının deyimiyle adeta bombayı (!) patlattı:

“Çalışmalar henüz sonuçlanmadı. Sayın Başbakanımızın talimatları doğrultusunda başlattığımız çalışma devam etmektedir. Konunun, Türkiye’nin geleceği açısından ne kadar hayati olduğunu biliyoruz. Ülkemize her açıdan zarar vermektedir. Bu sorunun artık çözülmesi gerekiyor. Biz bunun için kararlı, azimli ve cesur adımlar attık, atmaya da devam edeceğiz.

Geçmişe saplanıp kaldığımızda geleceği kaybederiz. Sürecin en önemli özelliği, geçmişten ders alıp geleceği birlikte kurmaktır. Biz hükümet programında, demokratikleşme, insan hak ve özgürlüklerinin önündeki engelleri kaldırarak, politikaların hayata geçirilmesi açısında önemli taahhütleri ortaya koyduk, uygulamaya koyduk.

Çözüm sürecinin yönü demokratikleşmedir. Demokratikleşme adımlarını toplumun tüm kesimleriyle birlikte atmak istiyoruz. Bu konu tüm toplumun meselesidir. Herkesin bu süreçte yapıcı olması, çözüme katkı sağlayıcı bir tutum içinde olması gerekir ve biz bunu bekliyoruz. Bütün siyasi partilerin katkı ve destekleri istenecektir. Kendileriyle görüşülecektir. Muhalefetin konuyla ilgili olumlu açıklamalarını mutabakat açısından çok önemsiyoruz.

Biz kendimize özgü, ülkemize uygun, kendi modelimizi uygulamaya çalışıyoruz. Bu çalışmaların sonucunda çözüm konusunda dünyaya model olacak bir Türkiye modeli de biz oluştururuz.”

Verilen bu bilgiler, içi tamamen boşaltılmış ve Öcalan’ın ağzından lafı almak için öylesine yapılmış bir açıklamadan öteye gidemedi. Bunun üzerine muhalefet partileri de seslerini yükseltmekte gecikmediler. Bu çalkantılar arasında bölücü başı terörist, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın kendisiyle dolaylı yollardan görüştüğünü, avukatları aracılığıyla duyurdu. Çankaya Köşkü ve Başbakanlık ise aynı gün yaptıkları açıklamalarla bunu yalanladılar.

Önce Cumhurbaşkanı açılım dedi. Fakat yetkililer bu açılımın ne olduğunu bir türlü açıklayamadılar. Kayseri’deki bir sanayi çarşısını açmaya bile koşan Cumhurbaşkanı ya da ÖTV indirimlerini bile bizzat kendisi büyük bir özenle açıklayan Başbakan, acaba bu konuda niçin bir açıklama yapamadılar. Tarihi büyük fırsat dedikleri açılımları, devlet yetkililerinin kendileri neden açıklamıyorlardı? Türkiye, aylardır konuşulan açılımın ne olduğunu niçin bilmiyor ya da bilemiyordu? Gazeteci yazar Bekir Coşkun, konuya ilişkin şunları yazıyordu:

“Her köyünden, her mahallesinden “Vatan sağ olsun” diye şehitler vermiş bir toplumun önüne, Türkiye’yi bölmenin ilk adımını getirmekse... Ve çocuklarını ölüme verirken “gık”ı çıkmayan bir milletin karşısında teröristle ile pazarlığa oturmaksa...
İnsan utanır…”

Bu gelişmelerden de anlaşılıyor ki, Türkiye'nin milli varlığını hedef alan etnik bölücülük, adım adım, hazmede hazmede ilerlemektedir. Terörle mücadelede kararlı bir irade ortaya koyamayan siyasi iktidar, adeta bölücü taleplerin taşeronluğunu yaparak teröre teslim olma hazırlığı içinde bulunma gibi bir görüntü vermektedir. Türkiye’yi bölme projesi demokratik açılım ambalajı içinde pazarlanmaktadır. Bu açılımın başlıca amacı da terör örgütü PKK'nın stratejisine uygun olarak etnik bölücülüğe siyasi ve hukuki meşruiyet kazandırmaktır. İmralı mahkûmunun bu süreçteki rolü, siyasi kuryelerle sürdürülen pazarlıklar ve Barzani üzerinden terör örgütüyle kurulan temaslar, önümüzdeki dönemde yaşanacak gelişmelerle açıklığa kavuşacak ve daha iyi anlaşılacaktır.

İçişleri Bakanı'nın yukarıdaki açıklamasına bakılırsa PKK'nın taleplerinin kısa, orta ve uzun vadeye yayılarak aşamalı olarak karşılanacağı anlaşılmaktadır. İşte bu izah edilen örneklerde görüldüğü gibi, örgütün isteklerinden oluştuğu için bu düzenlemelere “PKK açılımı” demek daha doğru olacaktır. Bakan’ın, açılımın amacının toplumsal mutabakat süreci başlatmak olduğunu söylemesi, gerçek niyetlerine, ışık tutmuştur. Bu gerçek niyet ise Türkiye Cumhuriyeti'nin milli devlet niteliğini ve üniter siyasi yapısını tasfiye etmek için uydurulan bir sürecin başlatılmasıdır. Bu sürenin hedefleri arasında Türkiyelilik kavramı milli kimliğin yerini alacak, iki dilli eğitim ve ikili kamu hizmetine geçilecek, eyaletler sisteminin alt yapısı hazırlanacak ve Öcalan dâhil bütün teröristlere siyasi af çıkarılarak, teröristlerin ihanetleri ödüllendirilecektir.

5. Birkaç Kötü Adam ve Neşet Ertaş:

İçişleri Bakanlığı, Türkiye’ye dayatılan açılım programının yürütülebilmesi için bir dizi toplantı başlattı. Bunlardan ilki Ankara Polis Akademisi’nde yapıldı. İktidara yakın görüşleriyle tanınan ya da şu veya bu şekilde doğrudan iktidar partisinin içinde bulunan bazı gazeteciler ve üniversite mensupları, Polis Akademisi’nde bir araya geldiler. Bunlar açılım denilen programın ilk ayağı olan kısa vadede yapılması gereken konuları ele aldılar. Bu kısa vadede yapılması gereken işlerin başında, gövdesi içeride beyni dışarıda olan bazı çevreler vasıtasıyla kamuoyunu oluşturma çalışmalarının bulunduğu anlaşıldı.

Polis Akademisi Başkanı Prof. Dr. Zühdü Arslan'ın yöneticilik yaptığı toplantıya, İçişleri Bakanı Beşer Atalay, Polis Akademisi Araştırma Merkezi Başkanı Doç. Dr. İhsan Bal, gazeteciler ve üniversite mensupları Mümtazer Türköne Deniz Ülke Arıboğan, Fehmi Koru, Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Mustafa Karaalioğlu, Ruşen Çakır, Muharrem Sarıkaya, İbrahim Kalın, Okan Müderrisoğlu, Nasuhi Güngör, Mithat Sancar, Ali Bayramoğlu ve İhsan Dağı katıldı.

Bazı siyasetçilerin birkaç kötü adam olarak nitelediği grubun sözcüsü gibi algılanan Sabah gazetesi yazarlarından Okan Müderrisoğlu, toplantıya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“On yıl önce hayal bile edilemeyecek ortamda, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın saatlerce dinleyici olduğu çalıştayda, ezber bozan fikirler ortaya konuldu. Bakan Atalay'ın geçen hafta yaptığı açıklamayla gündeme gelen "Kürt Meselesinin Çözümünde Türkiye Modeli"nin oluşturulması için Polis Akademisi'nin ev sahipliğinde buluşan gazeteci ve akademisyenlerin katıldığı toplantıda şu görüşler ön plana çıktı: Bu sorun, Türkiye'nin sorunu ve biz çözmeliyiz. Önümüzde tarihi fırsat var ama provokasyon riskine dikkat. Önce silahlar susmalı, sonra silahların bırakılması sağlanmalı. Cumhuriyetin paradigması değişmeli. Kürt halkı muhatap alınmalı. MHP'nin söyleminin sertleşebileceği göz ardı edilmemeli. Cumhurbaşkanı ve Meclis aktif rol üstlenmeli. Eğer süreç iyi yönetilmezse doğudaki çatışma batıya taşınabilir!"

Atalay, çözüm yolunda konulan güçlü iradeyi, "Türkiye atılımı" diye tanımladı ve şu değerlendirmeyi yaptı: "Çözüm için güçlü irade var, bunu görüyoruz. Terör, tüm güvenlik birimlerimizin, insanımızın kaygısı. Şehit cenazelerine gidiyorum. O anneleri, çocukları görüyoruz. Bunun önlenmesi için herkes elinden geleni yapar diye düşünüyorum. Kimsenin küçük siyaset uğruna bunu engelleyeceğini düşünmüyorum. Bunun çok zor olmadığı hissi içindeyim. Dalga dalga bu olumlu atmosferi yaymamız gerekiyor. Bu, büyük bir pranga. Bundan kurtulursak Türkiye'yi kimse tutamaz."

Kürt sorununun çözümünde tarihi fırsatın altını çizen gazeteci ve akademisyenler provokasyon uyarısında bulundu. Toplantıda Cumhuriyet'in kuruluşundaki temel paradigmanın değişmesi ve Kürt halkının da muhatap alınması gerektiğini savunanlar da oldu. Çözüm sürecinde Parlamento’nun etkin rol alması istenirken, tüm kesimleri bir araya getirecek TBMM Başkanı'nın önemine işaret edildi. Kamuoyunun yeterince hazır olmadığını düşünen katılımcılar ise milletvekillerinin oy kaygısıyla hareket edebileceğinin altını çizdi. Toplantıda, Kürt sorunu şu başlıklar altında analiz edildi:

- Risklere dikkat: Bu açılımın sevindirici tarafları olduğu gibi, endişe verici tarafları da var. Çözüme en yakın olduğumuz nokta, en tehlikeli nokta olabilir. Terör örgütü savaşmaktan yorulmuş durumda. Uluslararası konjonktür de silahla mücadeleyle bir yere varılmayacağını gösteriyor. Ama bu dönüşüm her an bozulabilecek bir mecrada ilerleyebilir.

- Muhalefetin rolü: Çözüm için muhalefet partilerinden, bir yandan katılım istenip, diğer taraftan dirsek gösterilmemeli.

- MHP kaygısı: MHP, bu paketi sokaklara taşıyabilir. Ama gerilim MHP'yi yüzde 10 barajının altına çeker. MHP ile mutlaka konuşulmalı. Kasım kongresi geçmeden Devlet Bahçeli'yi ikna etmek çok zor.

- AK Parti dinamikleri: 2002-2007 döneminde AK Parti içinde yer alan Kürt unsurlar, 2007'den sonra ayrışmaya başladı. Özellikle 2009 seçiminde bu belirgin şekilde görüldü. AK Parti de, Diyarbakır'da siyasi bir aday çıkarmak yerine, ticari bir aday çıkararak sahadan çekileceğini hissettirdi.

- Kuzey Irak boyutu: 25 Temmuz'da Irak'ın kuzeyinde yapılan seçimlerde ortaya çıkan tablo Türkiye için de önemli. Tablo, sorunun yumuşak güç modeliyle çözülebileceğine ilişkin umut verdi.
- Samimi örnek: Örgütten ayrılmış yurtdışındaki Kürtlerin Türkiye'ye gelmesi sağlanmalı. Bunlar hukuki takibe uğramadan yaşayabileceklerini görmeli. Bir dönem Haydar Kutlu ve Nihat Sargın'ın Türkiye'ye gelmesi çok şeyi normalleştirdi. Örneğin Şivan Perver, "Türkiye'ye dönersem başıma iş gelir" diye düşünüyor. Oysa ülkeye gelip, çözüm tartışmalarına katılmalı.

- Kürtlerin korkusu: Kürtlerin tüylerini diken diken eden bir kelime var; Komplo. 'Bizi komploya getirip, tasfiye edecekler' kaygısı var. "Devletin PKK'sı yaratılıyor" havası, süreci sıkıntıya sokabilir.
- Geri dönüş uyarısı: Öyle bir ivme var ki sorunun muhatabı olan Kürtler de beklenti içinde. Süreç iyi yönetilemezse geri dönüşler olur, ülkenin kaldıramayacağı siyasi maliyetleri getirir.

-  Silahlara veda: Esas idare edilmesi gereken süreç silahların susması ve ardından bırakılması. Koruculuk sisteminin tasfiyesi de düşünülmeli.

- Mahmur Kampı: Mahmur'dan pilot uygulama olarak bir grup aile getirilmeli. Örnek uygulama ile dağdakilere de mesaj verilmeli.

- Dış boyut: Olayın uluslar arası boyutu ihmal edilmemeli. Suriyeli Kürt, neden Türkiye'ye karşı olarak dağda? Bunu anlamak gerek.

- PKK yorumu: PKK ile Kürt sorununu ayırt etmek kolay değil. 2-3 bin PKK'lı dağda, ama kökleri ovada. PKK siyasallaşacak mı? Evet, yoksa silahlı örgüt olarak kalır.

- Yerel önlemler: Dil yasakları kaldırılmalı, köylere orijinal isimleri yeniden konulmalı. Kürtçe vaaz verilmeli. Mahkemelerde Kürtçe bilen personel çalıştırılmalı. Kürtçe tiyatro ve Kürdoloji Kürsüsü talebi karşılanmalı.

- Af aşaması: Bu iş affa kadar gelecek. AK Parti de kendi vekillerini ikna etmekte sıkıntı yaşayabilir.

- DTP'nin duruşu: DTP, birilerinin arkasına saklanarak, PKK'nın silah patlatmasıyla bir yere varamaz.

- Randevu: Başbakan Erdoğan, DTP'nin randevu talebine bir an önce karşılık vermeli ve Ahmet Türk'le görüşmeli.

- Paketler dizisi: Sorunun çözülmesini isteyenler için hacimli paketler konulmalı. Türkiye bu sorunu çözemezse bölünebilir veya ebedi uykusuzluk yaşayabilir.”

Mütareke basınını hatırlatan tavırlar sergileyen yandaş medya, o toplantıya katılanlara aydın-akademisyen-yazar-gazeteci gibi hak etmedikleri birtakım sıfatları layık gördü. Onlar da doğrusu bu yakıştırmaların hakkını verdiler. Bu kişiler, yaptıkları değerlendirmelerde, konuşmalarda ve yorumlarda, Türk milletinin zekâsıyla alay etmeye kalkıştılar.

Başbakan Erdoğan, 11 Ağustos 2009 tarihinde partisinin Meclis Grubunu topladı. Hani şu gözyaşlarının akıp sel olduğu bir toplantı vardı ya işte o toplantıda esti gürledi. Önüne konulan camdan okuma tekniği ile yaptığı konuşmadan bazı bölümleri tekrar hatırlatalım:
“…
Eğer Türkiye, enerjisini, kaynaklarını, bütçesini, kazanımlarını; bütün bunların ötesinde, huzurunu, refahını, gencecik, fidan gibi delikanlılarını teröre kurban etmeseydi, Türkiye son 25 yılını terörle, çatışmayla, olağanüstü hal ile faili meçhullerle, boşaltılan köylerle, üzerine ay yıldızlı bayrağımızın örtüldüğü tabut görüntüleriyle heba etmeseydi, bugün nerede olurdu?
Bu soruları çoğaltarak sormanızı istiyorum... Milletçe sormamızı istiyorum... Aziz milletimizin bu soruları sormasını, bu meseleyi objektif bir şekilde enine boyuna sorgulamasını rica ediyorum...”

Bu konuşmayı yapan Türkiye’nin Başbakanıdır. Bir ülkenin devlet yetkilileri, hele hele siyasi iktidarın temsilcileri, uluorta gelişigüzel açıklama yapamazlar. Gerekli kurullarda konuyu ele alırlar ve kamuoyuna verilmesi gereken bilgileri buralarda tespit ederler. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı bu konuşmaya bakılırsa Türkiye’de yaklaşık 25 yıldır süren saldırıların ve terörün sebeplerini, faillerini ve sonucunu doğru tespit edemediği görülmektedir. Türkiye’nin enerjisinin ve kaynaklarının heba edilmesine, gencecik fidan gibi delikanlılarının teröre kurban edilmesine kim sebep olmuştur? Elbette PKK. Türkiye’nin son 25 yılını, üzerine ay yıldızlı bayrağın örtüldüğü tabut görüntülerine yol açan kimlerdir? Türk Silahlı Kuvvetleri midir? Elbette hayır. Bu görüntülerin sebebi PKK saldırıları değil midir? Kimin tabutunun üstüne ay yıldızlı bayrak örtülür? Elbette şehitlerin. PKK’nın arkasında kimler vardır? Elbette AB ve ABD bulunmaktadır.

Elbette ki Mehmetçiğin tabutunun üstüne ay yıldızlı al bayrak örtülür. Başbakan bu durumu milletin objektif şekilde sorgulamasını istiyor. Şimdi büyük Türk milleti sorguluyor: Saldıran PKK canileri, onlara emir veren bebek katili Öcalan, toprağa düşen Mehmetçik. Bunlar niçin saldırıyorlar? Vatanın bir parçasını bölmek, Türk milletini parçalamak ve bağımsız bir Kürdistan kurmak için değil mi? Sayın Başbakan, öyle değil mi? Peki, o canilerin önlerindeki engel kim, Türk milletinin askeri olan Mehmetçiktir. Mehmetçik kimdir? Büyük Türk milletinin kendi içinden çıkardığı Ordusunun mensuplarıdır. Analar ve bacılar, vatan evlatlarını kına geceleriyle asker ocağına yollarlar. Mehmetçikler acemi eğitimden sonra ay yıldızlı al bayrak ve silah üstüne ellerini koyarak yemin ederler. Peki, o yemin töreninde hangi cümleleri haykırırlar? Başbakan Erdoğan’ın o cümleleri, konuşma metnini hazırlayan zevata sorarak öğrenmesini temenni ederiz. Başbakan Erdoğan’ın yukarıdaki görüşlerinden de anlaşılıyor ki Türkiye’deki terörün kaynağını, faillerini ve ne istediklerini kavrayamadığı görülmektedir.

Erdoğan, devam ediyor:
“ … 
Ne oldu, nerede yanlış yapıldı, nerede yanlış politikalar uygulandı, nerede yanlış tavırlar sergilendi...

Bizim binlerce yıllık dostluğumuzun, akrabalığımızın, kardeşliğimizin kopacağına, çökeceğine, çürüyüp bozulabileceğine kim nasıl inanma cüretini gösterdi de aramıza nifak tohumları ekme gayretine girdi? Bu iş bu kadar kolay mıdır? Binlerce yıldır bir arada yaşayan, kız alıp-kız veren, birbirine akraba olan, birbirine kardeş olan, et ile tırnak haline gelen Türk ile Kürd'ü, Laz ile Çerkez'i, Boşnak ile Gürcü'yü birbirinden ayırmak, birbirine düşman eylemek mümkün müdür, muhtemel midir? Türkiye'nin bir zenginlik olarak gördüğümüz tüm farklılıklarını birbirinden ayırmak, birbirine rakip ve düşman gibi göstermek, kimin haddinedir?”

Sayın Başbakan, öncelikle şunu belirtelim, elbette hiç kimsenin haddi değildir. 3 Kasım 2002 tarihinden sonra iktidara gelen AKP kadroları, sıfır noktada devraldığı terörü, 2011 yılına kadar geçen sürede azdırmıştır. AKP iktidarı döneminde uygulanan politikalar sonucu Türkiye’nin parçalanmasından duyulan endişeler yüksek sesle konuşulur hale gelmiştir. 15 Ağustos 1984 tarihinden bu güne kadar terörle mücadelenin ihale edildiği Mete’nin Ordusu, teröristle halkı birbirinden ayırmaya büyük bir özen göstermiş ve bunda da başarılı olmuştur. 2009 yılının Mayıs ayından itibaren ortaya çıkan görüntü şöyledir: PKK’nın, Kürt halkının yegâne temsilcisi olduğuna dair oluşan kanaati; AKP iktidarının uyguladığı siyaset, Başbakan Erdoğan’ın konuşmaları, hükümet üyelerinin demeçleri ve yandaş basının haber ve yorumları hazırlamıştır. Çünkü yukarıdaki konuşmadan da anlaşıldığı gibi, terör ve terörizmin kaynağı, sebebi ve failleri konusunda Başbakan yanlış teşhiste bulunmuştur.

Başbakan Erdoğan, konuşmasında, Selahattin Eyyubi’nin adını kullanarak, o değerli komutanın Kürt asıllı olduğuna atıfta bulunmuştur. Her şeyden önce Eyyubiler devleti tamamen Türkleşmiş Müslüman bir emirliktir. Ordusundaki askerler de Irak Selçukluları ve Suriye Selçuklularındaki Türk askerleridir. O orduda, Kudüs’ü Haçlılardan kurtaran askerler arasında Potamyalılardan hiç kimse yer almamıştır.

Dede Korkut geleneğinin Anadolu Türk topraklarındaki son temsilcilerinden biri de Neşet Ertaş’tır. Ertaş, bazı okuyucuların Osmanlı Devleti’nin kuruluşu döneminden de hatırlayacağı üzere, Alp-Erenlere mensup olan Abdalân-ı Rûm taifesindendir. Oğuz Türklerinin bozlaklarını söyler, anaların, sevgililerin hasretini dillendirir. Üstelik Neşet Ertaş, sevenlerinin huzuruna çıkıp da Gönül Dağı diye milletin duygularını dile getirirken, her zaman, ay yıldızlı al bayrağın altında ve Atatürk posterlerinin önünde sahneye çıkar. Başbakan’ın Neşet Ertaş ile arasında bağ kurmaya çalıştığı Şivan Perver ise daima terörist başı ve bebek katili terörist Öcalan’ın posterlerinin önünde sahne almıştır. Bu iki kişiliğin birbirine yüz seksen derece zıt olduğunu, bir Başbakanın bilmesi gerekir. “Bizi bölmek, bizi birbirimizden ayırmak kimin haddine” derken, Neşet Ertaş ile Şivan Perver’i aynı kefeye koymak, büyük bir yanlıştır, ayrımcılıktır. Şivan Perver ve onun bağlı olduğu PKK ve İmralı mahkûmu Öcalan, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Karacaoğlan, Pir Sultan ve bu toprakların mayasını yoğuran bütün milli ve manevi değerlere ağza alınmayacak hakaretleri etmektedirler. Başbakan Erdoğan, bunları bile bile “Bizi birbirimizden ayırmak kimin haddi? Bizim kardeşliğimize kastetmek kimin haddi? Bizi birbirimize düşürmek, düşman eylemek kimin haddi?” diye sormaktadır. Soru da benzetmeler de verilen cevap da yanlıştır.

Başbakan Erdoğan, camdan okuyarak yaptığı konuşmada, şöyle devam etti:
“ … 
Evlat acısından daha büyük bir acı yoktur. Allah hiç kimseye bunu yaşatmasın, hiç kimsenin ocağına bu ateşi düşürmesin, ama son 25 yıldır, ülkemin doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde nice annelerin, çalan her telefonla yürekleri ağızlarına gelmiştir. Elleri telefona uzanırken, hasret gidermekle şahadet haberini almak, ölüm haberini almak arasındaki derin uçurumda kaldılar.”
Hangi annenin yüreği dayanır buna? Hangi annenin kalbi bu acıyı taşır? Hep derler ya; "Büyüttüm Besledim Asker Eyledim / Gitti De Gelmedi Yavrum Buna Ne Çare" diyerek ağıtlar yakan bir anneyi, hangi etkileyici söz teselli edebilir? Anneliğin ideolojisi yoktur... Anneliğin siyaseti yoktur, sağcılığı, solculuğu yoktur. Oğlu her ne sebeple hayatını kaybetmiş olursa olsun... Yozgat'taki anne ile Hakkâri’deki anne, oğullarının başında aynı duayı ediyorsa, evladı için Yasin ve Fatiha okuyorsa, cemaat aynı kıbleye dönüyorsa, burada çok ciddi bir yanlış olduğu ortadadır.”

Tayyip Erdoğan, bu cümleleri peşpeşe sıraladı. Bu esnada birileri salya s… gözyaşlarına boğuldu. Bilmem hatırlar mısınız, bir zamanlar biri camilerde kürsüye çıkar, hüngür hüngür ağlardı. Türk milleti, o gözyaşlarının Allah ve Peygamber aşkından kaynaklandığını sanıyordu. O kişi daha sonra Papa’nın huzuruna çıktı ve Vatikan Kilisesi’nin başlattığı dinler arası diyalog çalışmalarının gönüllü temsilcisi olduğunu ilan etti.

Evet, Sayın Başbakan, ortada büyük bir yanlışlık vardır. O yanlışlık da siyasi iktidarın olaylara yaklaşımı ve kavrayış biçimindedir. Analar büyüttüm besledim asker eyledim diye ağıt yakarken, yavrusuna acaba ne olmuştu ki gitti de gelmedi? Ak sütünden doya doya emzirdiği balası, kınalar yakarak uğurladığı yiğidi, ne olmuştu ki gitti de gelmedi? Analık kutsaldır, her ananın ak sütü de yavrusuna helaldir. Müslüman olan her ana, evladını kaybedince elbette aynı duayı eder. Fakat bir memleketteki iktidar sahiplerinin, teröristle şehidi birbirinden ayırt etmesi ve bu yönde konuşmalar yapması gerekir.

Başbakan Erdoğan, yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız gibi, 2009 yılının yaz aylarında ülkenin gündemini alt üst eden, yani terörist ve PKK ile bu devletin namuslu vatandaşı olan Kürtleri bir tutan, bebek katili ve çömezlerinin affıyla sonuçlanacak gelişmeleri, partisinin kuruluşundan önce planladıklarını belirtmektedir. Partisinin varlık sebebinin de bu konu olduğunu söylemektedir. Bakınız, partisinin o Meclis Grubu toplantısında bu konuda ne demiştir:
“…
Bu meselenin kalıcı olarak çözümü, huzur ve emniyet zemininin tesisi, kardeşlik ikliminin yeniden pekiştirilmesi için biz bu çalışmayı sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Bakınız, ben burada bir konuyu daha özellikle vurgulamak istiyorum:

AK Parti’yi var eden tarihsel süreç içinde ve AK Parti'yi kurduktan sonra bu meseleye her zaman en sağlıklı şekilde bakan, bu meseleyi en sağlıklı şekilde değerlendiren ve çözüm iradesini ortaya koyan taraf biz olduk. Siyaset sahnesinde yerimizi aldığımız andan itibaren, meseleye tamamen bu ülkenin bütünlüğü açısından baktık, bir kardeşlik hukuku anlayışıyla baktık, vatandaşlık hukuku içerisinde baktık. Terörün kabul edilemez, mazur görülemez, tahammül edilemez olduğunu devamlı anlattık. Terörle mücadelede en ufak bir zafiyet göstermedik.”

Başbakan’ın bu sözleri, bu kitabın da konusunu teşkil etmektedir. Hatırlamak isteyenlerin, Ecevit’in zehirlenmesinin sebepleri ve 3 Kasım seçimlerine ilişkin bölümleri yeniden okumalarını tavsiye ederiz. Başbakan, terörle mücadelede başarılı olduklarını bildirmektedir. Bu doğru değildir. Çünkü partisinin iktidarı devraldıktan bu yana Türkiye terör karşısında yenilmiş gibi bir görüntü vermektedir. Çünkü terörün kökünü tamamen kazıyacağına, Türkiye, terör örgütüyle pazarlık yapacak duruma düşürülmüştür. Bunu da Kürt açılımı ya da demokratik açılım denilen içi boş sloganlarla idare etmektedir. Ülkede demokrasinin standardını yükseltmek ayrı bir konudur, terör örgütünü muhatap almak tamamen farklı bir konudur. Gelinen noktada PKK’nın ve bebek katili İmralı mahkûmunun muhatap alındığını, PKK’nın siyasi uzantısı olan kapatılmış DTP ile masaya oturduğunu millet henüz unutmamıştır. Ve Erdoğan, şöyle devam etmektedir:
“…
Bugün gelinen nokta terörle mücadeledeki zafiyetin değil, terörle mücadelede sergilenen başarılı performansın bir sonucudur. Biz legal yapılanmaları muhatap kabul ederiz. Hiçbir zaman illegal yapılanmaları bizim AK Parti olarak, AK Parti iktidarı olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Bunu da böyle bilmeniz lazım. Kimse bize bu konuda bir yakıştırma yapamaz. Hiçbir zaman tutarsız bir davranış sergilemedik. Hiçbir zaman çelişkili açıklamalar, samimiyetten uzak yaklaşımlar göstermedik.”

Büyük Türk milleti, seni koruyacak Allah’tan başka hiç kimse kalmamış, haberin olsun.

6. Kürt Açılımını Devlet Politikası Haline Getirme Çabaları:

Cumhurbaşkanı Gül, Bitlis’in kurtuluşunun 92. Yıldönümü kutlamalarına katıldı. Uçakla önce Muş’a gitti, oradan da karayoluyla Bitlis’e hareket etti. Yol üzerinde Güroymak ilçesine uğradı. Burada toplanan halka yaptığı konuşmada ilçenin eski adı olan Norşin kelimesini kullandı. Böylece Cumhurbaşkanı, daha” Kürt açılımı” olmadan, PKK’nın taleplerine Güroymak'tan olumlu cevap vermiş oldu.

Cumhurbaşkanı, ülkede “Jargon değişti, kafayı kuma gömmeyelim.” dedikten sonra, artık gerçeklere bakılması gerektiğini söyledi. Bu jargon değişikliği ve tarihi açılımın MGK toplantısında ele alınacağı anlaşılmıştı. Devleti yönetenler, Türkiye’de yaşanan acıları yalnızca terör boyutuyla değerlendirmişlerdi. Öyle anlaşılıyor ki devlet, artık yeni bir boyutun kapısını aralamaktadır. 21 Ağustos 2009 Perşembe günü yapılan MGK toplantısı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ilan ettiği “tarihi fırsat” ve “devletin zirvesinde hiç bu kadar uyum olmamıştı” diyerek açıkladığı gelişmelerin onaylanması şeklinde gerçekleşti. Peki, sözü edilen uyum nedir?

Bazı çevreler, Gül’ün işaret ettiği sorunun, geçmişte de tartışılması için birtakım şansın ortaya çıktığını, ancak devleti yönetenlerin, ya askerlerin ya da başka güvenlik hassasiyetlerinin etkisiyle bu konuyu yeterince tartışamadıklarını belirtiyorlar. Konuyu tartışmak için zemin oluştuğunda şehit haberleri geldiğini ve böylece hiçbir çevrenin sorunu ele almaya cesaret edemediğini kaydediyorlar.

Bu tartışmalar arasında ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, CHP lideri Baykal’ı ziyaret ederek, “Kürt açılımı” konusunda Washington’ın görüşlerini aktardı. Ardından Baykal 11 Ağustos 2010’da toplanan partisinin Meclis Grubunda, görüşmenin ipuçlarını verdi ve “ABD çekilirken ardında istikrarlı bir Irak bırakmak istiyor.” dedikten sonra şöyle devam etti:

* Kürt meselesi artık mahalli boyutun ötesine taşınmıştır. Yıllardır Kuzey Irak diye bir gerçek vardır, Irak’taki güvenlik durumu da ABD için önem taşımaktadır.
* Türkiye, Kuzey Irak’taki PKK yüzünden o bölgeye müdahil olmaktadır. Bu durum da bölgedeki istikrarı olumsuz etkilemektedir.
* Bu sebeple de PKK’nın silahı bırakması gerekmektedir.
* PKK’nın silahı bırakması için birtakım proje ya da açılım yapılması gerekir. Fakat Türkiye’nin bir açılımı yapabilmesi için yalnızca hükümetin siyasi ağırlığı yetmez. Buna bir devlet projesi ya da bir parlamento ağırlığı verilmesi gerekir.
* MHP, AKP iktidarıyla ipleri kopartmıştır. Bundan dolayı CHP kilit parti konumuna gelmiştir. CHP gelişmenin içine katılırsa parlamento ağırlığı oluşacaktır ve böylece hükümetin eli rahatlayacaktır.
* Bu ve benzeri sebeplerden dolayı ABD’nin Irak’taki çıkarı ya da istikrar arayışı, Türkiye’nin geliştireceği açılım ya da çözüm projesiyle doğrudan ilgilidir.

Deniz Baykal, ABD’nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey ile yaptığı bu görüşmeden sonra CHP’nin başından işte bunun için uzaklaştırıldı. Kürt açılımına destek vermediği için emekliye sevk edildi.

Hükümetin ilan ettiği Kürt açılımı toplumun her kesiminde tartışılmaya başladı. DTP’liler de AKP grubunun toplandığı gün Iğdır’da bir gövde gösterisi yaptılar. Kapatılmış DTP Genel Başkan Yardımcısı ve Mardin Milletvekili Emine Ayna, Kürt sorununun çözümü sırasında terör örgütü PKK ve elebaşı bebek katili Öcalan'ın mutlaka muhatap alınması gerektiğini söyledi.  Kendileriyle görüşüldükten sonra PKK ve Öcalan'ı bunun dışında bırakma gibi bir oyun varsa bu oyuna gelmeyeceklerini belirten Ayna, böyle bir oyuna da izin vermeyeceklerini kaydetti. Emine Ayna, “Kürdistan'ın hiçbir yerinde hiçbir Türk'ün kılına zarar gelmez.” diyerek, nihai hedeflerinin de bağımsızlık olduğunu böylece bir kere daha tekrar etti.

Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu söylenir. Çünkü Anayasa’da öyle yazıyor. Hal böyle olunca yargı mensupları, önlerine gelen bir dava dosyası hakkında karar alırken, şu grubun ya da bu çıkar çevresinin veya falanca kişi ve partinin menfaatini gözetmezler. Hukuk devleti ilkesi ve ilgili yasa hükümlerini dikkate alırlar. Bu ilke, bütün dünyada geçerli olan temel bir hukuk kaidesidir. DTP hakkında özetle terörü ve teröristi övmek ve bu tür girişimlerin odağı haline gelmek iddiasıyla açılan kapatma davası, Anayasa Mahkemesi’nde iki yıldan fazla bir süredir bekliyordu. Bu partiye mensup milletvekilleri ise Anayasa’nın temel ilkelerine ve Meclis’te ettikleri yemine aykırı davranışlarını her fırsatta sürdürüyorlar. Buna rağmen Anayasa Mahkemesi, DTP hakkındaki kararı niçin açıklayamıyordu? DTP milletvekillerinin o günlerdeki söz, davranış ve fiilleri dolayısıyla haklarında henüz bir soruşturma fezlekesi hazırlanıp TBMM’ye gönderilmedi. Bu durumda Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu iddia etmek mümkün değildir.

DTP’nin kapatılmasına ilişkin kararın açıklanacağı günlerde Nevşehir’in Kozaklı ilçesindeki kaplıcalardan birinde son derece gizli bir toplantı yapıldı mı? Bu toplantıya siyasetçilerden ve yüksek yargıdan katılanlar oldu mu? Şayet olduysa kimler katıldı? Toplantıda DTP’nin artık kapatılması zamanının geldiği yönünde bir karar alındı mı ya da bu yönde tavsiye veya telkin şeklinde konuşmalar yapıldı mı?

Nihayet Anayasa Mahkemesi, 11.12.2009 tarihinde yaptığı toplantıda, PKK’nın siyasi kanadı haline gelen Demokratik Toplum Partisi’ni oybirliğiyle kapattı. Yüksek Mahkeme, DTP’nin, eylemleri yanında, terör örgütüyle olan bağlantıları da değerlendirildiğinde devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği gerekçesiyle kapattığını bildirdi.

Büyük Türk milleti, bu devleti, kahramanlık, akıl ve inançla kurmuş, vücut ve ruh vermiştir. Cumhurbaşkanı Gül’ün yakında iyi şeyler olacak demesinden ve siyasi iktidarın başlattığı açılım ile varılan noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin, ebedi vatanında milli varlığını koruyabilmesi, ciddi bir beka meselesi haline gelmiştir. Türkiye’nin etnik, mezhep ve kültürel farklılıklar temelinde bir çekişme ortamına sürüklenmesi, ayrışmalar ve kutuplaşmalar yaşanması ve bunun sonucu sorunlu bir devlet ve toplum haline gelmesi, çok büyük bir risk olarak ortaya çıkmıştır. Siyasi iktidarın uyguladığı yanlış politikalar sonucu Türk devletini yıkmak için sürdürülen çalışmalar yeni bir safhaya geçmiştir. Terörle mücadele, AKP yöneticilerinin gündeminde zaten hiçbir zaman olmamıştır. Bu mücadele, yerini, önce terörle mütarekeye, sonra da terörle müzakereye bırakmış, açılımla da teröre teslimiyet dönemine varmıştır. Siyasi iktidar zalim ile mazlumu, katil ile maktulü, şehit ile caniyi aynı kefeye koymuş, bunun adına da açılım demiştir. Böyle tezahür eden AKP’nin sürdürdüğü çürüme hali bu safhanın en belirgin yönü olmuştur. Ortada tam anlamıyla bir kokuşmuşluk hali vardır. Ahlaki, fikri ve siyasi kokuşmuşluk sonucu kavramlar bilerek ve isteyerek karıştırılmış, zihinler bulandırılmış, ak ile kara birbirine bulaştırılmıştır.

İktidardaki AKP güdümünde başlatılan bu dönemde şunlar ortaya çıkmıştır:

Otuz iki bin insanın hayatına kasteden İmralı canisi ve bebek katili insanlık, barış ve kardeşlik abidesi haline getirilmiş ve Nelson Mandela ile eş tutulmuştur.

PKK terör örgütü, barışı arayan taraf, bunlara alkış tutanlar barışsever, demokrat ve aydın, teröristlerin yandaşları olan bozguncular ise âkil adam ilan edilmişlerdir. Haktan ve hakikatten, akıl ve iz’andan, vicdan ve ahlaktan tamamen uzaklaşan bu çevreler, terörle mücadeleyi yılmadan sürdüren güvenlik güçlerine şiddet yanlıları demekten çekinmez hale gelmişlerdir. Terör belasından en çok acı ve sıkıntı çeken kahraman yöre halkı ve korucular işbirlikçi, Türk milliyetçileri ise kandan beslenenler diye suçlanmaya başlanmıştır.

Açılımcılar arasındaki Devletin varlığını ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağına… dair and içmiş TBMM’nin bazı üyeleri, Anayasayı açıkça ihlal etmişlerdir. Bu şekildeki suçluluk, suskunluk ve teslimiyet her yanı kaplamıştır. Bu itibarla dağdan beslenen yıkım sürecinin şehirdeki sözcüleri konumuna düşen bazı zevat ve makamlar, barıştan, fırsattan ve demokratik çözümden ne anladıklarını, kavramları karıştırmadan, zihinleri bulandırmadan Türk milletine bütün yönleriyle henüz açıklamamışlardır. Türk milleti bunu halen beklemektedir. Güroymaklı Gül ve Güneysulu Erdoğan ikilisinin, çok tehlikeli bir yola sapmış olmalarından endişe edilmektedir. Ulaşılacak sonuç Anayasanın değişemeyecek maddelerini değiştirmeye yönelik girişimlerdir. Nitekim gazetelere yansıdığına göre, emekli Genelkurmay Başkanlarından biri, Türk devletinin adının bile tartışılabileceğini söylemekten çekinmemiştir. Bir zamanlar teröre karşı biz tarafız diyen Türk Genelkurmayının başında bulunmuş bir kişinin bu tutumu da vatana ihanet ile eş değer midir değil midir, bu konu mutlaka araştırılmalıdır.

Üsteğmen İbrahim Abanoz, açılım tartışmalarının yaşandığı 2009 yazından 15 yıl önce PKK teröristlerince şehit edilmişti. Komutasındaki Mehmetçiklerin başında girdiği çatışmada kahramanca çarpışmıştı. Toprağa düşmüş, uçmağa varmıştı. Şehit Üsteğmen İbrahim Abanoz, al kanını vatan toprağına saçtığında, yavrusu Ceren henüz iki buçuk yaşın verdiği sevimli çağını sürüyordu. Şehit İbrahim Abanoz’un katilleri henüz bulunamadı. Dosyası faili meçhul olarak öylece tozlu raflarda bekliyor. Devletin sayın yetkilileri, bundan haberiniz var mı? Bu ülkede İbrahim Abanoz gibi kaç bin faili meçhul cinayet ve saldırı var, sayısını biliyor musunuz? Bunları aydınlatma görevi kimindir?

Show TV’nin 18 Temmuz 2009 tarihli 19.00 ana haber bülteninde, Şehit Üsteğmen İbrahim Abanoz’un biricik yavrusu olan ve bugün 18 yaşına varmış bulunan Ceren’in sesi yankılanıyordu: “Babamın yüzünü hatırlayamıyorum. Babam şehit olduğunda küçüktüm, 2,5 yaşındaydım. Ne olurdu, sonradan fotoğraflarından gördüğüm yüzünü, canlı olarak hatırlayabilseydim de beynime kazıyabilseydim?”

Sayın Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Meclis’te salya s… ağlayanlar, sizin sandığınız gibi millet kafasını kuma gömmüyor. Sizlerin yeni jargon diye kastettiğinizi de reddediyor. Sayıları binlerle ifade edilen Cerenlerin babalarını, kardeşlerini, evlatlarını… faili meçhul olarak tozlu raflarda bırakmayın. Onların failleri PKK arşivinde duruyor. Devlet olmanın gereği olarak o arşivi alın ve gereğini yapın. Millet sizden bu görevi bekliyor.

Bebek katili Öcalan’ın 15 Ağustos’ta açıklayacağını söylediği yol haritası, siyasi yandaşlarınca çok önemli gelişme olarak değerlendirildi. PKK’nın siyasi uzantısı DTP de bu girişimi körükledi. Siyasi iktidarın bölücü başını muhatap alması gerektiği kanaatini yaygınlaştırdılar. Türkiye bu çalkantıları yaşarken, 15 Ağustos 2009 tarihi geldi çattı. PKK canilerinin Eruh ve Şemdinli ilçelerine 15 Ağustos 1984 tarihinde yaptıkları baskının 25. yıldönümünde Türkiye’nin pek çok yerinde DTP’liler törenler düzenlediler. Eşbaşkanları Emine Ayna, Siirt’in Eruh ilçesindeki toplantıda ilk kurşunun atılmasının yıl dönümü dolayısıyla alandakileri kutladı. PKK’nın neden silah kullanmak zorunda kaldığını herkesin çok iyi bilmesi gerektiğini belirten Ayna, bebek katili canilerin başı Öcalan’ın geçmişte yaptıklarını referans aldıklarını kaydetti. Öcalan’ın ve Karayılan’ın görüşme masasında mutlaka bulunması gerektiği hezeyanını dile getirdi.

DTP’liler, Emine Ayna’dan sonra sahneye eli kanlı bir katil teröristi çıkardılar. Bu kişi, Eruh’ta 25 yıl önce düzenlenen hain saldırıya katılanlardan birisi olduğunu söyledi. Bu cani, önce, Mehmetçiklerin şehit olduğu baskının yapıldığı yeri ziyaret ettiğini ve oradan kutlamaların yapıldığı bu sahneye geldiğini belirtti. Daha sonra da o gün saldırıyı nasıl yaptıklarını ballandıra ballandıra anlattı.

Eruh ve Şemdinli baskının yıldönümünde Türkiye’nin pek çok yerinde gösteriler düzenlendi. Adana’daki gösterilerde 24 yaşında gencecik bir polis memuru olan Ferdi Özkan, caniler tarafından bıçaklandı, toprağa düştü ve şehit oldu. Gelen haberlere bakılırsa, PKK-DTP yandaşlarının düzenledikleri gösteriler gece de devam etti. Hava fişekler patlatıldı, fener alayları düzenlendi.

PKK’lı teröristler, Eruh’ta 25 yıl önce toprağa düşen er Süleyman Aydın’ın şehit edilişini de kutladılar. Şehit Süleyman Aydın’ın Erzincan’daki mezarının başında yalnızca ailesi ve yakınları vardı. Şivan Perver’in, Öcalan’ın posterleri ve PKK flamaları altında söylediği türküler hatırlatılınca TBMM’de gözyaşları sel olup akan Bakanlar ve milletvekillerinden hiçbiri Şehit Süleyman Aydın’ın Erzincan’daki mezarına gitmediler. Onu akıllarına hiç getirmediler, hatırlamadılar. Çünkü bilmiyorlardı. Eski adı Potamya olan Güneysulu Recep Tayyip Erdoğan, Meclis’te konuşurken gözyaşı döken Bülent Arınç ve diğerleri, 25 yıl sonra Adana’da toprağa düşen Ferdi Özkan’ın 16 Ağustos 2009 Pazar günü yapılan cenaze törenine de gitmediler. Şivan Perver’in türküleri için gözyaşlarını esirgemeyen bazı AKP milletvekilleri, o gözyaşlarını Şehit Ferdi Özkan’dan da esirgediler.

Türkiye bu şartları yaşarken, siyasi iktidar adına görüşme mi müzakere mi yürüttüğü henüz belli olmayan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, 16 Ağustos Pazar günü şehit aileleriyle Ankara’da bir araya geldi. Şehit ailelerinin toplantıdan sonra yaptıkları açıklamaya bakılırsa Atalay’ın şehit yakınlarına neredeyse olan oldu, geçti, siz de bu işi artık daha fazla uzatmayın demeye getirmişti. Şehit aileleri de tülbent bağlama maskaralığını eleştirdiklerini, Beşir Atalay’a sordukları soruların hiçbirine cevap alamadıklarını ve Kürt açılımı denilen konu hakkında da Bakan’ın hiç konuşmadığını ve tamamen sessiz kaldığını ifade ettiler. Ey şehit anaları, ne bekliyordunuz ki?

Potamyalı olduğunu söyleyen Recep Tayyip Erdoğan, 16 Ağustos 2009 tarihinde İstanbul Büyükada’da azınlık temsilcileriyle bir araya geldi. Burada yaptığı konuşmada, demokrasi mücadelesi verdiklerini ve bu uğurda pek çok şeyi göze aldıklarını söyledi. Ancak bu pek çok şeyin ne olduğunu açıklamadı. Halkın bu işi desteklediğini ifade etmekle yetindi. Bize göre bu işin baş destekçileri arasında PKK-DTP, Fener Rum Patriği Bartholemeos, Avukat Kezban Hatemi ve Prof. Mümtazer Türköne gibi çevreler ve nev’i şahsına münhasır bazı nev-zuhur zevat bulunuyor.


7. Habur Hukuku:

Kapatılan DEP'in Diyarbakır eski milletvekili Hatip Dicle, 19 Ekim'de Habur'dan giriş yapan ve büyük törenlerle karşılanan 34 PKK'lının geri dönüşleri hakkında bir iddia ortaya attı. Hatip Dicle, Diyarbakır’da yapılan PKK'nın gizli şehir yapılanması Kürdistan Toplulukları Birliği Türkiye Meclisi KCK mahkemesinin duruşmasında, kapatılan DTP'nin Genel Başkanı Ahmet Türk'ün 15 Ekim'de İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Ankara’da bir görüşme yaptığı söyledi. Dicle, görüşmeye ilişkin şunları kaydetti:

“15 Ekim 2009 tarihinde DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, beraberindeki bir heyetle birlikte İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ı ziyaret etti. Ziyaretten 4 gün sonra 19 Ekim'de Mahmur ve Kandil’den grupların geleceği, bunların tutuklanmayıp serbest bırakılması durumunda dağdan inişin hızlanacağı, dağa çıkışın da duracağı bildirildi. İçişleri Bakanı da bu heyete ‘Konuyla ilgileniyorum. Müsteşarımı Diyarbakır’a gönderdim. Hâkim ve savcılar ayarlandı, geldikleri gibi geçecekler’ dedi. Bu aşamadan 4 gün sonra Silopi’den gelen 8 kişi, ‘Biz gerillayız. Önder Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile barış için geldik’ dedi ve bunlar sürecin olumlu sonuçlanması için gerektiği gibi tutuklanmayıp serbest bırakıldı.”

Basın yayın organları, Ahmet Türk’e konuya ilişkin sorular yönelttiler. Ahmet Türk, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile aralarında geçtiği iddia edilen görüşmeyi yalanlamadı. Yalnızca Kandil ve Mahmur'dan o tarihte gelecek gruplar hakkında bir heyet ile beraber İçişleri Bakanı Atalay’ı ziyaret ettiklerini hatırlatarak, “Gelecek olan gruba olumlu yaklaşımın, açılımın seyri açısından olumlu olacağını Sayın İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a ilettik. Sayın Atalay’da bu konuda ellerinden geleni yapacaklarını söyledi” dedi.

İçişleri Bakanı Atalay ise hakkında gensoru açılmasına ilişkin önerge Meclis genel Kurulu’nda görüşülürken, Ahmet Türk ile aralarında böyle bir konuşma geçmediğini iddia etti.

Başbakan Erdoğan, 20.10.2009 tarihinde AKP Meclis Grubu toplantısında “Dün Habur Sınır Kapısı’nda yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Bu bir umuttur. Türkiye’de bir şeyler oluyor; iyi, güzel şeyler oluyor, umut verici gelişmeler oluyor.” dedi. AKP yetkilileri, daha sonraki aylarda Başbakan’ın bu tür bir konuşma yapmadığını söylediler. Fakat partinin internet sitesinde ve Anadolu Ajansı’nda bu ifadeler aynen yer almıştır. Öyle ya, AKP’lilere göre millet, söyleneni ve duyduğunu anlama özürlüdür.

Recep Tayyip Erdoğan, teröristlerin Habur’da serbest bırakılmasından bir süre önce Ağrı ve Erzurum bölgesine gitmişti. Buradan dönüşünde gazetecilerle yapmış olduğu bir sohbette teröristlerin silah bırakmasını ve pişman olarak eve dönüş sürecini yakından izlediğini belirtmişti. Başbakan, o sohbette, Kuzey Irak’tan gelecek teröristler için “Onları geldiklerinde kimler karşılayacak? Emniyet karşılayacak, yargı karşılayacak. Ondan sonra da gereken yapılacak. Sonra herkes gideceği yere gidecektir.” şeklinde ifadeler kullanmıştı. Gerçekten de öyle olmuştu. Barış elçileri (!) olarak Türkiye’ye giren teröristler, yaptıklarından pişman olmamışlar ve Erdoğan’ın da belirttiği gibi, karşılanmışlar ve gidecekleri yerlere gitmişlerdir.

Bu karşılama töreninden sonra benzeri bir durum da Avrupa ülkelerinden gelecek bir terörist grubu için tertiplenecekti. Faka devletin 19 Ekim’de yapmış olduğu üst düzey karşılama olayının açığa çıkması ve ayrıca DTP ve PKK yandaşlarının Silopi, Mardin ve Diyarbakır’daki zafer çığlıkları eşliğindeki gösterileri üzerine Türkiye’de büyük bir tepki ortaya çıktı. AKP iktidarı ise bu tepki karşısında sindi, kızardı, bozardı, geri adım attı ve nihayet Brüksel üzerinden törenle uğurlanacak teröristleri, Atatürk havalimanında yurda sokmayacaklarını, terör örgütü ve yandaşlarına el altından bildirdi. Bunun üzerine teröristlerin pişman olmadan Türkiye’ye girişleri ileri bir tarihe bırakıldı.

Bu tabloya baktığımız zaman basit bir senaryo olduğu hemen ortaya çıkacaktır. Birileri bu senaryoyu yazmış, zamanlamasından tutun da sahneye konulması ve ayrıca kimin ne zaman sahneye gireceği, nasıl hareket edeceği gibi bütün ayrıntılar önceden belirlenmiştir. Türkiye’nin aylardır konuştuğu İmralı mahkûmu Öcalan’ın yol haritası nihayet ortaya dökülmeye başlamıştır. İmralı’daki caninin belirlediği yol haritasını AKP iktidarı uygulamaya çalışmıştır. Bu da gösteriyor ki İmralı canisi, devlet tarafından muhatap alınmıştır. İktidar çevreleri istedikleri kadar teröristi muhatap almayız desinler, Habur’da yaşananlar bunun ispatı olmuştur.

AKP yöneticileri ve hatta Erdoğan, teröristi takbih etmeyeni ve terörü reddetmeyenleri muhatap almayacaklarını defalarca açıklamışlardı. Ne oldu? Muhatap alındı mı alınmadı mı? Teröristleri Habur’a gönderme talimatını kim verdi? O talimat nereden gitti? Barış elçisi olduklarını söyleyen teröristler, liderliğin talimatıyla gelip teslim olduklarını söylemediler mi? Evet, söylediler. Devlet de bütün bunları bilerek, Habur sınır kapısında çadır mahkemesi kurdu, müsteşarından genel müdürüne kadar bütün devlet teşkilatını orada hazır bulundurdu. Sonuçta teröristleri evlerine gönderdi. Hatip Dicle mi doğru söylüyor yoksa AKP mensupları mı?



SONUÇ

ABD’nin Ankara Büyükelçiliği, 12 Nisan 2010 tarihinde, yani Başbakan Erdoğan, Washington’da bulunduğu gün yaptığı açıklamada, "ABD-Türkiye ve Irak, PKK'ya karşı eylem planında görüş birliğine vardı" dedi. Açıklama şöyleydi:

“Katılımcılar Üçlü Güvenlik Komitesi çalışmaları hakkında yararlı görüş alışverişinde bulundular ve PKK'ya karşı mücadele konusunda bağlılıklarını yinelediler. Bu konuda 11 Nisan 2010 tarihli üçlü eylem planı üzerinde görüş birliğine vardılar. Üçlü Eylem Planı, Komitenin gelecekteki çalışmaları ile ilgili yol gösterip PKK'ya karşı ortak çabaların uygulanması için yapılması gereken eylemleri kapsamaktadır. Katılımcılar üçlü eylem planının uygulanabilmesi için süratle çalışacakları teminatı verdiler."

ABD’nin açıklaması da gösteriyor ki bu araştırmanın konusu olan terör örgütü PKK tamamen tasfiye edilecek ve yerine Barzani devleti geçirilecektir görüşü doğrudur.

AKP iktidarı, Sri-Lanka’da olduğu gibi, terör örgütünü tamamen yok etme yerine, toplumu silahsız bölücülüğe razı edecek girişimlere başlamıştır. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi, Doğu Devrimci Kültür Ocakları ve nihayet PKK’nın aynı çizgideki isteklerini, masum hale getirecek ve bunları demokrasi adı ile maskeleyecek sinsi bir siyaset izlemektedir. Yıllardır on binlerce masumun canına, malına ve huzuruna kasteden bölücü talepler olan federasyon, ayrı bayrak, ayrı eğitim dili, ortak kurucu halk, çokluklar devleti ve nihayet ayrılma gibi kavramların açıkça söylenmeye başlaması, büyük Türk milletini bekleyen tehlikenin boyutlarını ortaya koymaktadır.

Bazı kişiler, Türkiye’de sergilenen oyunda görev dağılımı yapmışlar ve Kürt sorunu adıyla ortaya bir fitne atmışlardır. Bu fitne, siyasi Kürtçülerin silahlı propaganda birliği olarak görev yapan PKK’nın hedeflerine tamamen uygun düşmüştür. Güroymaklı Gül ve Güneysulu Tayyip’in başını çektiği ve siyasi iktidarın taşeronluğunu yaptığı bu projenin ara durakları şunlardır:

* ABD-AB-İsrail ile yapılan gizli ve örtülü pazarlıkları hayata geçirme,
* Bebek katili İmralı mahkûmu hakkında verilen idam cezasını kaldırma, 
* Türk milletine hakaretler yağdıran Iraklı aşiret reisleri ile kucaklaşma, 
* Bölücülerin isteklerine uygun Anayasa değişiklikleri,
* Türkiye’yi etnik esaslara dayalı olarak yapılandırma.

Bu gelişmeleri hazırlayanların başındaysa yaşananları doğru teşhis edemeyen ve bunun için hiçbir gayret göstermeyen gövdesi içeride beyni dışarıda bulunan ve kendilerine elit ya da aydın denilen okumuş yazmış yarı cahil çevreler gelmektedir. Bu durumu fırsat olarak gören ve kontrolünde tutmak isteyen bölücülerle bu projeye yardım ve yataklık etmeyi adeta bir görev olarak kabul eden sözde aydınlar da kazma kürek ekibinde yer almışlardır. Bu çevreler, siyasi iktidarla elele vermişler ve büyük Türk milletine karşı bilerek, isteyerek, taammüden, arzu ve büyük bir iştahla şer cephesi  kurmuşlardır. Sanayi, ticaret ve mali finans çevreleriyle mütareke basını ve medya kuruluşlarının katıldığı bu şer cephesine, emir almaya alışmış ve güce teslim olmayı marifet sanan partizan bürokratlar da siyasi iktidardaki teslimiyetin çekim alanına girmişlerdir. Bütün bu çevreler ABD-AB-İsrail’in yönettiği işbirlikçi yörüngenin elemanları haline dönüşmüşlerdir.

İçişleri Bakanlığı’nın başlattığı çalıştay, siyasi iktidara destek veren her kesimden insanlarla sürdü. Bundan sonra da sürecek. Nitekim Erdoğan, İstanbul’da, sporcular, şarkıcılar, yazar-çizerler, sinema oyuncuları vs gibi toplumun her kesiminden insanlarla konuya ilişkin görkemli toplantılar yaptı.  O toplantılarda, bütün ömrünü, bu ülkenin maddi ve manevi değerlerine, yani Türk milletine, Türk bayrağına, Türk vatanına, Türklerin inandığı Allah’a ve İslam dinine, Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya ve Türk askerine söverek, hakaretler ederek ve her fırsatta saldırarak geçirmiş, hayatlarını bu işlerden kazanmış sanatçı olarak ilan ettiği insanların ne kadar iyi ve örnek alınacak vatandaşlar oldukları anlatıldı. Siyasi iktidarın şemsiyesi altına alınmış bulunan birtakım tarikatlar, İslami ekoller, cemaatler gibi çevrelerin ileri gelenleri ile aralarında AKP milletvekillerinin de bulunduğu bazı ekipler kurdular. Bunlar 2010 yılının bahar aylarından itibaren Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde ikna turlarına çıktılar. Oralardaki şeyhler, ağalar ve ileri gelenleri ziyaret ederek, Kürt açılımı için destek istediler. AKP iktidarı ve arkasındaki güçler, kamuoyunu ikna ettiklerine karar verdikleri anda da aşağıda sunacağımız programı kısa-orta-uzun bir zaman dilimine yayarak, Kürt açılımını, hazmettire hazmettire uygulayacaklarını açıkladılar. Demek ki birileri bu işin artık bittiğine inanmaya başlamıştır. Hazmetmenin nihai hedefi de terörist başının tahliyesi ve Barzani’nin bir devlet sahibi olması mıdır acaba?

Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi ile Devrimci Doğu Kültür Ocakları döneminden beri sistemli bir şekilde ve her fırsatta açıkça ifade edilen ayrılıkçı siyasi Kürtçülük hareketinin istekleri, adım adım hedefe ulaşmak üzeredir. ABD, kendisinin kurduğu ve adına El Kaide dediği hayali bir terör örgütünü, Bush ve Obama’nın deyimiyle yenmek için varını yoğunu ortaya koymaktan geri kalmayacağını defalarca söylemiştir. PKK’nın ortak düşman olduğunu da dile getiren ABD, NATO üyesi olan bir ülkenin toprak bütünlüğüne saldırı karşısında önceleri sessiz kalmayı tercih etmiş, ardından da terör örgütünün iplerini tamamen eline almıştır. Peki, neden? Neden olacak, zamanında bu planı yapanlar Türkiye’nin dostu ve müttefiki olan başta ABD olmak üzere İngiltere-İsrail ittifakıdır da ondan. Bu planı da yine onlar uygulamaya koymuştur. İçeride de bu planı uygulayacak siyasi heyetleri ve yönetimleri işbaşına getirmişlerdir.

Dış güçlerin, Batılıların ve yerli işbirlikçilerin Türkiye ve Ortadoğu üstüne yaptıkları
            planlar özetle şöyledir:

a. AKP, 12 Haziran 2011  milletvekili seçimlerinden sonra yeni bir Anayasa yapacağını ilan etmiştir. Yeni düzenlemede, Anayasadan Türk kelimesi çıkarılacak, Başlangıç bölümü ve ilk üç madde  kaldırılacaktır. Devlet teşkilatı ve mevzuattaki bir millet esasına göre tanzim edilmiş olan milli devlete ait bütün unsurlar ayıklanacaktır. Böylece Türk devleti, etnik temelli eyalet, özerk yönetim, federasyon ve konfederasyon şeklindeki tanımlara açık hale getirilecektir.

b. Ülkemizde yaşayan ve Türk Milletinin bir parçası olan Kürt kökenli vatandaşlarımıza 2015 yılına kadar özerklik verilecek. Almanya’nın eski Başbakanı Helmut Shröder, şaka yollu da olsa “Sivas’ın doğusunu bırakın sizi AB’ye alalım.” demişti. Başbakan Erdoğan da bu Sivas’ın doğusu sözünü son yıllarda sıkça telaffuz etmeye başlamıştı. Kurulacak olan etnik özerk yönetimin batı sınırı Sivas’ın doğusundan itibaren başlayacak. 2011 yılının sonuna doğru bebek katili Abdullah Öcalan cezaevinden çıkacak ve ev hapsine alınacak. 2015 yılında da özerk yönetimin başına geçecek. 

2015 yılından sonra da Kuzey Irak’taki Barzani kukla devleti, Türkiye ile federasyona gidecek. Bu federasyona Suriye ve Lübnan da katılacak. Böylece Türkiye, “Yeni Osmanlı” devleti haline dönüşecek. Batılı ülkelerin dayatması sonucu kurulacak olan bu federasyon, 2023 yılından sonra tıpkı siyasi etnik Kürtçülük ve PKK olayında olduğu gibi, şartları oluşturularak, ayrılma sürecine girecek. Türkiye’de özerklik verilmiş olan bu etnik Kürt yönetimi, Barzani kukla devleti, Suriye ve İran’dan koparılan özerk bölgelerle birleşerek, böylece Bağımsız bir büyük Kürdistan kurulmuş olacaktır. 2025 yılından sonra gerçekleşecek olan bu süreçte, Barzani kukla devletinin Türkiye ile kurduğu federasyona son verilecek.
     
     Sonuçta, Türkiye’den ayrılarak bağımsızlığını ilan etmiş bu devlete, Dicle 
     Irmağının doğusundan İran’daki Urmiye gölü arasında kalan topraklarla Kuzey  
     Irak’taki Süleymaniye ve Selahattin şehirleri bırakılacak.
c. 2015 yılından sonra İstanbul’da, Roma’daki Vatikan benzeri bir Fener Rum Patrikliği 
Devleti kurulması için harekete geçilecek. Bu devlet 2020 yılından itibaren bütün dünya tarafından tanınmış olacak.
d. İstanbul’daki Fener Rum Patrikliği Devleti’nin bağımsızlığı için başlatılan girişimlerle    
eş zamanlı olarak sıra Büyük Ermenistan’ın kurulmasına gelecek. Takvim, 2015 yılından sonra hızlı bir şekilde işleyecek, Anayasasında “Batı Ermenistan” olarak  bahsi geçen bölge, savaş ve soykırım tazminatı olarak Ermenistan’a verilecek.
e. “Yeni Osmanlı” devleti bu yolla dağıtıldıktan sonra, Doğu Karadeniz dağlarının denize bakan kuzey kesimi, kıyı boyunca Rum Pontus devletine hediye edilecek.    
f. Kıbrıs’ta, 29.07.2005’de Türkiye’nin Kıbrıs Ek protokolünü imzalamasıyla, KKTC’yi kaybettiğinin hukuki zeminini hazırlamıştı. Bu protokolün TBMM tarafından onaylanmasıyla KKTC ortadan kalkacak, Ada bütünüyle Rumların hakimiyetine geçecek. Böylece Türkiye denizlere kapalı ülke durumuna düşecek ve güneyden de kuşatılmış olacak. 

g. Bu gelişmelerden sonra, 2030 yılından itibaren  Fırat ile Dicle nehirlerinin çevrelediği   
                  bölgeye “vaad edilmiş topraklar” diyen  İsrailoğullarının önü açılmış olacak.  Bu 
                  devletin Suriye, Lübnan, Kudüs ve Filistin toprakları üzerinde de hak iddia ettiği   
                  dikkate alınacak. Erbil, Musul ve Kerkük de aynı konumda görülecek. 
h. Türkiye, bütün bu gailelerle sarsılırken, İstanbul merkezli yeni bir oluşum meydana 
getirilecek. Marmara ve batı Anadolu toprakları üzerindeki bu yeni oluşum, bir federe devlet olarak ortaya çıkacak.

ı.   Türklere, İnebolu’nun batısından Ordu’nun doğusuna kadar olan Karadeniz sahil   
     kesimi ve bu bölgeden Akdeniz’e kadar inen bir hat içinde kalan topraklar bırakılacak.   
    (Eski lise tarih ders kitaplarında Türkiye Selçuklu Devleti’nin Alanya ve Sinop’u 
     fethetmelerine ilişkin konular okutulurdu. Unutanlar lütfen o ders konularına bir kere   
    daha göz atsınlar. O dönemdeki Türkiye Selçuklu Devleti’nin haritasına baksınlar. Ey 
    şanı büyük Türk Milleti, işte o haritadaki topraklar size bırakılacak. Bu da gerçekten   
    büyük bir lütuf (!)

***

   ABD-AB-İsrail, daha açık ifadesiyle Haçlılar ittifakı böyle düşünüyor, bunu hesaplıyor, bunu istiyor. Bu projeler, elbette onların hesabıdır. Türk milleti bu azgınlığa hiçbie şekilde müsaade etmeyecektir. Çok şükür ki, buna gücü de yetecek, hatta artacak kadar  vardır. Yeter ki, bu iblisane planların farkında olsu ve uyansın. Biz  mübarek Türk Milleti ve aziz  vatanımız üzerinde oynanmak istenen oyunları, özetle de olsa bu maksatla açıklıyoruz. Bu büyük millet bin yıldır ne Haçlı seferleri gördü. 

Bunlara ilave olarak, inanıp iman etmişiz ki, zalimlere karşı Allah’ın da bir hesabı var. Ancak onu, biz yaratılmışlar elbette bilemeyiz.

Böyle bir tarih ve coğrafya çizilemez, bu mümkün değildir diyenlere iki çift sözümüz var: Düşmanlıklar ne kadar kavi olursa olsun, fark edip tedbirini alırsak, bie bir şey yapamaz. Ama tarihte örnekleri olduğu gibi uyursak, bize bir şey olmaz dersek, istemediğimiz çok şey olur. Koca Osmanlı, böyle bir gafletin sonunda dağılmadı mı? 

Uzağa gitmeye gerek yok, şu bölücü terör karşısındaki gaflete bakalım yeter.  1984 yılında bazı devlet yetkilileri PKK için üç beş eşkıya demişti. Daha sonra terörle silahla bir yere varılamaz şarkıları söylenmeye başlanmıştı. 1999 yılının sonunda terör eylemleri bitme noktasına gelmişti. Fakat 2003 yılından bu yana gelinen nokta ortadadır. AKP iktidarı dönemine baktığımız zaman bu planların başarıya ulaşıp ulaşmayacağını hep birlikte göreceğiz. Gerçi bu planı sömürgeci emperyalistler yapmışlar ve uygulamaya koymuşlardır. Bir kere daha hatırlatıyoruz, Türk milleti ise henüz son sözünü söylememiştir.

Türkiye, 2003 yılından Irak’ın işgali ve AB ile müzakere adı altında dünya güçlerinin dayatmalarına maruz kalmıştır. Teslimiyetçilik başarı,taviz tedbir olarak takdim edilmiştir. Türk milletinin ve Türk devletinin bekasını ilgilendiren vahim gelişmeler yaşanmıştır. Bu yıllar, cihan devleti Osmanlı’nın yıkılış dönemindeki yaşananlarla benzerlikler gösteriyor. Cumhuriyetin temel dayanakları olan millî devlet ve üniter yapının tasfiye edilmesi ve Türk milletinin kimliğinin elinden alınması için harekete geçilmiştir. Ülkede suni azınlıklar oluşturulmasına ve alt kimliklerin sivriltilmesine çalışılmıştır.

Türkiye’de toplumun yapısını bozmak için çıkarılmış olan terör, karmaşa, tartışma, çatışma ve kutuplaşma, sürekli hale getirilmiştir. Bu durumun planlayıcıları ve uygulayıcıları, projelerinin sağlıklı yürütülmesi için yoksulluğu artırmışlar, bozuk olan gelir dağılımını daha da bozmuşlardır. Bunun sebep olduğu bunalımları fırsata dönüştürmek isteyen çevreler, Türkiye'nin güvenliğine, millî çıkarlarına ve millî bünyesine yönelik saldırıları artırmışlardır.

Hayat şartlarının giderek ağırlaştığı bu iktidar döneminde, bölücü ve etnik tahrikler tırmandırılmış, iç huzur bozulmuş, kardeşlik ve dayanışma ruhu yara almıştır. Büyük Türk milleti ve Türk devleti tuzaklarla dolu sancılı bir döneme doğru hızla itilmiştir. ABD-İsrail-Avrupa âşıkları, adına aydın dedikleri işbirlikçiler, yandaş medya mensupları ve teslimiyetçi ruh taşıyan siyasetçilerle satkın ve ajan cemaatçiler, aynı zeminde buluşmuşlardır. Bunlar, Türkiye'nin geleceğini, kimliğini, birliğini ve bütünlüğünü tahrip edebilmek için fiilî bir ittifak kurmuşlardır. Bu ittifakın ortak özelliği, Türk milletinin ve Türk devletinin millî ve üniter yapısından duydukları rahatsızlıktır. Bu mandacılar, Türk tarihini karalamak, terörle elde edemedikleri sonuçları siyasi yollardan sağlanmak, millî değerleri aşağılamak ve millî kimliği parçalamak için kampanyalar düzenlemişler ve kumpaslar kurmuşlardır. Bu çevreler, düzenledikleri karartma ve karalama kampanyalarıyla millet ve devlet hayatının maddi ve manevi bütün güvenlik ve direnç merkezlerine saldırmışlardır. Milletin hukuki, kültürel ve sosyolojik koruma duvarları ve tarihî dokusunu birer birer aşındırmışlardır.

Bu çabaların maksadı, Türk milletinin atalarından şüphe duymasını ve gelecek endişesine kapılmasını sağlamak, özgüvenini sarsmak, kimlik bunalımı yaşamasına yol açmak, fert ve toplum olarak şahsiyetsiz ve öz değerleriyle sıkıntısı olan çaresiz ve yılgın bir toplum haline getirmektir.

AKP iktidarı döneminde, devleti temsil eden en üst makamlardan, hükümete ve oradan işbirlikçi seçkinlerin çetelerine kadar geniş bir teslimiyetçi grup meydana gelmiştir. Toplumda oluşturulmak istenen tepkisizlik çabaları, medya organları üzerinden yapılmıştır. Bölücü emeller, tahrikler ve hayaller, demokratikleşme ölçüsü olarak sunulmuştur. Türkiye’de millî hassasiyetlere sahip çıkmak, millî birlik ve kardeşliği savunmak ayıplanmıştır. Bu değerler, çağdışı ve ilkel bir tepki olarak gösterilmiştir.

ABD-AB merkezli bazı kuruluşların ve onların içerideki uzantılarının Türkiye'ye dayatmak istedikleri BOP, AKP iktidarı döneminde uygulamaya konulmuştur. Bölücü terör örgütü PKK'nın silahlı propaganda ve sindirme yoluyla ortaya koyduğu istekler, demokratik çözüm adı altında siyasi yollarla Türkiye’nin önüne çıkartılmıştır.

Bu dönemde Türkiye’de, etnik bölücülük meşru bir siyasi amaç halini almıştır. Siyasi Kürtçülük hareketi, terör örgütü PKK’nın hayallerinin bile ötesinde zemin bulmuş, para, statü ve itibar kazanmıştır. Kutuplaştırılan Türkiye, sorunlu bir ülke haline getirilmiş, kamplara bölünmüş, milleti ve devleti dizüstü çökertme planları yapılmıştır. Etnik anlamda bölünme, inanç alanında cepheleşme, mezhep farklılığına bağlı ayrışma ve devletin ana ilkeleri çerçevesinde tahribat, bütün hızıyla sürmüştür.

Özellikle 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan seçimden sonra, eli kanlı terör örgütü PKK’nın siyasi zemine çekilmesi için yürütülen çabalar yoğunlaşmıştır. Bu dönemde silahlı etnik bölücülüğe hukuki zemin kazandırılması hedeflenmiştir. Milletin bu oyuna göstereceği tepkinin azaltılması amacıyla da siyasette ve toplumun her kesiminde ciddi bir beyin yıkama metodu uygulanmış, altyapı hazırlama çalışmaları yürütülmüştür.

Şimdi gözler, bebek katili terörist Öcalan’ın hürriyetine kavuşturulacağı tarihe çevrilmiştir. Bu tarih 2015 yılı mı yoksa 2011 yılının son ayları mı olacaktır? Türkiye’de bazı çevreler bu tarihi şimdiden tartışmaya bile başlamışlardır.

İktidar sahipleri, devlet yetkilileri ve sorumlu mevkidekiler, fırsatların değerlendirilmesi ve siyasi çözüm bulunması adıyla propaganda yapmışlar ve bu propagandanın özünde bulunan demokratik açılım için AKP ile PKK terör örgütü ve siyasi Kürtçüler arasında bir yarış başlamıştır. Türkiye ile görülecek hesabı olan her devlet, her millet ve her zihniyet,  Türk milletine bedel ödetmek için sıraya girmiştir.

Türkiye, tarihî bir karara varmak için bir kavşak noktasına doğru hızla sürüklenmiştir. İç ve dış güvenliğini, millî çıkarlarını ve millî bünyesini tehdit eden gelişmelerin kıskacı altına sokulmuştur. Bu kavşak noktasında büyük Türk milleti için yeni bir ateşle imtihan döneminin başlayacağı anlaşılmıştır. Memleketin içine sürüklendiği şartlar karşısında millî bir seferberlik ruhuyla harekete geçmek, gelişmeleri dikkatle ve şuurla takip etmek, hiçbir vatanseverin kaçamayacağı tarihî bir milli görev ve sorumluluk haline gelmiştir.

Siyasi iktidarın uygulamaya çalıştığı “Kürt açılımı”, tamamen geri tepmiştir. Büyük Türk milleti, açılım denilen Türkiye’yi bölme, parçalama ve bir bölümünü Barzani’ye hediye etme siyasetini reddetmiştir. AKP iktidarı, açılımı yeniden gündeme getirebilmek için yoğun çaba harcamıştır. Hatta kendilerine sinema sanatçısı, şarkıcı vs denilen gruplarla yaptığı ballı börekli kahvaltıları da millete kabul ettirememiştir. İktidar, bunun üzerine geri adım atmıştır. Zeminini ve zamanını kollamak üzere, “PKK açılımı”nı, demokratik açılım adı altında millete  yutturmaya çalışmaktadır.

AKP iktidarının ülkeyi yönetemediği dönemde pek çok alanda tarihi ilkler yaşanmıştır. PKK terörünün faturası, Türkiye’ye, 40 bir can, 70 bin dul ve yetim, bölgeden milyonun üstünde göç ve 200 milyar dolara malolmuştur. Bu son isyanın manevi yıkımlarının karşılığı ise şimdilik bilinmemektedir.

Bizim, bu ülkenin asli vatandaşı olan Kürt kökenli insanlarımızla hiçbir meselemiz olamaz.  Aynı milletin insanlarıyız. Onlar bizim kardeşlerimizdir. Böyle olmaya da devam edecektir. Bizim kavgamız ve bu araştırmanın konusu; başından beri anlatmaya çalıştığımız gibi, yabancı ülkelere alet olan, onlara mayın eşeği gibi hizmet eden, milletine ve devletine silah çeken siyasi Kürtçüler, küresel liberaller, işbirlikçiler ve onlara ortam hazırlayan siyasi iktidarlarladır.

Büyük Türk milleti, tarihi kararlarından birini vereceği o kavşak noktasında, bu karanlık gidişi durdurmalıdır. Bunu yapamadığı takdirde, Türkiye önce iki dilli ve iki ortaklı, daha sonra da çok dilli ve çok ortaklı bir etnik-federal devlet yapılanmasına gidecektir. Bu federal yapının ardından, çatışma ve bölünme gelecek,  hızla ufalanacak ve millet bütünlüğünü tamamen kaybedecektir.

Bu tehlikeli yolda ilerlemekte ısrar edenler, bu sapmanın vebalinin çok ağır olacağını bilmelidirler. Bu vebali tarih huzurunda taşımak ve siyasi bedelini de göze almak mecburiyetinde kalacaklardır.

Büyük Türk milleti, tarihî ve kültürel kökleri itibariyle ayrılık kabul etmeyen bir bütündür. Ay yıldızlı al bayrak, bağımsızlığın, hâkimiyetin, birlik ve beraberliğin sembolüdür. İstiklal Marşı, bu şerefli mücadelenin kahramanlık destanıdır ve o günlerin aziz ve mukaddes bir hatırasıdır. Türk milletinin millî birlik ve bölünmez bütünlüğünün dayandığı temeller, tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil ve eşit birey ülküsüdür. Bu devletin başkenti Ankara, dili Türkçe, bayrağı ay yıldızlı al bayraktır.

AKP ve yandaşlarıyla fırsat ve çözümler çerçevesinde çare arayanlar bilmelidirler ki bunun yegâne yeri Türk milleti ve Türkiye’dir. ABD-AB-İsrail çizgisi ile Erbil, Washington, Brüksel ve Erivan değil, Ankara’dır.

Musul’da, Kerkük’te, Telafer’de, Tuzhurmatu’da, Golan tepelerinde, Karabağ’da ve Doğu Türkistan’da yaşanan katliamlar karşısında, o partinin Meclis Grubu’nda salya s… gözyaşı dökenler, kıllarını kıpırdatmadılar. İHH’yı harekete geçirmediler. Bağdat’taki katliama seyirci kaldılar. Conilerin tasallutundan kurtulmak için Irak’tan kaçıp Ürdün çöllerine sığınan genç kızları ve kadınları sermaye olarak pazarlayanlara karşı seslerini hiç çıkarmadılar.

Ulu babalarımız, atalarımız, bu toprakları büyük Türk milletine vatan yapanlar, Birinci Cihan Harbi’nde toprağa düşenler, Milli Mücadele yıllarında uçmağa varanlar, özellikle 1970’li yıllardan itibaren bu millet, bu vatan, bu bayrak ve bu devlet için şehit olanlar ve gaziler, rûz-ı mahşerde hesap soracaklardır. Bu topraklar Moğol istilasını da, İngiliz istilasını da gördü. ABD-İngiliz-İsrail ve yerli işbirlikçilerini ise şimdilerde görüyor. Meşhur bir söz vardır:
Yel kayadan ne alır?

Biz bu araştırmada yeni bir gerçeği keşfetmedik. Yalnızca bilineni ve yaşananları, büyük Türk milletine ve onun ümidi olan gençlere bir kere daha hatırlatmaya çalıştık. Türk gençliğinin kulağına küpe yapması gereken bir sözle bitirelim:

Türk evladı, devletine bağlı milletine sadık olur.



TÜRKİYE NE YAPMALI

Tırmanışını sürdüren ve tehlikeli hale gelen PKK terörüne karşı acilen yapılması gerekenler şöyle özetlenebilir:


          Giriş

          Ülkemizin birlik, bütünlük ve huzurunu tehdit eden “terör”e karşı, ortaya “Açılım” adı verilen bir proje konmuştur. Siyasi iktidarın içeriğini kendisinin belirlediğini iddia ettiği, ama gerçekte, örgüt istekleri ve Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde hazırlandığı anlaşılan bu proje, toplumda şiddetli tartışmalara yol açmıştır. Özellikle Türk Milletinin kimliğine, egemenliğine ve bütünlüğüne karşı unsurlardan oluştuğunun görülmesi, mevcut gerilimi daha da tırmandırmış, bölünme ve çatışma ortamını had safhaya getirmiştir.

          Ayrıca PKK’yı cesaretlendirdiğine, saldırıların yurt sathına yayıldığına ve kamuoyunun gözü önünde devletimizle pazarlığa kalkışıldığına şahit olan halkımızın kuşkuları artmış, bu “Açılım”a,  “PKK” veya “Yıkım projesi” adını vermiştir.

          Bu gelişmelerden derin endişe duyan bizler, Milli Düşünce Merkezi olarak,  milli birlik, bütünlük ve huzuru bozucu unsurları etkisiz hale getirmek amacıyla, ilkeler bazında bir “Demokratik Milli Plan” hazırlamış bulunuyoruz. 

          Bu Plan; Türk Milleti’nin bütünlüğüne ve birliğine, vatandaşların eşitliğine ve can güvenliğine, Anayasa ile tesis edilmiş olan hukuk düzeni ve Devletin egemenliğine dayandığı için “Demokratik” ve  “Milli” karaktere sahiptir.  

          Böylece milletimizin önüne, biri bölücülüğe evet diyen “PKK” veya“yıkım” projesi, diğeri egemenliğimize, bütünlüğümüze ve huzurumuza evet diyen  “Demokratik Milli plan” olmak üzere, iki seçenek konmuş oluyor.

          Bu iki seçeneği, Türk Milletine hizmet etmek isteyen insanlarımızın takdirlerine sunuyoruz.


         
DEMOKRATİK MİLLİ PLAN

          Amaç, bölücü terör saldırısına uğrayan ülkemizi savunmak ve bu beladan kurtulmaktır. Bunun için, terör saldırısına uğrayan her ülke kendini nasıl savunuyorsa, esas itibarıyla bizim yapacağımız da bundan ibarettir. Başka bir ifadeyle, Amerika’yı yeniden keşfetmek değildir.   

          Devletin bu görevi yerine getirebilmesi için, her şeyden önce, kanun hakimiyetini sağlayacak, ülkenin bütünlüğünü, vatandaşın can ve mal güvenliğini teminat altına alacak bir plana ihtiyacı vardır. 

          Bunun için önce, temel esasları gösteren makro planda  hazırlanmış bir politikanın belirlenmesi  gerekmektedir.
  
          Bu makro politikanın esasları şöyle olmalıdır;

          1. Makro Politika, devletin bütün uzman kuruluş ve elemanları tarafından hazırlanmalı.

          2. Devletin terörle mücadelede birinci derecede görevli kurum ve kuruluşları, merkezi bir yapıya kavuşturmalı.

          3. Devletin mevcut milli siyaset belgesiyle uyumlu olmalı,

          4. Bölücü terörü iç ve dış, bütün unsurlarıyla birlikte ele almalı, özellikle BOP’un amaçları  dikkate alınarak, iyi irdelenip her zaman kontrol edilebilir olmalı.

          5. Her türlü düzenleme ve açıklama, devletin kuruluş esaslarına uygun olmalı; özellikle milli/ulus devlet, (tek dil, tek millet) üniter yapı ve eşit vatandaş kimliğine dayalı temel hukuk düzenine dayanmalı.

          6. Komşularımıza, bilhassa Barzani ve Talabani'ye net ve kesin bir uyarı yapmalı,  sorumlu oldukları bölgeden gelebilecek terör saldırılarına, anında ve misliyle cevap verileceği gösterilmeli, ülkemize zarar verenlere ve hamilerine bunun bedelinin ödettirileceği kesin bir dille anlatılmalı, milletlerarası hukuka göre her hakkımızın kullanılacağı vurgulanmalı.

          7. Özellikle sınır bölgelerimizde, ülkemizin bütünlüğünü, vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğini tehdit edecek hiçbir terör unsurunun bırakılmayacağı gösterilmeli.

          8. ABD, AB ve ilgili görülen ülkelerin dikkatleri etkili bir biçimde çekilmeli. 

          HUKUKİ VE İDARİ TEDBİRLER

          1. Bölücü terörün 25 yıldır sürdüğü, bu olağanüstü sorunun, olağan  yönetim ve yöntemlerle çözülemeyeceği dikkate alınarak, gerektiğinde Olağanüstü Hal idaresi ilan edilmeli.

          2. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı işlenen terör suçlarına idam cezası yeniden getirilmeli, kesinleşmiş idam cezalarının, TBMM dahil hiçbir  mercie gönderilmeden, doğrudan infazı yapılmalı.

          3. Son yıllarda, “demokratikleşme” bahanesiyle bozulan hukuk alt yapısı gözden geçirilip, demokratik ülkelerdeki örnekler  dikkate alınarak yeniden düzenlenmeli.

          4. Güvenlik güçlerinin yetkileri ve imkanları, demokratik ülkelerin tecrübelerinden de yararlanarak  ihtiyaca göre artırılmalı.

          5. Devletin iç ve dış istihbaratı, acilen kuvvetlendirilmeli ve bu alanda kurumlar arası işbirliğine önem verilmeli.

          6. Bütün ülkede, özellikle de terör bölgelerinde, kanun hakimiyetinin, can-mal güvenliğinin sağlanmasına öncelikli önem verilmelidir. Bu amaçla,  en tecrübeli devlet kadroları bu bölgelerde görevlendirilmeli ve toplumun devlete güveninin artırılmasına özel önem verilmeli.

          7. İmralı mahkumunun cezaevinden terör örgütünü yönetmesine izin verilmemeli, Fransa'nın  Carlos'a (çakal), İtalya'nın Ağca'ya  yaptığı gibi, ancak özel zamanlarda özel izinle görüşülen mahkumiyet statüsünde tutulmalı, aynı durum diğer terör suçlularına da uygulanmalı, teröristbaşının talimatlarını taşıyanlar cezalandırılmalı.

          8. Terörle mücadele, özel eğitimden geçmiş profesyonel elemanlarla yapılmalı, bunlar güvenlik güçlerinin emir-komuta sistemi içinde olmalı ve koruculuk sistemi rehabilite edilerek güçlendirilmeli.

          9. Mahkemece kapatılan partilerin yerine, aynı amacı güden, bu parti yönetici ve üyelerinin katıldığı yeni parti kurulmasına izin verilmemeli, İspanya örneğinde olduğu gibi.

          10. Suçluların ve kanun kaçaklarının, yabancı ülkelerde barınma imkanı bulamaması için uluslararası hukuka göre yapılmış olan suçluların iadesine dair anlaşmaları işlerlik kazandırılmalı, buna uymayan devletlere aktif diplomatik baskı yapılmalı, icabında bu durumdaki kaçakların yakalanıp yurda getirilmesi sağlanmalı.
  
          HALKIN AYDINLATILMASI VE EĞİTİM

          1. Bölücü terör konusunda toplum objektif bir şekilde; tarihi veriler, ilmi gerçekler,  hukuk   ve demokrasi açısından  dünya örnekleri ile yeterince  ve sürekli olarak aydınlatılmalı.

          2. Hukuk ve demokrasisi istikrar kazanmış çağdaş ülkelerde millet, milli/ulus ve üniter devlet, azınlık ve etnisitenin ne olduğu, bunların devlet yapısı içinde nasıl algılanması gerektiği açıklanmalı ve halk sürekli olarak bilgilendirilmeli.

          3. Bu amaçla medya imkanları başta olmak üzere, sinema, TV filmleri ve eldeki her kaynak seferber edilmeli, kardeşlik ve bir milletten olma bilinç ve duyguları güçlendirilerek, vatandaşlarımızın zihninde terör ve bölücülük konusunda cevaplanmamış hiçbir soru bırakılmamalı,

          4. Bin yıllık egemenliğimizi yıkmak için teröre başvurulmasının, emperyal sömürgeci güçlerin ve düşmanların işine yarayacağı, bu millete ihanet olacağı,  gayrimeşruluğu, insan haklarına ve demokrasiye aykırılığı, hukuki, bilimsel ve dini delilleriyle ortaya konulmalı.

          5. Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü olduğu, emperyal güçlerin Avrupa Birleşik devletleri, Hıristiyan mezheplerinin birleştirilmesi gibi bütünleşmelerle dünyaya egemen olmaya çalışırken, Türkiye’yi aşiretlere kadar bölüp ufak parçalara ayırmak suretiyle denetim altına almaya çalıştığı, bu amaçla aynı milletin insanlarını kendi devletiyle çatıştırıp sonuca gitmeyi planladığı, akan kanın sömürgeci güçlerin işine yaradığı tarihi örnekleriyle sürekli anlatılmalı.

          6. Bugünkü durumun geçici olduğu, terör kaç yıl sürerse sürsün ve neye mal olursa olsun, devletin pes etmeyeceğinin bilinmesi gerektiği,  neticede devletin ve  bu milletin kazanacağı, dünya örnekleriyle anlatılmalı.

          7. Güneydoğu ve Doğu başta olmak üzere, bütün ülkede milli eğitime önem verilmeli, milli tarih bilincine ve milli kültüre dayalı,  milli kimlik bilinci kazandırıcı, dinimizin güzel ahlak ve tevhit inancına dayalı yeni bir müfredat programı hazırlanıp, uygulamaya konulmalı,  kız çocuklarının eğitimine özel önem verilmeli, Türkçenin öğretilmesi için özel kurslar açılmalı.

          8. Yatılı bölge okulları yaygınlaştırılmalı, birleştirici, kardeşlik duygularını güçlendirici seviyeli bir eğitim ve öğretim yapılmasını temin için, ehliyet ve liyakat sahibi öğretmenler görevlendirilmeli.

          9. Milli Eğitim Bakanlığı, yaygın eğitim çalışmaları kapsamında,  toplumun her kesiminin bilgilendirilmesi için kurslar açmalı, halkı sürekli olarak aydınlatmalı.
  
          EKONOMİK TEDBİRLER

          1. Halkın günlük ihtiyaç ve şikayetleri öncelikle karşılanmalı.

          2. Terörle mücadeleden doğan zararların tazminine ilişkin mevcut yasaya işlerlik kazandırılmalı.

          3. Bölge ekonomisinin canlanmasına önem verilmeli, halka iş ve aş imkanları yaratılmalı, bu  bağlamda terörün yoğunlaştığı ve kalkınmada öncelikli bölgelere devlet eliyle Et-Balık Kurumu gibi entegre KİT’ler kurulmalı.

          4. GAP’ın, bekleyen projelerinin ve özellikle sulama kanallarının yapımı hızla tamamlanmalı.

          5. Kamu arazileri ile temizlenen mayınlı araziler, muhtaç çiftçiye işleyebileceği miktarda dağıtılmalı. Dağıtılan toprakların miras yoluyla bölünmesini önlemek için yasal düzenleme yapılmalı, belli bir süre için satış yoluyla el değiştirmesi engellenmeli. 

          6. Terörle mücadelede şehit olanların birinci derecedeki yakınlarına ve bedenen çalışamayacak duruma düşmüş gazilerimize, oturabilecekleri birer konut verilmeli, bu durumda olanlara rahatça yaşayabilecekleri kadar emekli maaşı bağlanmalı.

          ÖRGÜT PROPAGANDASINA İZİN VERİLMEMELİ

          1. Teröristlerin, bölücülerin ve yandaşlarının, kitle gösterilerine asla izin verilmemeli, toplum üzerinde, sindirici, yönlendirici etki yapmasına müsaade edilmemeli. (İngiltere ve İspanya’da olduğu gibi)

          2. Bölücü terörün, silahtan da tahrip edici olan her çeşit propagandası kesinlikle önlenmeli. (İngiltere ve İspanya’da olduğu gibi)

          3. Bölücü terör örgütü ve yandaşlarının iletişim araçlarını kullanmalarına, beyanat vermelerine, flamaları ve renkleriyle propaganda yapmalarına ve elebaşlarının fotoğraflarının yayınlanmasına mani olunmalı. (İngiltere ve İspanya gibi)

          4.Avrupa’nın ve AB’nin, siyasi, ekonomik, psikolojik propaganda ve her türlü lojistik üs olması mutlaka önlenmeli, (Avrupa’da 5 milyon insanımızın varlığı bu konuda çok büyük bir imkan olarak görülmelidir.)

          ÖRGÜTLE AYNI TERMİNOLOJİ KULLANILMAMALI

          1. Bölücü terör örgütüyle aynı terminoloji kullanılmamalı. Çünkü; örgüt ve yandaşları, siyasi sisteme ırkçı bir açıdan baktıklarından, Millet bütünlüğümüze, egemenliğimize ve temel kavramlara tamamen farklı anlamlar yüklemektedirler. Bunun için bütün güzel kavramlar çarpıtılmakta, dönüp, dolaşıp  bir tek anlama, devletin bölünmesi anlamına  getirilmektedir.  

          Mesela; örgüte göre  demokrasi, bütün dünyanın kabul ettiği gibi, insanların eşitliği değil, etnisitenin-ırkların eşitliği demektir. (Bu ne demekse ve nasıl sağlanacaksa.) Böyle olunca da, Türk ırkı (Millet inkar edilerek) ile  Kürt ırkı (sanki ayrı bir millet varmış gibi)  eşit olacağına göre, devlet niçin bölüşülmüyor deniliyor. Demokrasiden anladıkları bu.

          Analar ağlamasın, akan kan dursun sloganı da aynı  kapıya çıkıyor. Burada PKK; isteklerimi kabul edip, devleti bölüşürseniz, analar da ağlamaz, kan da akmaz. Yoksa devam eder diyor. Yani; 1984’de Şemdinli-Eruh saldırısıyla akmaya başlayan kan, bundan sonra da akmaya devam eder demek istiyor. Böylece  devleti de, milleti de tehdit ederek netice almaya çalışıyor.

          Bu açık gerçek görülemediği için, bu sloganla ne kadar masum insanımız etkilendi ve PKK propagandasına destek oldu. Tabii siyasi iktidarın aynı söylemi benimsemesi sayesinde.

          Bunun için; demokrasi, özgürlük, analar ağlamasın, akan kan dursun, demokratik cumhuriyet,  demokratik  çoğulculuk, yerinden yönetim, esir, savaş, barış, gerilla, isyancı, silahlı güç, uzlaşma, müzakere,  siyasi çözüm, demokratik çözüm, diyalog, Kürt sorunu, gibi bir kısmı tamamen uydurmaya, bir kısmı da çarpıtmaya dayalı aldatıcı kavramlara dikkat edilmeli.

          2. Aydınlarımız, özellikle de kamu görevlilerimiz ve medya çalışanlarımız; evrensel hukukun, milli kültürün ve yasaların diliyle konuşmalı; terör, terörist, terör örgütü, eşkıya, katil, kan dökücü, bölücü, demokrasi ve devlet düşmanı, emperyal oyuncak gibi kavramlar kullanılmalı.

          SON SÖZ

          İnanıyoruz ki; ülkemiz için son derece tehlikeli olduğu, kardeşi kardeşe düşürdüğü açıkça belli olan, Son Haçlı Saldırısı  “PKK Açılımı“ ndan vazgeçilerek, Demokratik Milli Plan, benimsenip samimiyetle uygulanacak olursa, bölücü terör en kısa sürede sona erecek, PKK yenilmiş olacaktır. 
Böylece akan kan ve gözyaşı duracak, Türk Milleti yaralarını sararak huzura kavuşacak, kalkınma, zenginlik ve refah yolundaki yarışına devam edecektir. 

          Aksi takdirde, düşünmek bile istemeyiz, ama bu vatan üzerinde yaşayan hepimizi ufukta kara günlerin beklediğini söylemek zorundayız.

          Bu düşüncelerle yetkilileri ve  uygulayıcıları, içtenlikle bir defa daha uyarıyoruz.

          Ayrıca Demokratik Milli Planı, Milletimizin birliği ve vatanımızın bütünlüğü yolunda  araştırma yapanların, televizyonlarda, konferans salonlarında ve diğer alanlarda konuyu tartışan düşünce adamlarının dikkatlerine ve istifadelerine sunuyoruz.