Tam Metin: SADİ SOMUNCUOĞLU - SON HAÇLI SEFERİ: PKK AÇILIMI



Kitabı PDF olarak indirme bağlantısı:
https://drive.google.com/open?id=0B5NFhcSl0HKAY0UxMWk3YmJJaW8&authuser=0


“PKK Açılımı”nın Kısa Döneme Ait 26 Maddesi ve Açıklaması

Star gazetesinin 19 Eylül 2009 günü şu haber yayımlandı:“Başbakanlık, İçişleri ve MİT üyelerinden oluşan komisyonun, sivil toplum örgütlerinden ve partilerden gelen öneriler doğrultusunda yaptığı çalışmanın ana hatları belli oldu.”  

Habere göre, “Açılım”ın kısa dönemine ait  26 maddeden oluşan paket, TBMM’de görüşülerek, gerekli yasal düzenlemeler yapılacakmış.

Açıklama böyle, ama gerçekler çok farklı. Zira sayın Başbakan Erdoğan aylar, hatta yıllar öncesinden bütün bunları anlattığı halde, tespitlerin Başbakanlıktaki Komisyon tarafından şimdi belirlenmiş gibi gösterilmesi ilginç değil mi?. İlginç olan bir diğer husus da, sayın Erdoğan’ın bu projenin adını, önce “Kürt Açılımı”, sonra “Demokratik Açılım”, daha sonra da “Milli Birlik ve Huzur Açılımı” olarak sürekli değiştirme ihtiyacını duymasıdır.

Belki de projenin gerçekte bir “PKK Açılımı” olduğu gizlenmek isteniyor. Pakete, önce  “Kürt Açılımı” adının verilmesi, bunların bölge insanının istekleriymiş gibi gösterilmeye çalışılması, böyle bir hesabın yapıldığı izlenimini veriyor.

İyi de siz haklı olarak, hem “PKK, Kürt kökenli vatandaşlarımızı temsil edemez” diyeceksiniz, hem de PKK terör örgütünün isteklerini, bu kesim insanlarımıza yüklemeye  kalkışarak kendinizle çelişkiye düşeceksiniz, garip bir durum değil mi?

Aslında bu çelişki, ya sizin kafanızın çok karışık olduğunu, yahut da milletin kafasını karıştırmak için bu yolu seçtiğinizi göstermiyor mu?      

Bu tespitlerden sonra esas konumuz olan, Star gazetesinin  bahsettiği açılımın 26 maddesinin neler olduğuna ve açıklamalara geçebiliriz.

1. ÜNİTER DEVLETE AYKIRI OLMAYACAK: Atılacak tüm adımlar Anayasa’nın ilk 3 maddesinde çizilen çerçeve içinde kalacak. Üniter yapıya aykırı hiçbir değişiklik pakete konmayacak.

Bu ifadeye göre milli devlet yapısı dikkate alınmayacak, hatta tasfiye edilecektir. 

Öncelikle, açılım projesinin temel hedefi diyebileceğimiz milli/ulus devlet ile üniter devlet’in ne olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Malum, bir millete ait olan  devlete milli devlet denilmektedir. Dünyadaki genel durum, özellikle gelişmiş ülke devletlerinin durumu böyledir. Yani milli’ dir, dili ve kimliği tekdir.

Milli devlet’in yönetim şekli tek merkezli (üniter) olabileceği gibi, çok merkezli (federasyon veya konfederasyon) da olabilir. Buna göre Türkiye, Fransa, Japonya, Yunanistan, Norveç, İsveç, Danimarka, Finlandiya gibi devletler, hem milli, hem de üniter yapıdadır. ABD ve Almanya gibi ülkeler ise, milli (çünkü bir millete ait), ama çok merkezden yönetildiği için  federasyon  yapısındadır.

Üniter devlete gelince, söylediğimiz gibi, yönetimin tek merkezde olmasını, yani otoritenin tekilliğini ifade eder. Üniter devlet (yönetim merkezi tek olmak şartıyla),  iki dilli, iki kimlikli de olabilir. Onun için PKK, milli devlete hayır,  üniter devlet evet diyor.

BOP’un inşa ettiği şimdiki Irak devleti, iki milletli (milli değil) ve iki merkezden yönetildiği (federasyon) için, ne “milli”, ne de “üniter”dir. Yapay ve geçicidir.

Bu hatırlatmadan sonra maddedeki düzenlemeye dönebiliriz. Projedeki milli devletin tasfiyesi; Anayasa’nın Başlangıç ilkelerine, 3’üncü madde “Devletin bütünlüğü”, 5’inci madde “Devletin Temel Amaç ve Görevleri”,   6’ıncı madde “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir”, 7’inci madde “Yasama Yetkisi” şeklinde ifade edilen milli devlet  (bir milletin devleti) yapısına aykırıdır.

Metinde her ne kadar, “Anayasa’nın ilk 3 maddesinde çizilen çerçeve içinde kalınacak” deniliyorsa da, bunun tam tersi yapılıyor. Söz başka, icraat başka.

Bu aykırılığa dair bazı örnekler verelim: Devlet Kurumu olan  TRT-6’nın  Kurmanç lehçesinden yayın yapması gibi. İleride yapılması planlananlar da aynı mahiyette. Mesela; Partilerin (kamu kurumu niteliğindedirler)  Kurmanç lehçesinden propaganda yapması, MEB okullarında Kurmançcanın seçmeli ders olması, Üniversitelerde Kurmanç dili ve edebiyatı bölümlerinin  açılması, Halk Eğitim Merkezlerinde Kurmançca okuma yazma öğretilmesi, ana dili öğretmek için devletin kurslar açması, Hakkari Üniversitesi’nin ilk defa Kürtçe yayın yapan internet sitesi açması (Hürriyet 9.7.2009) vb.

Milli devleti yok edecek düzenlemeleri kimler istiyor? Tabii ki, AB-PKK-DTP üçlüsü: (BİA Haber Mrk. 31.10.2007, AB İlerleme raporları.)

1-Anayasa’da Kürtlerin temel haklarının, bütün kültürlerin varlığının ve kendini ifade etmesinin güvence altına alınması, (teröristbaşının son talimatı.)
2- Ortak devletin kabulü, (teröristbaşının “demokratik cumhuriyet”i)
3- Kürtlere özerklik verilmesi, (Teröristbaşının son talimatı)
4-Kürtçenin eğitim dili olması, etnik kimliğe dayalı siyaset (etnik parti) yapılması, (teröristbaşının talimatı)
5- Özerk bölgeye bayrak ve sembol kullanma hakkının tanınması, (Teröristbaşının talimatı)
6-”Türk” yerine “Türkiyelilik”, “Türk ulusu” yerine “Türkiye ulusu” kavramının kullanılması,”Türkiyelilik” üst kimliği çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının esas alınması, (Başbakan Erdoğan da, aynen bu görüşte.)
7- Bölge meclislerinin kurulması, Diyarbakır’ın merkez olması.

Görüldüğü gibi, “PKK açılımı” milli devletin yok edilmesi temelinde yürütülecektir.

2. KÜRTÇE İSME İZİN: Doğu ve Güneydoğu’da adı sonradan Türkçeye çevrilen yerleşim yerlerine eski isimlerini kullanma izni verilecek. Diğer etnik gruplar talepte bulunmaları halinde kendi dillerindeki yerleşim yerlerinin adlarını kullanabilecek.

Bunu kim istiyor? Elbette ki, PKK. (Taraf Gzt.12.05.2009)

Basit gibi görülen bu düzenleme, coğrafyamızı milli kültürümüzden ve tarihimizden koparacaktır. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde, bu vatan toprağı üzerinde kurulan yüksek medeniyetin bir parçası da, dağların, taşların, yolların, ovaların, bölgelerin, göllerin, suların, yerleşim birimlerinin isimlendirilmesidir. Bin yıllık tarihimizi öğrenmek için araştırma yapacakların başvuracağı en önemli kaynaklar, coğrafyanın dili denilen bu  isimlendirmelerdir. Şimdi bunlar yok mu edilecektir?

Son 40-50 yılda bazı bilgisiz memurlar tarafından, “Türkçeleştiriyoruz” gerekçesiyle zaten Türkçe olan pek çok tarihi  yer ismi, Ermenice veya eski kavimlerden kalma zannedilerek değiştirilmiştir. İşte bunlar aslına uygun hale getirilebilir. Ama bu değiştirme,  milli kültür ve medeniyetimizin kökünü kazıyacak şekilde, Ermenileştirme gibi uygulamalara kayarsa,  büyük şehirlere, hatta İstanbul’a kadar gelebilir.

Madde metninde  “Diğer etnik gruplar” için de geçerli olacak denildiğine göre bu yıkım, kendi tarihimize düşmanlığa, vatanımızın Hıristiyanlaştırılmasına dönüşebilecektir. Karşımızda Türk-İslam medeniyetini yok etmek isteyen  bir Haçlı projesi vardır. Turizm perdesi altında çok mesafe alındığı hatırlanmalıdır.

Böyle bir düzenlemeyi kim istiyor? Gayet açık, AB ve PKK. Bunun son örneği, Kandil’den inen teröristlerin Hükümete sundukları 9 maddelik “barış” mektubudur. (20.10.2009)

3. İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ARTACAK: Türk Ceza Kanunu’nun 216. Maddesi değiştirilerek ifade özgürlüğünün sınırları genişletirken, nefret suçlarına ilişkin boşluk oluşmaması için tedbir alınacak.

Herşeyden önce bu muğlak ifade, Anayasa’nın 14’üncü maddesi “Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılmaması” hükmüne aykırıdır.

Yürürlükteki TCK 216. Madde; “Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini diğer kesimler aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimseyi…” cezalandırıyor. Bu madde kaldırılırken, “Nefret suçlarına ilişkin boşluk oluşmamasına..”  dikkat edilecekmiş. Bu geçersiz bir ifadedir, hiçbir anlamı yoktur. Çünkü nefret, “Kin ve düşmanlık,”ın tabii sonucudur, önlenmesi de mümkün değildir. Kanun metninden “Kin ve düşmanlık” kavramları çıkarılırsa, nefret suçuyla mücadelenin, herhangi bir  anlamı kalacak mıdır?

Bu tehlikeli düzenleme, Cumhurbaşkanı Gül’ün TBMM açılışında üzerinde durduğu, “Demokratik çoğulculuk”, yani çok dilli, dinli, kültürlü, etnikli yapıyı esas alan zihniyet;

-AB ve Avrupa Konseyi’nin finanse ettiği proje gereğince adı, “Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları” olarak değiştirilen vatandaşlık dersleri, (Dersler 11.11.2009’da başlamıştır.) ile,
-Bağımsız olarak çalışacak “Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu” kurulmasına dair kanun tasarısı,

Birlikte ele alındığında, milletimizin “Türk, Kürt, Arap, Laz..” gibi parçalara nasıl ayrıştırılacağı, bunun adına da neden “demokratikleşme” ve “özgürleşme” dendiği çok açık bir şekilde görülecektir. 

Peki bütün bunlara kimlerin ihtiyacı var ve kimler istiyor? Tabii ki, AB. Hem de kendi ülkelerinde böylesine uygulamalara, asla müsaade edilmediği halde.

Bizim yöneticilerin, bu  gerçekleri milletimizden gizlemek için, “Bunları bize kimse dayatmıyor, kendimiz yapıyoruz” şeklindeki beyanları çok ilginçtir, sanki bir oyunun sahnelendiğini gösteriyor.  

Düzenlemenin zamanlaması da dikkat çekicidir. “PKK açılımı” ile hızlanan gerginliğin; şehirlerdeki taşlı, baltalı, molotoflu yakıp yıkmaların ve öldürmelerin tam ortasında, TCK 216’nın gündeme getirilmesi manidar değil mi? Bu madde kalkar, sosyal kesimler arasında kin ve düşmanlık alabildiğine kışkırtılırsa,   iç çatışma ortamına tam manasıyla hazırlanmış olmayacak mı?  

4. VATANDAŞLIKTAN ÇIKMAYA DÜZEN: 12 Eylül darbesinde Avrupa’ya kaçan ve Türk vatandaşlığından çıkmış kişilerin yeniden vatandaşlığa dönüşü sağlanacak.

30 yıl.önceye kadar uzanan bir zamanda vatandaşlığı düşenler, tekrar vatandaş yapılarak Türkiye’ye getirilecek. Bu kimin aklına gelmiş, kim istiyor, nasıl bir ihtiyacı karşılayacak? Hemen açıklayalım, bunu isteyen teröristbaşı Öcalan’dır.

Bunun delili pek çoktur. Ama bir örnekle yetinelim.

Abdullah Öcalan’ın, ‘4. Avrupa Birliği, Türkiye ve Kürtler’ konulu konferansa gönderdiği 9 maddelik mesajdan; “Bir toplumsal barış ve demokratik katılım yasası çıkarılmalı, bu yasayla gerillanın, cezaevindekilerin, yurtdışındakilerin ve yurtdışına çıkmak zorunda kalmış tüm sürgünlerin hiçbir kayıt konmadan demokratik siyasal yaşama katılması sağlanmalıdır.”(Özgür Gündem.org 6.12.2007)

Terörle mücadele adına hazırlanan bu pakette yer alan hususlarla, teröristbaşının istekleri birbiriyle ne kadar da örtüşüyor değil mi?. Sanki bebek katili şart koşuyor, yöneticiler gereğini yapıyor. 

Böylece cezaevleri ve yurt dışında ne kadar bölücü ve terörist varsa, toplanıp meydanlara sürülebilecektir. Adeta teröristlere ve bölücülere takviye güç hazırlanıyor. Hatta oralarda özel eğitimden geçirilmiş militanlarla destekleneceği açık değil mi?

5. YENİ VATANDAŞLIK HAKKI VERİLECEK: Teröre bulaşmadığı ve silahlı eylemlere karışmadığı tespit edilen Kürt kökenli vatandaşlara İçişleri Bakanlığı’nın önerisiyle yeniden vatandaşlık hakkı verilecek.

Böylece teröristbaşının bir talebi daha karşılanmış olacaktır.

Teröre bulaşmayanlar denilmekle, terör örgütü mensupları kastediliyor olmalı. İçişleri Bakanlığı bunların isimlerini dahi bilemezken, teröre bulaşıp bulaşmadıklarını nasıl anlayacak? Bu çeşit boş ifadeler, sadece vatandaşın uyanmasını önlemeye yönelik olabilir. 

Kısaca bütün teröristler ülkemize gelip, elini kolunu sallayarak, Doğu ve Güneydoğu’da örgütlü çalışmalara katılabilecektir. Bölgede yığınağa devam ediliyor. Dışardan gelenlerin daha şimdiden devreye girerek, bölücü partinin eylemlerinde ve mitinglerinde konuşmalar yapması,  olacaklar hakkında fikir vermeye yetmez mi?

6. KAMPLAR BOŞALACAK: Mahmur Kampı Birleşmiş Milletler ve Irak devletiyle yapılacak işbirliği içinde boşaltılacak. 6-7 bin mültecinin Türkiye’ye yerleşmesi sağlanacak.

16 yıl önce teröristbaşının çağrısı üzerine, Hakkari’nin Eruh ve Şemdinli gibi sınır bölgelerinden Irak’a geçerek yerleşenlerin yaşadığı kamp. Bu güne kadar kimse  bunlara gidin de, gelmeyin de demedi, ama örgüt emriyle orada kaldılar.

Adeta küçük bir  şehir büyüklüğündeki bu kampı, Kandil’den ayrı düşünmek mümkün değildir. Çünkü bu bir PKK kampıdır. Burada, çocuk, kadın, yaşlı demeden herkes; PKK bayrakları, bebek katilinin posterleri altında eğitim görmektedir. 11 bin civarındaki bu militan güç ülkemize getirilip, yerleştirilmekle, bölgede bölücü terör ciddi bir takviye almış olacaktır.

Yeniçağ Gazetesi’nin haberine göre, (24.12.2009) Habur militanları Türkiye’ye gelmek için  10   şart koşmuşlar. Bunlar; kendilerine toplu yerleşim birimi kurulmalıymış, Kürt kimliği Anayasa’ya girecekmiş, bebek  katilinin yol haritası açıklanacakmış ve tecriti kaldırılacakmış, askeri operasyonlar durdurulacakmış, Kürt sorununa siyasi çözüm bulunacakmış, örgütle diyalog kurulacakmış, Kürt tarihi, Kürtçe eğitim ve öğretimi yapılacakmış, koruculuk kaldırılacakmış..

Barzani de; “Mahmur’un boşaltılması için aktif bir çaba içine giremeyiz,” dedikten sonra, alay edercesine; “Eğer bizi Mahmur bölgesinden sorumlu tutuyorsanız, Kerkük de sorunlu bir bölge, sorumluluğunu bize verin, Kürdistan sınırları içine alınsın.” şeklinde konuşmuş.

İşte, Bağdat anlaşmasına göre, Irak’ın kuzeyinde PKK’yı etkisizleştirme sözü veren Barzani ve içimize almak için can attığımız  PKK üssü Mahmur’un  durumu böyle.

Bu düzenlemeyi kim istiyor, buna kimin ihtiyacı var? Açık değil mi, AB ve teröristbaşı istiyor, böyle bir yığınağa PKK’nın ihtiyacı çok. (Delili 4’üncü madde açıklamasında verilmiştir.)

7. DİYARBAKIR CEZAEVİ: 1980 darbesinden beri işkence ve insan hakları ihlalleri ile anılan Diyarbakır Cezaevi boşaltılacak. Bölgedeki tüm cezaevlerinin AB standartlarında olmasına özen gösterilecek.

Önce soralım, bunu kim istiyor? Tabii ki, PKK. (Taraf gzt. 12.05.2009)

Burada yapılacak iki ayrı iş var. Birincisi Diyarbakır Cezaevi’nin boşaltılmas, ikincisi bölgedeki cezaevlerinin AB standartlarına ulaştırılması. Diyarbakır Cezaevi’nin örgütün istediği gibi, “İşkence ve İnsan Hakları İhlalleri Müzesi” yapılması sözkonusu. Aynen Ermenistan’ın sözde “soykırım” anıtı gibi. Bu gerçekleşirse, bütün dünyaya devletimizi   teşhir edecek, bölücü teröristlere tarih yazmış olacağız öyle mi?

Bölgedeki cezaevlerinin AB standartlarında olması iyi de, böyle bir ayırımın mantığı ne olabilir? Her fırsatta bölücü teröre taviz ve prim vermenin anlamı nedir? 

8. BELEDİYELER GÜÇLENECEK: Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi sağlanacak. Merkezi yönetimin birçok yetkisi yerel yönetimlere devredilecek, ancak bu üniter devlet yapısını zedelemeyecek bir boyutta tutulacak. Halen TBMM’de bulunan Yerel Yönetimler Reformu bu gözle yeniden elden geçirilecek.

AB ve PKK da aynen bu görüşte. İşte Bebek katili Öcalan’ın 10  şartından biri; “Yerel yönetimler güçlendirilsin, demokratik özerklik kabul edilsin.” (Sabah 24.7.2009)

İşte Kandil’deki Karayılan’nın görüşü; “Demokratik özerklik, Devletin üniter yapısını da bozmayan bir çözümdür. Mahallî İdareler Kanunu değişir, yerel yönetimler güçlendirilir.” (Milliyet, 6.5.2009)

İşte Ahmet Türk’ün çözümü; “Demokratik bir Anayasa, farklılıkları zenginlik gören bir mantık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kültürel, dinsel, kimliksel, demokratik özerklik ve ademi merkezcilik anlayışı taşıyan bir proje” (Vatan, 7.6.2009)

DTP tarafından Diyarbakır’da düzenlenen ‘Demokratik Toplum Kongresi’nden temel çözüm perspektifi olarak; “Demokratik Özerk Kürdistan” talebi çıktı. (Vatan, 15.6.2009)

PKK yanlısı belediyelerin; kamu kuruluşu oldukları halde, yasaları nasıl hiçe saydığı, terör üssü halinde nasıl pervasızca çalıştığı, güvenlik güçleriyle girdiği çatışmalarda ölen terörist cenazelerini örgüt bayrağı altında nasıl kaldırdığı, taziye odaları açtığı, hasılı bölücü terörü nasıl tırmandırdıkları bilindiği halde, yetkilerinin daha da artırılmasının hangi sonuçları doğuracağı ortada değil mi?

Bütün bunlar yapıldığında, bölgede PKK’nın tam anlamıyla hakimiyet kuracağı, milyonlarca insanımızın örgütün insafına terkedileceği belli değil mi? Bunun da uluslar arası hukukta  ciddi  sonuçlarının olacağı bilindiği halde, “PKK açılımı” adı altında yerel yönetimlerin gücü hangi ihtiyacın gereği olarak artırılıyor?

9. ÖCALAN’IN DURUMU: İmralı’da tutuklu bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yaşamı, Uluslararası Af Örgütü ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu standartlarına göre yeniden gözden geçirilecek.

Bunu teröristbaşı, PKK. DTP ve AB istiyor.

Teröristbaşına gösterilen ihtimam, ne Uluslararası Af Örgütü, ne Avrupa İnsan Hakları Komisyonu standartlarında vardır. Bu gerçeğin adı geçen kuruluşlara  söylenmeyip de, gereğinin yapılacağının ifadesi ilginçtir. 10 yıldır sağlığı bir doktor heyetinin kontrolünde tutulmakta, herhangi bir tertibe karşı, yemekleri önce hizmet edenlere yedirilerek güvenliğine titizlik gösterilmekte, birinci kalitede bakım verilmektedir. Televizyonu, kütüphanesi vardır, günlük gazeteleri takip edebilmekte, günde iki defa  avluda dolaşmaktadır. Halen görülen davası olmadığı halde, yasalar çiğnenerek her hafta avukatlarla görüşmekte ve verdiği talimatlarla terör örgütünü yönetmektedir.

Terör suç, terör örgütünü övmek suç, yönetmek suç, hükümlü olarak yönetmek katmerli suç. Ama bu suç “demokratik” bir hak olarak görülüyor ve devlet güvencesi altında örgütü  yönetiyor

Yöneticilerin ağır bir suç işlemeyi göze alarak, terör örgütünün yönetilmesine izin vermeleri  nasıl izah edilebilir? Örgüt bugünkü konumuna, bu sayede ulaşmıştır. Bir yandan terör eylemleri artmış, öbür yandan teröristbaşı devamlı gündemde tutularak meşrulaştırılıp muhatap konumuna gelmiş ve  PKK üzerindeki otoritesini sürdürmüştür.

İş şehirlerde örgütlenerek (KCK), devletin yerini almaya, gerektiğinde şehirleri ateşe veren terör eylemlerinin yaygınlaştırılmasına gelmiştir. Son günlerdeki KCK operasyonlarında yakalananların arasında, dağdan inen ve sebest bırakılan teröristlerin bulunması çok anlamlıdır. 

Gelişmelere bakarak bu gidişe,  kalkışma safhasına geçişin  hazırlığı da diyebiliriz.

10. CEZAEVİNDE KÜRTÇE KONUŞULACAK: Cezaevindeki Kürtçe konuşma yasağı kaldırılacak. Yeni tüzükte, Türkçe bilmediğini beyan etmek yeterli sayılacak.

Tahkik ettik, cezaevlerinde böyle bir yasak yoktur. Ancak, pakette böyle bir madde olduğuna göre, bazı düzenlemeler yapılacak demektir. Bekleyip göreceğiz. Ama bu konu,  Kurmançcanın ikinci dil yapılması için tasarlanan diğer düzenlemelerle birlikte düşünülmesi halinde önem kazanmaktadır.

Bunu kim istiyor AB-PKK. (Taraf Gazt. 12.05.2009)

11. GENEL AF OLMAYACAK:   Ancak dağdaki ve cezaevindeki mahkûmların azami düzeyde yararlanacağı ceza indirimlerine gidilecek. TCK’nın Etkin Pişmanlık başta olmak üzere bazı maddelerinde değişiklik yapılarak dağdaki PKK militanlarının indirilmesi sağlanacak.

Affı kim istiyor? Teröristbaşı, PKK- DTP- AB-ABD.

Bu düzenlemeyle, “Cezaevindeki mahkumların bile azami düzeyde ceza indiriminden yararlanması” mümkün olacak denildiğine göre, dağdakilerin tamamının serbest kalabileceğini kabul etmek gerekiyor. Dağdaki teröristlerin suça karışma durumları bilinmediğine göre, zaten başka bir sonuç da beklenemez.

Teröristbaşı Öcalan’a; “taş atan çocuklar” yasa tasarısına eklenen bir madde ile “yeniden yargılanma hakkı” verilecekti, ancak TBMM’de bunun farkına varılınca bu teşebbüs, şimdilik akim kalmış oldu. Akim kaldı, ama bu arada iktidarın gerçek niyetinin ne olduğu da açığa çıkmış oldu.

Teröristbaşının affı için bu yol işlemezse, başka şekilde bir yol aranak, mesela diğer mahkumlara tanınacak yeniden yargılanma hakkı emsal gösterilerek, eşitlik gerekçesiyle AİHM’e başvurma imkanın verilmesi gibi. 

PKK şartlarının başında hep teröristbaşının affı vardır. Birkaç örnek verirsek;  Kandil’den gelen teröristlerin getirdikleri mektupda (20.10.2009), teröristbaşının avukatıyla duyurduğu “demokratik açılım sürecine dair ‘üç aşamalı yol haritası’nda (AA.24.10.2009), DTP’nin düzenlediği ‘Demokratik Toplum Kongresi Sonuç Bildirgesi’nde (Vatan, 15.6.2009) bebek katilinin serbest bırakılması istenmiştir.

Haydi bunca cinayet ve ihanet affedildi diyelim. Peki terör bitecek, akan kan duracak mı? Asla. PKK’nın amacı ülkeyi bölmek olduğuna göre, hepsi affedilse bile terör devam edecektir. Daha da vahimi, “madem teröristbaşı bile affedildi, bu durumda mücadelenin ne anlamı kaldı” denilerek ülkenin savunulması çok zorlaşacaktır.

Bunun yanında, afla beraber yaşlı ve yorgunları ile ovadaki eylem ve siyaset  kadroları takviye edilecek,  5 bin kişilik “savunma gücüne”, yeni güçler katılacaktır. Nitekim, teröristbaşının talimatına göre, her şey halledilse bile “5 bin kişilik bir savunma (!) gücü daima hazır tutulmalı” denmektedir.

PKK’nın hedefi “Bağımsız Birleşik Kürdistan”dır. Projenin Irak ayağı tamam. Sırada Türkiye ayağı var, bu yolda hızlandırılmış adımlar atılıyor. Sonra sıra Suriye ve İran’a gelecektir. 

Mesele hafife alınamaz. Yok efendim daha çok demokrasiymiş, özgürlükmüş gibi akla ziyan veren gevezelikler bırakılmalı, devlete yakışan tedbirler alınmalıdır.

Kesin olan şudur ki; PKK yenilmedikçe terör bitmez. Bakınız PKK’nın ikinci adamı Duran Kalkan ne diyor? “Genel af çıksa da silah bırakmayız.” (Milliyet, 24.06.2009)  Bu gerçek terörün karakteridir. Onun için terörle mücadele edilecekse bilmelisiniz ki, taviz çare değil, aksine tehlikeli bir zaaftır. 

12. TERÖR SUÇLUSU ÇOCUKLAR: Terörle Mücadele Yasası’nda değişiklik yapılarak, sokak gösterilerine katılan çocukların terör suçlusu olarak yargılanmaması sağlanacak.

Konuyla ilgili yasa tasarısı TBMM’de. Bu tasarı; içine teröristbaşına yeniden yargılanma hakkı tanıyan bir maddenin eklendiğinin görülmesi üzerine, beklemeye alınmıştır.

Daha önce çocuk yaşı, “Çocuk Hakları Sözleşmesi” (ÇHS) gereğince 18’e çıkarılmıştı. Şimdi; PKK’nın sokak gücü olarak 2005’den beri terör estiren, kan döken,  şehirlerin altını üstüne getiren bu militanların, adi suçlu gibi yargılanmasını temin için yasa değiştirilecek. Böylece cezalar otomatik olarak düşeceğinden, hükümlülerin ve yargılananların büyük kısmı serbest kalacaktır. Yani, 11. sırada sözü geçen, örtülü  af çıkarılmış olacaktır.

Teröristlerin affedilmesiyle, eylemcilerin sayısı artacağından, kamu düzenine, vatandaşlarımıza ve güvenlik güçlerimize vaki, molotoflu, taşlı, baltalı saldırılar daha da yoğunlaşacak demektir. Bu değişikliğin zamanlaması da dikkat çekicidir.

ÇHS çocuk yaşı 18 diyor. Ama gelişimleri iklim ve ülkelere göre değişeceğinden, yaş belirlemesini devletlere bırakıyor. Sözleşme, çocuk istismarının önlenmesi, iyi insanlar olarak topluma kazandırmaları amacıyla düzenlenmiştir. Bu  insani ve milli amaç gereğince, çocuklarımızın terör bataklığından kurtarılması için tedbir alınması gerekirken, tam tersi yapılarak çocukları adeta, kanlı terörün içine atacak bir ortam hazırlanıyor.

13. TARİH DERSİNDE MÜFREDAT DEĞİŞİKLİĞİ: Hem ilk ve ortaöğretimde, hem de üniversitelerde tarih derslerinin müfredatı değiştirilecek. Kürtleri yok sayan ifadelerin değiştirilmesi sağlanacak. Türk Dil Kurumu da sözlük ve gramer kitaplarında ayrımcılığa yol açan ifadelerin tamamını çıkaracak.

Öncelikle, bu düzenleme, “1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu, Türk Milli Eğitiminin Amaçları maddesine” aykırıdır. Ayrıca  tarih derslerinde “Kürtleri yok sayan ifadeleri” olduğu doğru değildir, iftiradır. 

Sonra bir milletin tarihi bütün olarak araştırılıp öğretilir. Yine tarihin derinliklerinden gelen farklı kesimleri de içine alacak şekilde ve kaynaşmanın, bir millet olmanın hukuki, siyasi, kültürel ve sosyolojik temelleri objektif bir şekilde ele alınarak eğitim ve öğretim yapılır..

Doğru olan budur. Ancak kökeni ne olursa olsun herkesin Türk  milletinin eşit haklara sahip evladı olduğu gerçeğini inkar eden,  ülkeyi 36 etnik parçaya ayıran bir  tarih öğretimi olamaz. Bir olan milleti, dil, din, ırk temelinde parçalara ayıracak eğitimi ve öğretimi hiçbir devlet yapamaz. Hiçbir devlet, ayrıştırıcı, farklılaştırıcı, yabancılaştırıcı ve çatışmacı bir tarih bilinci vererek, vatandaşlarını birbirine düşman yapamaz. Böylesine planları, ancak devletin ve millettin düşmanlar yapabilir.

Bu kimin talebi denirse, belli değil mi? Tabii ki PKK’nın, yani iş-aş bekleyen vatandaşımızın değil. Bunun son örneği: Kandil’den inen teröristlerin hükümete sunulmak üzere getirdiği, 9 maddelik “barış”  mektubunun ilgili maddesi; “Kürt halkı olarak tarihimizi, kültürümüzü, sanat ve edebiyatımızı özgürce yaşamak, geliştirmek ve korumak istiyoruz.” (20.10.2009)

Esasen, 26 maddelik açılımın tamamına yakını, PKK şartlarıyla ayniyet içinde ve bütün olan milleti ayrıştırmaya, etnik kimlik inşaasına yarayan bir projedir.   

14. ANADİLDE PROPAGANDA: Siyasi partilerin anadilde propaganda yapmasına imkân verilecek. Siyasi Partiler Kanunu’nun, ‘Azınlık Yaratılmasının Önlenmesi’ başlıklı maddesi değiştirilecek. Bu maddedeki, ‘propaganda ve mitinglerde, pankart ve levhalarda, broşür ve beyannamelerde plaklar ve ses görüntü bantlarında Türkçeden başka dil kullanılamayacağı’ hükmü değiştirilecek. Çifte dil kullanmanın yolu açılacak.

Bu düzenleme Anayasa’nın “Başlangıç ilkelerine”, değiştirilemez dediği 3’üncü madde “devletin dili Türkçe,” 10’uncu madde “Kanun önünde eşitlik,” 68’inci madde ”Siyasi Partilerle İlgili Hükümler,” 69’uncu madde “Siyasi Partilerin Uyacakları Esaslar”  hakkındaki hükümlere aykırıdır.

Bilindiği gibi demokrasilerde partiler, rejimin temel kurumlarıdır. Bunun için de, kamu kuruluşu niteliğindedirler, devletin kuruluş esasları ve anayasasına göre yapılandırılırlar. Özellikle, bir millete ait demek olan  “milli devlet”i ve bunun ilk şartı olan “milli kimlik” ve “devlet dilini” benimsemek ve savunmak zorundadırlar. Ana dilde faaliyet gösteremezler. Millet bütünlüğü içinde yer alan farklı etnik ve benzeri kesimleri ayrıştırmaya, azınlık yaratmaya çalışamazlar.  Aynı şekilde “üniter” devlet yapısına sadık kalmak zorundadırlar.

Partilerin etnik dillerde propaganda yapması, devletin iki dilli olmasının en kestirme yoludur. Bu ise paralel dil yaratılarak ayrışmanın önünü açacaktır.

Bu talep kimden geliyor? PKK’dan. Kimin ihtiyacı var. PKK’nın. İşte iki örnek:
Teröristbaşı’nın “4’üncü AB, Türkiye ve Kürtler” Konulu konferansa gönderdiği   9 maddelik teklifin 5’inci maddesi (6.12.2007 özgürgündem) ve DTP’nin düzenlediği “Demokratik Toplum Kongresi” sonuç bildirgesinin 9. maddesi “etnik kimlikle (parti) siyaset “ talebi.

15. ÖZEL EĞİTİM MERKEZLERİ: Silah bırakan terör örgütü militanlarının topluma kazandırılmasına yönelik projeler hazırlanıp, özel eğitim merkezleri kurulacak.

Teröristlerin topluma kazandırılması iyi de, bunu kim yapacak? Yoksa bu işi teröre “çözüm” bulacağım diyerek, PKK taleplerini bir bir yerine getirenler mi başaracak? Ortada böyle bir niyet ve yetenek varsa, bunu niçin sokakları yangın yerine çeviren ve adına “taş atan çocuklar” dediğiniz  militanlara uygulamıyor sunuz?  Bölücülük yolunda canını verecek kadar şartlandırılmış teröristi, bu yoldan nasıl çevireceksiniz söyler misiniz?

Bu maddenin uygulanması, diğerleriyle birlikte düşünüldüğünde, şu sonuç çıkıyor. Eli silaha ve kana bulaşmış, ülkeye ihanet etmiş teröristlere iş, aş verilip; etnik temelde siyaset ve bölücülük yapmalarına ortam hazırlanacak demektir. 

16. KÖYE DÖNÜŞ HIZLANACAK:  Köye dönmek isteyenler teşvik edilecek. Terörden doğan zararların karşılanmasına yönelik sorunlar kısa sürede giderilecek.

Köye dönüşün, PKK ve AB’nin talebi olduğunu hemen belirtelim. Hatırlayacak olursak köyleri yakan yıkan PKK, ahaliyi sindirip teslim almak için beşikteki bebeğe kadar katlediyordu. Bölgedeki köylerin, ağırlıkla aşiretlere ait  mezralardan oluştuğunu söylemeliyiz.  Coğrafi yapısı sarp, yerleşim sayıları çok ve dağınık olan bu birimlerin korunmasının zor olduğunu, teröristlerin barınma ve gizlenmesine yaradığını gören güvenlik güçleri, buraları boşaltmıştı. Özellikle, İran, Irak ve Suriye sınırındaki, Eruh ve Şemdinli’ye bağlı köylerin durumu hassasiyet gösteriyordu. Bu bölgede güvenlik güçlerinden önce hareket eden PKK, buradaki insanların Türkiye’nin iç kesimlerine gitmesini önlemek ve elinin altında potansiyel güç bulundurmak amacıyla, hepsini Irak’a taşımış, Mahmur kampı böylece oluşmuştur.

Bu hatırlatmadan sonra “Köye dönüşün” masumiyetinin yanında terör stratejisi açısından önemini belirtmeliyiz.Teröristlerin beslenme, gizlenme ve barınmaları açısından sınır bölgeleri başta, hassas konumdaki köyler dikkate alınmadan dönüş sağlanırsa, çok yanlış ve tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Özellikle terörün azdığı bu dönemde.

Ayrıca bu köylerin coğrafi konumları ve arazi yapısı sebebiyle, buralara yeterli şekilde kamu hizmetlerinin götürülmeyeceğinden, örgütün istismarına açık olacaktır.

Bu düzenleme de, aynen cezaevlerinin boşaltılması, yurt dışındaki terörist ve bölücülerin getirilmesi, 11 bin kişilik Mahmur’un taşınması gibi ülkemizde bölücü militan yığınağının yapılması anlamına geliyor. Bu gerçekleşirse, PKK tahminlerin üzerinde güçlendirilmiş ve tasarlanan iç çatışma ve kalkışma için, affedilmez bir hata yapılmış olacaktır.

Şimdi,  PKK ve AB’nin ısrarla “Köye dönüşü hızlandırın” baskısının, ne için yapıldığı  daha iyi anlaşılıyor.

17. DİYANET’TEN AÇILIM:  Diyanet İşleri Başkanlığı Kürtçe Kuran-ı Kerim çalışmalarını kısa sürede tamamlayacak. Bölgedeki vekil imam uygulamalarına son verilecek. Bölgeye gönüllü ve kadrolu imamlar gönderilecek.

Okuma yazma bilmeyen, ağırlıkla da köylerde ve mezralarda oturan kişilerin, Kuran-ı Kerim hangi dilden olursa olsun yararlanmaları mümkün değildir. Ayrıca, Kürtçe denilen Kurmanç lehçesine, kelime hazinesi ve ifade gücü bakımından, Kuran’ı Kerim  tercüme edilemez.

Eğer maksat vatandaşlarımızın kutsal kitabımızı öğrenmeleri ise, bunun en doğru yolunun, nüfusumuzun yüzde 98’inin Türkçe bildiği ülkemizde, Türkçe Kuran-ı Kerim’i okumalarıdır. Zaten fiili durum da böyledir.

Bu gerçek dikkate alınmadığına göre, maksadın bu olmadığı görülüyor. Bu düzenleme de, herhalde diğer maddelerde  olduğu gibi, bir lehçeden bir dil yaratma, sonra etnik kimlik oluşturma projesinin gereği olarak ele alınıyor.

Öte yandan “Bölgeye gönüllü ve kadrolu imam verilmesi” PKK’nın da istediği bir şey. Böylece vekiller kadroya alınacağı gibi, güvenliğin sağlanamadığı bölgede sadece PKK yanlısı imamlar gönüllü olabilecektir. Böylece, devleti temsil eden, devletin camilerinde, devletin maaşlı imamlarıyla bölücülüğe resmi hizmet imkanı verilecek.

Kısaca camilerimiz de PKK mevzileri haline dönüştürülebilecektir. 

18. GAP TAMAMLANACAK:  GAP Projesi 2012 yılına kadar tamamlanacak. 2 milyon kişiye istihdam yaratılacak. Bölgedeki işsizliğin giderilmesi için özel teşvikler getirilecek.

Gap’ın tamamlanması, 26 maddenin tek doğrusu diyebiliriz. Ancak, bu iktidar ülkeyi 8 yıldır tek başına yönetmektedir. Sürekli GAP’ın tamamlanmasından söz ettiği halde bir çivi bile çakılmadığı, önümüzdeki dönemde ekonominin daha da çöküntüye gireceği dikkate alınırsa, değişen bir şeyin olmayacağını söyleyebiliriz.

Durum böyle ise, bu madde niçin yazılmıştır? Bu da aynen “Alfabe değişmeyecek” cinsinden, diğer yapılanların üstünü örtmeye yarıyor.

19. AND OKUNMAYACAK: Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 250 yeni okul inşa edilecek. İlk Öğretim Okulları’nda ‘Türküm Doğruyum, Çalışkanım’ dizeleri ile başlayan And’ın okutulmasından vazgeçilecek.

Bu yasaklamayı kim istiyor? Tabii ki, PKK, AB, AKP. Böylece bebek katilinin bir şartı daha yerine getirilecek demektir.

Bin yıldır kan ve can bedeliyle vatan yaparak, yüksek bir medeniyet kurduğumuz bu topraklarda, kendi çocuklarımıza milletimizin adını  öğretemeyeceğiz; onlara doğruluk, çalışkanlık, dürüstlük gibi temel değerlerimizi öğretemeyeceğiz öyle mi?  Haddini bilmezlik ve inkarcılık doğrusu bu kadar olur.

Aslında “And”ın yasaklanması açılımcıları ele veren  bir şifre gibidir. Suçüstü halidir.

Şöyle ki; bunlar, Atatürk sözünde durmadı, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir diyerek,  devleti  Türk Milleti esasına göre kurdu. Böylece diğer etnik kesimleri inkar, asimilasyon ve ayrımcılık yaptı.  Biz “ayrımcılıkla mücadele” ederek, bu yanlışı düzelteceğiz.” diyorlar.

Demek ki, Atatürk ve arkadaşları, devleti ırklar koalisyonuna göre değil de, bir millet gerçeğine göre kurmakla büyük suç işlemiş. Atatürk düşmanlığının da gerçek kaynağı bu olsa gerek.

Sanki; milletle etnisite aynı şeymiş, dünyada etnik/ırk ortaklığı esasına göre kurulmuş bir devlet varmış, etnik kesimler  milletin birer  parçası ve çoğunluğa mensup değilmiş gibi. Bu durumda asıl, “ayrımcılık”, “bölücülük”,”asimilasyonculuk” ve “inkarcılık” Türk Milleti gerçeğinin reddi ve onun bir parçasını koparmaya kalkışmaktır.    

Evrensel hukuka bakıldığında milletler, çoğunluğa ve azınlığa mensup olmak üzere iki gruptan oluşmaktadır. Bu çerçevede düzen eşit vatandaş, bir millet ve milli devlet temelinde üçlü bir yapıya göre kurulmaktadır. Azınlığa mensup olanlar ise, kültürlerini ve inançlarını  bireysel planda hür olarak yaşayan, ülkenin eşit vatandaşlarıdırlar. Ayrımcılık yapamazlar, grup kimliği talep edemezler.

Etnik kesimlere gelince, bunlarla ilgili olarak  evrensel hukukta herhengi bir düzenleme yoktur, çoğunluğa mensup ve eşit haklara sahip vatandaşdırlar. Bizde olduğu gibi “kimliğimizin tanınmasını istiyoruz” şeklinde komik taleplerde bulunamazlar. Çünkü, buradaki kimlik, siyasi olmayıp toplumsaldır. Başka bir ifade ile, bir aileye veya aşirete mensubiyet yahut bir şehirden olmak, birilerinin kabul veya reddine bağlı olmayan objektif bir realitedir. Sade bir ifade ile aşiretler topluluğu diyebileceğimiz etnisite de aynı durumdadır. Bunların üzerine siyaset ve egemenlik iddiası inşa edilemez.    

İyi niyetliler için bir daha anlatalım. Büyük bir kültürün ve medeniyetin inşasını gerçekleştiren Selçuklu ve Osmanlı Cihan Devleti gibi Türkiye Cumhuriyeti’ni de Türk Milleti kurmuştur. Sahibi Türk Milletidir. Bu topraklarda binlerce yıldır kökeni ne olursa olsun birlikte yaşayan herkes, Türk Milleti’nin asli unsurudur. Hoşunuza gitse de, gitmese de bu yaşanmış bir gerçektir.   

İşte bunun inkar edilemez bir delili:

Sultan Abdülhamit döneminde yapılan 1876 Anayasasında, devletin ve kurucusu olan Türk Milletin’in kimliği şöyle tarif edilmiştir: “Devletin resmi dili Türkçedir, Türkçe okuma yazma bilmeyen mebus ve memur olamaz, devletin neresinden seçilmiş olursa olsun, herkese Osmanlı mebusu denir.” Dikkat edilirse, Türkçe bilenlerin sayıca az ve devletimizin en zayıf olduğu dönemde bile, devlet kimliği böyle tarif edilmiştir.

Cumhuriyet döneminde bu kimlik tarifi aynen korunmuştur.  1924 Anayasası ile 1876 Anayasası arasında hiçbir fark yoktur. Hatta bu güne kadar ki bütün anayasalarımız da aynıdır. İşinize gelince Osmanlı ile övünüyorsunuz, iyi de buyurun, Osmanlı’ya da, devleti Türk kimliğine göre kurduğu için, utanmadan inkarcı, ayırımcı, asimilasyoncu ve baskıcı iftirasını yapın. İki yüzlülüğün bu kadarına da pes doğrusu.

20. ALFABE DEĞİŞMEYECEK: Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dilinin Türkçe olduğu ve alfabesinin 29 harften oluştuğuna ilişkin Anayasal ve yasal düzenlemeler korunacak.

Müsterih olabiliriz. Alfabemiz değişmeyecekmiş. Acaba bu başarıyı neye borçluyuz? Peki alfabe değişsin veya değişmesin diyen var mı? PKK taleplerinde buna rastlamadık. Belki AB’nin  sözcüleri böyle şeyler söylemiş olabilirler. Ehh bu da dikkate alınmasa ne yazar, değil mi? Bir rest de biz çekelim olmaz mı?

İyi de, “PKK açılımı” için yapılacaklar listesine, yapılmayacaklar ne maksatla yazılıyor, doğrusu anlayamadık. Herhalde propaganda amacıyla konmuştur.

21. KÜRTÇE YAYINA YENİ DÜZEN:  RTÜK Yasası’nda yapılacak değişiklikle Kürtçe yayınlarla ilgili yeni düzenlemeler yapılacak. Özel televizyon ve radyoların Kürtçe yayın yapmasına izin verilecek.

Devlet televizyonunun 24 saat kurmanç lehçesinden yayınının yanında, bütün özel televizyon ve radyolar da 24 saat yayın yapacak. Bunun adına, asırlardır  müstakil bir dil olamayıp, bölge ve etnik lehçe durumunda kalan Kurmançcayı, zorlayarak, tepeden inme mühendislik metodlarıyla dil haline getirme gayreti denir.

Bu boşuna bir gayrettir, çünkü Farsça, Arapça ve Türkçe gibi büyük dil ve medeniyetlerin arasında kalmış olan bir lehçenin gelişmesi düşünülemez, muhafaza edilebilirse, ancak bugünkü kadar mümkün olabilir. Dillerin gelişmesi, her şeyden önce ihtiyacın şiddetine, sonra da sosyal ve kültürel gelişmişlik kapasitesine bağlıdır.

Öyleyse, AB ve PKK bunu niçin ısrarla istiyor? Gayet açık, örgütün, nazari planda da olsa farklı bir kimliğe ihtiyacı vardır. Bir de bu kimliği muhatabına kabul ettirebilirse, ayrı bir millet olduğu iddiasına, kendisi ve yandaşları inanacaklardır. Buna çok ihtiyaç vardır. Çünkü şu durumda, Türk Kültür ve medeniyet dairesinin içindedirler, temelde farklı oldukları, dil dahil hiçbir unsura dayanmamaktadırlar.

Buna rağmen bu mesele çok önemlidir. Çünkü terör örgütüne bu kadarı yeter. Konunun bir de, silahtan daha yıkıcı olan psikolojik mücadele tarafı vardır ki, Türkiye bu alanda yok denecek durumdadır. Bu dengesizliğe bir de özel Tv. ve radyoların etnik lehçeyle 24 saat yayın yapmasını, PKK’yı kullanan emperyalistlerin gelişmiş tekniklerle bu imkanı değerlendireceğini düşünelim. Zihinler nasıl karıştırılacak, mikrop ilaç gibi nasıl sunulacak, varın siz hesap edin.

Bu konuda bir de batı ülkelerine bakalım. Değerli bilim adamı İskender Öksüz beyin “En İyi Entegrasyon Asimilasyondur” başlıklı yazısının ilgili bölümü aynen şöyle;

“Geçtiğimiz hafta, 14 Bulgar parlamenter, Bulgaristan’da Bulgar Millî Televizyonunda, günde on dakikayla sınırlı Türkçe haber yayınının kaldırılması için kanun teklifi verdi. Berlin’den yayın yapan Radio Berlin-Brandenburg (RBB), 34 yıldır Multi-Kulti Radyosu adı altında sürdürdüğü Tükçe yayınları 2008 yılında kaldırdı.

Nordrhein-Westfalia eyaletine yayın yapan WDR’in Köln stüdyolarında hazırlandığı için Türklerin Köln Radyosu diye tanıdıkları Funkhaus Europa, şu anda Pazartesi-Cuma  arası saat 6.05-7.00 ve 19.20-20.00, Pazar 19.30-20.00 arasında olmak üzere haftada  toplam 10,5 saat Türkçe yayın yapar. 1 Ocak 2010 tarihinden itibaren, sabah yayınları tamamen kaldırılarak Türkçe yayınlar haftada 5 saate indiriliyor.

Yine Almanya’da, Hessen eyaletine yayın yapan HR, WDR’de hazırlanan Türkçe yayınları sabahları orta dalga üzerinden aktarıyordu. HR, 1 Ocak 2010’dan itibaren Türkçe yayınları tamamen kaldırma kararı aldı.

Alman Haber Ajansı (DPA) 1 Ocak 2009’da başladığı Türkçe yayın servisini, 1 Nisan 2009’da kaldırdı. 

Fransa devlet radyo televizyonu Radio France Internationale (RFI) haftada toplam 1 saat Türkçe yayın yapıyordu. 2007 yılında kaldırdı. RFI’nin internet sitesindeki Türkçe bilgi bölümü de  1 Ocak 2010’dan itibaren kalkacak.

Belçika’da Flamanca yayın yapan  BRT televizyonu, Cumartesi günleri 30 dakika süreyle Babel (Babil) başlığıyla yaptığı Türkçe TV yayınını 1997’de kaldırdı.

Fransızca yayın yapan RTBF, aynı şekilde haftada yarım saat olan haber ağırlıklı  Türkçe yayınlarını 1992’de kaldırdı.

Sözde çok kültürlü!

 Hollanda resmi devlet yayın kurumu NOS/NPS, oradaki Türk toplumu için Radio 5 frekansından Cumartesi günleri saat 15.02-15.45 arası yayınlanan Türkçe haber programına 4 Eylül 2008 tarihinde son verdi.

Danimarka’da 1 Ocak 1980 tarihinde Radio Denemark (DR) ‘ta başlayan ve günde 15 dakikayla sınırlı Türkçe radyo yayını 2005 yılında  sonlandırıldı.

İsveç devlet radyosu haftalık 15 dakikalık Türkçe radyo yayınlarına 15 Ocak 2006 tarihinde son verdi.” (Prof. Dr. İskender Öksüz, Star Gzt. Açık Görüş 17.12.2009)

“Özgürlükçü” ve “demokrat” batı, bizim ensemizde boza pişirirken, kendisi “çok kültürlülüğe” nasıl bakıyor, dakikalarla sınırlı yayına bile izin vermiyor, işte örnekleri. Üstelik, dilleri ve kültürleri unutturularak asimile edilecek olan bu insanlar bizim vatandaşılarımızdır ve bulundukları ülkenin kimliğiyle herhangibir kimlik ihtilafları da yoktur. .

Bu örnekleri görünce güzel ülkemizin, uğradığı ihanete, sahipsizliğe, nankörce, sorumsuzca  ve hovardaca yönetilmesine nasıl yanmaz sınız?

22. ANADİLDE EĞİTİM YOK: Ancak anadilin öğrenilmesinin önündeki tüm engeller kaldırılacak.

Önce bu eğitim ve öğretim işi devlet kurumlarında yapılacağına göre, Anayasa’nın “Başlangıç ilkelerine,” 3’üncü maddesindeki “Devletin dili Türkçe”, 42’inci maddedeki, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında, Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” hükümlerine aykırı olduğunu söyleyelim.

Sonra bunu kimler istiyor diye soralım? Tabii ki, AB-APO-PKK-DTP, hatta ABD.

Öte yandan ana dilin, adı üstünde anadan öğrenilen dil olduğunu, bunun önünde hiçbir engelin bulunmadığını ve bulunamayacağını belirtelim. Sıkca söylendiği gibi ana dillerin konuşulması yasak değildir. İsteyen istediği gibi konuşabilir, ihtiyaç duyduğu sürece de konuşacaktır. Eğer ileri sürüldüğü gibi yasak olsaydı, bin yıllık tarihimizde, Türkçe’den başka  dil mi kalırdı?

Buna rağmen neden “anadilin öğrenilmesinin önündeki tüm engeller kaldırılacak” deniliyor? Herhalde, burada kastedilen devletin öğretmesinin önündeki engellerdir. Evet engeller vardır. İlk engel Anayasamızın amir hükümleridir. İkinci engel evrensel çağdaş hukuktur. Burada da devletin ana dillerden, hem öğretim, hem de eğitim yapması kabul edilmiyor. Bunun için gelişmiş ülkelerde bunun örneği yoktur.

Eğer anayasayı çiğneyerek devlet tarafından ana dilin öğretimi başlatılırsa, arkasından ana dilde eğitim gündeme gelecektir. Başbakan Erdoğan da böyle düşündüğünü 1991 yılında RP Genel Başkanı Erbakan’a verdiği “Kürt meselesi” adlı raporda şöyle açıklıyor: “Ana dilde eğitim haklarını verelim. Türkiye’de dileyen herkesin kendi anadilinde eğitim-öğretim yapabilmesini savunmalıyız.”

AB’de 2000 yılından itibaren, “Katılım Ortaklığı Belgesiyle” bunu istiyor. Yani iki dilli devlet gündeme getirilecektir. Zaten esas hedef de budur.

23. KÜRTÇE KURSA DÜZEN: Yasa değiştirilecek. Kürtçe kurs merkezleri birçok dilde eğitim verebilecek.

Bu düzenleme Anayasamızın ilgili maddelerine aykırıdır.
Geçmişte bu kursların özel olarak açılması serbest bırakılmıştı. Ancak katılım olmadığı için açılanlar zarar etmiş ve kapanmıştı. Bu deneme çok önemliydi. Çünkü halkın böyle bir ihtiyacının olmadığı açıkça ortaya çıkmıştı. Bunu, Türkiye’yi bölme projesinin gereği olarak PKK ve AB istiyordu. 

Kurslar böylece kendiliğinden kapanınca, bu defa AB parasını Türkiye’nin vermesini ve devlet tarafından açılmasını istedi. Şimdi yapılmak istenen de budur. Ayrıca başka  “birçok dilde eğitim”  vermek suretiyle, kurslar cazip hale getirilmek isteniyor.

Görüldüğü gibi etnik dil ve kimliğin oluşturulması amacıyla, akıl almaz zorlamalar yapılıyor. Bunlar yapıldıkça da terör örgütü güçlenecek ve iki dilli devlet hedefine yaklaşacaktır.

24. ENSTİTÜ KURULACAK: Artuklu ve Dicle Üniversiteleri bünyesinde Kürt Dili ve Edebiyatı ile Kürdoloji Enstitüsü kurulacak. Kürt tarihi ile ilgili araştırmalar yapacak birimler de oluşturulacak.

Bu düzenleme; Anayasa’nın “Başlangıç ilkelerine,” 3’üncü maddesindeki “Devletin dili Türkçe”, 42’inci maddedeki, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında, Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” hükümlerine aykırıdır.

Bu düzenlemeyi, AB ve PKK istiyor.

Araştırma enstitülerinin kurulması ve tarihimizin araştırılması elbette gereklidir. Ancak bu araştırma ve yayınları Türk diliyle yapılmalıdır. Hatta bugün yaşanan pek çok ihtilafın giderilmesine esaslı katkılar yapacaktır. Ancak, bir lehçeden bir dil inşasına dönük eğitim ve öğretim gayretleri milli birliğimizi bozmaktan, bilim, düşünce ve kültür hayatımızı zayıflatmaktan başka bir sonuç vermeyecektir.

25. SEÇMELİ DERS ÇALIŞMASI: Milli Eğitim Bakanlığı müfredat değişikliğine giderek, İngilizce, Almanca gibi Kürtçeyi de seçmeli derslerden biri haline getirecek.

Bu düzenleme de, yukarıda belirtilen Anayasa maddelerine aykırıdır. Bunu bizden AB ve PKK istiyor.

Bazen bilerek veya bilmeyerek bazı çevreler, “Canım Arapça, İngilizce öğretiliyor da, kendi vatandaşımızın ana dilinden niçin korkuluyor” diyebiliyor. Burada gözden kaçan husus, medeniyet ve devlet diliyle, milletin bir parçası olan bir etnik kesimin ana dilinin aynı statüde olmadığı gerçeğidir.

Bir medeniyet dilini öğrenen bir kişinin önünde bir dünya açılır, ufku genişler. Bundan ülke de fayda sağlar. Ama millet bütünlüğü içindeki bir etnik kesimin dili, kendi haline bırakılmaz da, devlet eliyle ısrarla öğretilmeye çalışılırsa, zayıf da olsa  paralel bir dil oluşur, millet birliği zarar görür; dil-kültür yapısı  zedelenir, yabancılaşma ve ayrışma ortamı beslenir. Kişinin kendini geliştirmesi, dünyayı anlaması imkansız hale gelir, toplum geriler.

Bu konu sadece bizim değil, bütün insanlığın meselesidir. Oralardaki çağdaş çözüm şöyledir: Milli devlet, bir millet ve eşit vatandaş yapısı esastır. Her şey bu yapıya göre şekillendirilir.  Milli devletin dili, bir olan milletin dilidir, bu resmi alanda vatandaşlar için de geçerlidir. Milletin içinde var olan farklı kesimlerin, başta dilleri olmak üzere diğer özellikleri devletin  hukukuna sokulmaz. Kişiler, özel hayatlarında, kendi kültür, dil gibi farklılıklarını sebestçe yaşarlar.

Gelişmiş hukuk ve demokrasi ülkelerine bakalım. Mesela; ABD, Almanya, Fransa, Finlandiya, Japonya, Danimarka, İsveç, hatta Yunanistan’da devletin dili tekdir. Devlet etnik dillerden kurs açmaz, seçmeli ders vermez vb.

Asırların tecrübesi ve bilimin gösterdiği bu gerçek dikkate alınmaz da, etnik diller devlet hukukuna sokulursa, zamanla paralel dil duygusu doğar, bunun sonucu olarak  farklılaşma, yabancılaşma ve ayrışmanın önü açılmış olur. 

Milleti bölecek, iç çatışmaya yol açacak  böyle bir hatayı hiçbir devlet yapmaz.


26. HALK EĞİTİM MERKEZLERİNDE KÜRTÇE: Kürtçe öğrenmek isteyen vatandaşlara Halk Eğitim Merkezlerinde Kürtçe okuma yazma kursları açılacak.

Yukarıda etnik dillerle ilgili olarak yaptığımız açıklamalar, bu düzenleme için de geçerlidir.  Bu işi devletin yapması Anayasaya aykırıdır. PKK ve AB istedi diye birliğimizi ve huzurumuzu bozacak, dünyada eşi olmayan düzenlemelerden kaçınmalıyız.

Özellikle bölge insanının can-mal güvenliği, iş, aş, adalet, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçları karşılanmazken PKK’nın devletin kuruluş esaslarını değiştirip  Türkiye’yi bölmeyi hedef alan şartlarına göre yapılan düzenlemelerin yapılmak istenmesi, asla kabul edilemez. 


GENEL DEĞERLENDİRME

26 maddelik paketin; 11 maddesinin etnik dil, kimlik ve bilinç inşasına, 9 maddesinin cezaevlerinin boşaltılması ve dışarıdaki bölücülerin ve teröristlerin yurda getirilmesine, 1 maddesinin iç çatışmayı kışkırtmaya,  3 maddesinin milli bilinci ve devlet yapısını çökertmeye göre düzenlendiği anlaşılıyor.

Bu düzenlemeyi; çağdaş anlayışa uygun olarak, bir millet esasına göre kurulmuş olan milli devlet yapımızın yıkılması, milletin içinden başka bir millet çıkararak bölünmesi ve “etnik temelde 2 ortaklı devlet” kurulması planı olarak da tarif edebiliriz.

Başbakan Erdoğan bu konudaki görüşlerini, taa 1991 yılında RP Genel Başkanı Sayın Erbakan’a verdiği “Kürt meselesi” raporuyla belli olmuştur. Buna göre: “Kürt kimliğinin tanınması ve Kürt kültürünün geliştirilmesi.. herkesin kendi anadilinde eğitim-öğretim yapabilmesi…eşit siyasal, sosyal ve kültürel haklar temelinde gönüllü bir birlikteliği esas alan yeni bir hukuk devleti anlayışının ön plana çıkartılması…” gerekmektedir.

Burada dikkat çeken husus; “Kürt kimliğinin tanınması, Kürt kültürünün geliştirilmesi…ana dilde eğitim..birlikteliği esas alan yeni bir hukuk devleti..” ifadeleridir ki; bu PKK’nın, 2 kimlikli, 2 dilli devlet rejimiyle örtüşüyor.

Tam bu noktada ABD’nin BOP’unu hatırlamalıyız. Bu Haçlı projesinin iki haritası var; malum; biri bölünmüş Ortadoğu, diğeri bölünmüş Türkiye. Bölünmüş Türkiye hedefine ulaşmak için iki yoldan yürümektedir.  Birincisi AB kıskacı, ikincisi PKK terör makinasıdır. Bu iki tuzak omuz omuza çalışmaktadır.  

Buraya kadar  “PKK açılımı”nın sadece kısa vadeye ait 26 maddesini tanıttık. Yetkililerin açıklamalarına göre, bu dönemde yapılacaklar bu kadarla da  sınırlı değildir.   Bunun bir de orta ve uzun vadeli olanları vardır ki; sayın Başbakan Erdoğan’ın ifadesiyle bu dönemde, anayasa değişiklikleri ve diğer bazı önemli konularla ilgili düzenlemeler yapılacaktır.

Eğer böylesine temellere yönelen düzenlemeler yapılabilirse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş esasları değiştirilmiş ve Türk Milleti bin yıllık egemenliğini kaybetmiş olacaktır. Mesele burada da bitmeyecek, devamında, “Büyük Kürdistan” projesi gündeme getirilecektir.Yani ipin ucu kaçarsa, başımız beladan kurtulmayacak demektir.

Bütün bunları nereden mi biliyoruz? Hemen söyleyelim; BOP’un Türkiye bölümü dediğimiz “Kopenhag Siyasi Kriterleri ve Türkiye (Mevzuat Taraması)” adındaki proje kitaptan.

320 sayfadan oluşan, 1998 yılında (1999’da AB’ye aday ülke olduk)  PKK’nın yan kuruluşu gibi çalışan İnsan Hakları Derneği’nin imzasını taşıyan bu kitabın; bir nüshasının o sırada Türkiye’de bulunan AB Genişlemeden Sorumlu Komiser Günter Verheugen’a verildiği, Temmuz 2000’de basımının yapıldığı, Giriş bölümünde anlatılıyor.  

Burada bir tespit yapalım; AB tarafından Türkiye’nin önüne konulan uyum taleplerinin tamamı, Verheugen’a verilen  bu proje kitaptan alınmıştır. Dolayısıyla, TBMM’de bu güne kadar yasalaştırılan AB taleplerinin hepsi ve sırada bekleyenler bu kitapta mevcuttur.

Hemen belirtmeliyiz ki, AB’ye uyum adı altında Türkiye’ye yaptırılanların tamamına yakını, ya Kopenhag Kriterleri ve AB müktesebatına aykırı, ya da hiçbir ilgisi yoktur..

Bir başka tespit de şöyledir. Önemli olduğu için tekrarlayalım;“PKK açılımı” nın kısa döneme ait maddeleri ile orta ve uzun vadedeki, (Anayasa değişiklikleri dahil) düzenlemeleri bu kitapta  ayrıntılarıyla yer almaktadır. AB’ye uyum (!) düzenlemeleri gibi, PKK açılımının kaynağı da, yine PKK’ya ait olan bu proje kitaptır.

BOP’un Türkiye bölümü olarak gördüğümüz bu Proje kitap ile, kendisine BOP’un eşbaşkanı diyen sayın  Erdoğan arasında bir bağ olabilir mi? Bu soruya cevap arayanlara yardımcı olmak düşüncesiyle,  büyük bir parantez açalım ve sayın Erdoğan’ın, BOP eşbaşkanlığı görevinin ne olduğunu doğru olarak anlayabilmek için, kendi ifadesine, sadece iki örnekle müracaat edelim.

Birincisi; “Büyük Ortadoğu Projesi’nin amaçları bellidir ve o amaçların içerisinde Türkiye’nin üstlendiği görev de bellidir. BOP Ortadoğu barışına yönelik olarak kurulmuş ve bunun yanında ekonomik kalkınmasına yönelik, oradaki özgürlüğe yönelik, kadın haklarına yönelik, eğitim özgürlüğünü daha ileri safhalara taşımak için kurulmuş ve atılmış bir adımdır ve burada Türkiye’ye ye de bir görev verildi ve biz bu görevi üstlendik.” (13.01.2009 TBMM Grup konuşması)

İkincisi; “Amerika’nın ’Büyük Ortadoğu Projesi’ var ya, “Genişletilmiş Ortadoğu yani, bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.” (18.2.2004 Hürriyet)

Bütün bu bilgilerin ışığında,  sayın Başbakan Erdoğan’a verilen BOP eşbaşkanlığı  göreviyle,  bu yaşananların; Irak’ın mahvedilmesi ve PKK bölücü terör örgütünün nasıl bir   bağlantısının olabileceğini düşünmeli ve açıklığa kavuşturmalıyız. Çünkü bu husus çok önemlidir.

“PKK AÇILIMI” VE KAFA KARIŞTIRAN TARTIŞMALAR

İktidar sahipleri ve yandaşlarının iddia ettiği; “PKK açılıma karşıdır. Tasfiye olacağını anladığı için terör yoluyla provakasyon yapıyor” şeklindeki değerlendirmelerin yanlış ve tehlikeli olduğunu söylemeliyiz.

PKK şartlarını kabul ettirdikçe, meşruiyet ve güç kazanmaktadır. Açılım paketinin gereği yapıldığında devletin hukuna dahil olacak ve etnik kimliğiyle temsil noktasına çıkacaktır. Bu kazanımlarla düşman saydığı Türkiye’yi gerilettiğine,  vura vura mevzileri  düşürdüğüne inanarak daha büyük boyutlu saldırıları düşünecektir. Kandil’den inen teröristlerin Habur’da zafer işareti yapmaları bunun bir delilidir. Terör örgütünün kazandığını düşündüğü bir sırada saldırıları durdurmasını beklemek, safça bir davranış olur.  

Onun için iddia edildiği gibi örgüt  “provakasyon” yapmıyor, aksine saldırılarını artırıyor.  Hatırlayalım, PKK’lılar TRT-6 yayına başladığında, özetle; “Vura vura dilimizi aldık. Yarın da toprağımızı alacağız” dememiş miydi?  Örgütün mantığı böyledir. Siz bunu anlayamazsanız, çook, çok kan akar.

Hiç şüphe yok ki, PKK hedeflerine ulaşıncaya kadar teröre devam edecektir. Bu gerçek iyi bilinmelidir. İlk hedefi Türkiye Cumhuriyeti’ne ortak olmaktır. Sonra 1978 kuruluş bildirisi 1’inci maddesinde açıkladığı gibi; “Bağımsız, Birleşik, Demokratik Kürdistan Cumhuriyeti” nin kuruluşuna geçmektir. 

PKK örgütlenmesini de buna göre yapmaktadır. Teröristbaşının talimatıyla Türkiye, Irak, İran ve Suriye topraklarını esas alan konfederal bir sistemi gerçekleştirmek  amacıyla kurulan KCK, (PKK’nın Türkiye Meclisi) şehirlerde kaos çıkarmayı ve bölgelerde özerk yasama, yürütme ve yargı sistemi oluşturmaya çalışmaktadır.   Son zamanlarda sokakları ateşe veren KCK,  “şehir terörü”nü tırmandırarak, kalkışma günü için ortam  hazırlamaktadır.

Bu gelişmelere bakınca, Irak’ın kuzeyi ile bütünleşmenin zamanı gelmiştir diyebiliriz. Bu konuda, ABD’nin desteğiyle Suriye vizesinin kaldırılması, Bağdat’ta iki ülke bakanlarının “ortak hükümet” toplantısı yapma maskaralığı gibi gelişmeler, sanki Barzani yönetimiyle ilişkilerin ve Güneydoğumuzla bütünleşmenin  psikolojik alt yapısını  hazırlıyor.

Bu konuda daha da ileri giden AKP milletvekili Mir Dengir Fırat bakınız neler söylüyor; “Irak halkı federal bir yapıyı tercih etti, oranın adı Kuzey Irak değil Kürdistan’dır, saygılı olmalıyı. Kürdistan’a vize kaldırılmalı. Erbil’den sonra  Süleymaniye’de de konsolosluk açmalıyız. Banka şubeleri açılmalı, ticareti artırmalıyız.. vs.

Adam, şairin dediği gibi, herkesi kör, alemi sersem sanıyor. Meğer Irak Anayasası’nı işgalci ABD değil de, Irak halkı yapmış ve federal bir yapıyı kabul etmiş. Biz de buna saygılı olmalıymışız. Demik ki kardeş Irak’ta, 1.5 milyon Müslüman boşuna öldürülmüş, iğrenç işkence ve tecavüzler boşuna yapılmış, Irak boşuna mahvedilmiş, yüzbinlerce namuslu kadın boşuna pazarlara düşmüş, ülke boşuna  kanlı bir arenaya döndürülmüş, Türkmenler boşuna toplu katliama maruz kalmış, liderleri boşuna suikastlara kurban gitmiş ve boşuna Barzani’nin azınlığı yapılmış.

Şu hale bakınız, yaşanan bu facialar adamın umurunda değil. Bunların insan haklarından, demokrasiden, özgürlükten, kardeşlikten, barıştan anladıkları belki de bu..

Zannedersiniz ki adam, kurulacak “Birleşik devletin” başına oturtulacak. Ne de olsa Kommagene Krallığından geliyor değil mi?

Evet meselenin geldiği nokta böyle olmalı ki; PKK yandaşlarının meydan okumaları da akıl almaz boyutlara tırmandırılmıştır. Diyarbakır Belediye Başkanı’nın devletimize ve hükümetimize alenen küfretmesi, herkese laf yetiştiren Başbakanın bunu sineye çeker gibi susması, elebaşlarının televizyonlara çıkıp, “ya ortak devlete razı olursunuz, ya da Türkiye bölünecektir”  şeklinde savurdukları tehditleri, Haçlı projesinin geldiği aşamayı gösteriyor olmalıdır. Hatırlanacak olursa, teröristbaşı da Türkiye’ye 2009 sonuna kadar süre tanımıştı.

ÜLKEMİZİ KORUMAKLA GÖREVLİ YÖNETİCİLERİMİZ NE YAPIYOR?

Aziz vatanımızda böylesine vahim durumlar yaşanırken, siyasi iktidar ne yapıyor diye soralım ve manzarayı görmeye çalışalım.

1- Bölücü teröre karşı “demokratikleşme” ve “özgürleşme” çerçevesinde başlatılan “PKK açılımı” ile “iki kimlikli”, “iki dilli”  devlet  düzenine doğru adımlar atılıyor.
2- Terör örgütü şehirleri ateşe verirken,   güvenlik güçleri ya ortalarda görünmüyor, vatandaşın mal-can güvenliği teröristlerin insafına terkediyor, yada yetersiz güçle müdahale edildiğinden polisimiz çok zor durumda kalıp panzerleri yakılıyor ve  canını kaçarak  kurtarmaya çalışıyor.
3- Ankara’da; yerli ve yabancı güçler tarafından, devletin beyni diyebileceğimiz en tepedeki organ ve kurumların kuşatılması sürüyor ve  güven bunalımı derinleşiyor, karar alma mekanizması zayıflıyor; Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay,  bazı mahkemeler, hakim ve savcılar, Türk Silahlı Kuvvetleri ve bazı etkili kişilere karşı, müthiş bir baskı ve medya kampanyası desteğinde yıpratma programı uygulanıyor.
4- Borç batağındaki, üretim gücü gerileyen ülke ekonomisi çöküntüye sürükleniyor. 

Evet son dönemin manzarası böylece özetlenebilir. Bütün dünya; devletimizin içinde bulunduğu bu durumu, kendini devlet zanneden bazı iktidar sahiplerinin rolünü, bölgede  kanun hakimiyetinin kurulamadığını, buna karşılık örgüt otoritesinin güçlendirildiğini seyrediyor. Sonunda da bir takım değerlendirmeler yapıp, politikalar belirliyor.

ÇAREMİZ VARDIR

Bu ağır tablo karşısında seyirci kalınamaz, her halde yapılacak çok şeyler vardır. Kimse dur bakalım, bekleyip görelim diyemez. Çünkü yok olmanın denemesi de olmaz. Aynen ölümün denemesinin olmadığı gibi.

O halde ayağa kalkarak kurtuluşun da, çarenin de kendimizde olduğunu görmeliyiz. Her şeyden önce, bu milletin de, bu devletin de çok güçlü olduğuna inanmalıyız. Çare bu gücün  harekete geçirilmesindedir. Bunun ilk şartı da, milletimizin gerçekleri bilmesine bağlıdır.

Bu görev de gerçeği bilenlere, felaketin farkında olanlara düşmektedir.  

Tabii felaketin farkında olduğu halde; iktidardan nemalananlar, dünyalığını tutanlar ve beklentileri olanlardan, tuzu kurulardan, sırça köşkten etrafa “aman iktidarı sıkıntıya sokacak işler yapmayın” fetvası yayanlardan, mevkii, dünya görüşü ne olursa olsun medet umulamaz.  

Onun için bu mukaddes görev, felaketi farkında olan namus erbabının omuzlarındadır.  Namus erbabı; durmadan, dinlenmeden vatandaşa, “PKK Açılımı” nın gerçek yüzünü, bu aziz vatanı bölmek isteyen Son Haçlı Seferi olduğunu anlatmak zorundadır. Demokrasilerde partilerin, en çok korktukları gücün vatandaşın oyu ve sandık olduğu bilinciyle, her vesileyle sorumlu  AKP yöneticilerine, sesini yükselterek uyarmanın yolunu bulmalıdır.  

Bu yolda vebalin en büyüğü ise,   AKP’li bakan, milletvekili ve parti yöneticilerindedir. Bu sorumlular ilk önce; Parti ve hükümet  yetkililerine, kökeni ne olursa olsun hepimizin Türk Milleti’nin eşit ve şerefli evladı olduğumuzu, etnisite/ırk kümelerine göre ayrıştırmanın, yok olmak anlamına geldiğini izah etmelidirler. Bu çerçevede  açıkça, her zeminde ve her fırsatta, PKK terörüyle gerçekten ve Türk Devleti’ne yakışan ciddiyetle, topyekün mücadelenin zaruretini anlatmalıdırlar.

Tabii herşeyden evvel de, “PKK açılımı”nın acilen durdurulması için çalışmalıdırlar. Bu yanlıştan dönülmezse, ülkemizin kanlı bir kargaşanın içine sürükleneceğini açık bir dille anlatmalıdırlar.

Özetlenen bu demokratik çalışmalar yapılabilirse, ülkemizin büyük bir felaketin eşiğinden dönmüş olacağına şüphe yoktur.. Hem de en kestirme yoldan.

Eğer bu demokratik çalışmalardan beklenen sonuç alınamazsa, kesin çözümün tarihi  önümüzdeki milletvekili seçimleri olacaktır.. Seçmen vatandaşlar tereddüdü bırakarak, ülkemizi ağır bir çıkmaza sürükleyenleri, yüzümüze karşı ve  çekinmeden, hala “Bize BOP’un eşbaşkanlığı görevi verildi” diye övünenleri, sandıkta azletmelidir. Verilen mukaddes emanet geri alınmalıdır.

Vebalden kurtulmanın da, milletimizin selamete çıkmasının da yolu bu kadar açık ve kolaydır. O halde buyurun bu milli göreve.

***

Çaremiz : Demokratik Milli Plan

GİRİŞ

Ülkemizin birlik, bütünlük ve huzurunu tehdit eden “terör”e karşı, ortaya “Açılım” adı verilen bir proje konmuştur. Siyasi iktidarın içeriğini kendisinin belirlediğini iddia ettiği, ama gerçekte, örgüt istekleri ve Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde hazırlandığı anlaşılan bu proje, toplumda şiddetli tartışmalara yol açmıştır. Özellikle Türk Milletinin kimliğine, egemenliğine ve bütünlüğüne karşı unsurlardan oluştuğunun görülmesi, mevcut gerilimi daha da tırmandırmış, bölünme ve çatışma ortamını had safhaya getirmiştir.

Ayrıca PKK’yı cesaretlendirdiğine, saldırıların yurt sathına yayıldığına ve kamuoyunun gözü önünde devletimizle pazarlığa kalkışıldığına şahit olan halkımızın kuşkuları artmış, bu “Açılım”a,  “PKK” veya “Yıkım projesi” adını vermiştir.

Bu gelişmelerden derin endişe duyan bizler, Milli Düşünce Merkezi olarak,  milli birlik, bütünlük ve huzuru bozucu unsurları etkisiz hale getirmek amacıyla, ilkeler bazında bir “Demokratik Milli Plan” hazırlamış bulunuyoruz.

Bu Plan; Türk Milleti’nin bütünlüğüne ve birliğine, vatandaşların eşitliğine ve can güvenliğine, Anayasa ile tesis edilmiş olan hukuk düzeni ve Devletin egemenliğine dayandığı için “Demokratik” ve  “Milli” karaktere sahiptir. 

Böylece milletimizin önüne, biri bölücülüğe evet diyen “PKK” veya“yıkım” projesi, diğeri egemenliğimize, bütünlüğümüze ve huzurumuza evet diyen  “Demokratik Milli plan” olmak üzere, iki seçenek konmuş oluyor.

Bu iki seçeneği, Türk Milletine hizmet etmek isteyen insanlarımızın takdirlerine sunuyoruz.


DEMOKRATİK MİLLİ PLAN

Amaç, bölücü terör saldırısına uğrayan ülkemizi savunmak ve bu beladan kurtulmaktır. Bunun için, terör saldırısına uğrayan her ülke kendini nasıl savunuyorsa, esas itibarıyla bizim yapacağımız da bundan ibarettir. Başka bir ifadeyle, Amerika’yı yeniden keşfetmek değildir.  

Devletin bu görevi yerine getirebilmesi için, her şeyden önce, kanun hakimiyetini sağlayacak, ülkenin bütünlüğünü, vatandaşın can ve mal güvenliğini teminat altına alacak bir plana ihtiyacı vardır.

Bunun için önce, temel esasları gösteren makro planda  hazırlanmış bir politikanın belirlenmesi  gerekmektedir.

Bu makro politikanın esasları şöyle olmalıdır;

1. Makro Politika, devletin bütün uzman kuruluş ve elemanları tarafından hazırlanmalı.

2. Devletin terörle mücadelede birinci derecede görevli kurum ve kuruluşları, merkezi bir yapıya kavuşturmalı.

3. Devletin mevcut milli siyaset belgesiyle uyumlu olmalı,

4. Bölücü terörü iç ve dış, bütün unsurlarıyla birlikte ele almalı, özellikle BOP’un amaçları  dikkate alınarak, iyi irdelenip her zaman kontrol edilebilir olmalı.

5. Her türlü düzenleme ve açıklama, devletin kuruluş esaslarına uygun olmalı; özellikle milli/ulus devlet, (tek dil, tek millet) üniter yapı ve eşit vatandaş kimliğine dayalı temel hukuk düzenine dayanmalı.

6. Komşularımıza, bilhassa Barzani ve Talabani'ye net ve kesin bir uyarı yapmalı,  sorumlu oldukları bölgeden gelebilecek terör saldırılarına, anında ve misliyle cevap verileceği gösterilmeli, ülkemize zarar verenlere ve hamilerine bunun bedelinin ödettirileceği kesin bir dille anlatılmalı, milletlerarası hukuka göre her hakkımızın kullanılacağı vurgulanmalı.

7. Özellikle sınır bölgelerimizde, ülkemizin bütünlüğünü, vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğini tehdit edecek hiçbir terör unsurunun bırakılmayacağı gösterilmeli.

8. ABD, AB ve ilgili görülen ülkelerin dikkatleri etkili bir biçimde çekilmeli.


HUKUKİ VE İDARİ TEDBİRLER

1. Bölücü terörün 25 yıldır sürdüğü, bu olağanüstü sorunun, olağan  yönetim ve yöntemlerle çözülemeyeceği dikkate alınarak, gerektiğinde Olağanüstü Hal idaresi ilan edilmeli.

2. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı işlenen terör suçlarına idam cezası yeniden getirilmeli, kesinleşmiş idam cezalarının, TBMM dahil hiçbir  mercie gönderilmeden, doğrudan infazı yapılmalı.

3. Son yıllarda, “demokratikleşme” bahanesiyle bozulan hukuk alt yapısı gözden geçirilip, demokratik ülkelerdeki örnekler  dikkate alınarak yeniden düzenlenmeli.

4. Güvenlik güçlerinin yetkileri ve imkanları, demokratik ülkelerin tecrübelerinden de yararlanarak  ihtiyaca göre artırılmalı.

5. Devletin iç ve dış istihbaratı, acilen kuvvetlendirilmeli ve bu alanda kurumlar arası işbirliğine önem verilmeli.

6. Bütün ülkede, özellikle de terör bölgelerinde, kanun hakimiyetinin, can-mal güvenliğinin sağlanmasına öncelikli önem verilmelidir. Bu amaçla,  en tecrübeli devlet kadroları bu bölgelerde görevlendirilmeli ve toplumun devlete güveninin artırılmasına özel önem verilmeli.

7. İmralı mahkumunun cezaevinden terör örgütünü yönetmesine izin verilmemeli, Fransa'nın Carlos'a (çakal), İtalya'nın Ağca'ya  yaptığı gibi, ancak özel zamanlarda özel izinle görüşülen mahkumiyet statüsünde tutulmalı, aynı durum diğer terör suçlularına da uygulanmalı, teröristbaşının talimatlarını taşıyanlar cezalandırılmalı.

8. Terörle mücadele, özel eğitimden geçmiş profesyonel elemanlarla yapılmalı, bunlar güvenlik güçlerinin emir-komuta sistemi içinde olmalı ve koruculuk sistemi rehabilite edilerek güçlendirilmeli.

9. Mahkemece kapatılan partilerin yerine, aynı amacı güden, bu parti yönetici ve üyelerinin katıldığı yeni parti kurulmasına izin verilmemeli, İspanya örneğinde olduğu gibi.

10. Suçluların ve kanun kaçaklarının, yabancı ülkelerde barınma imkanı bulamaması için uluslararası hukuka göre yapılmış olan suçluların iadesine dair anlaşmaları işlerlik kazandırılmalı, buna uymayan devletlere aktif diplomatik baskı yapılmalı, icabında bu durumdaki kaçakların yakalanıp yurda getirilmesi sağlanmalı.


HALKIN AYDINLATILMASI VE EĞİTİM

1. Bölücü terör konusunda toplum objektif bir şekilde; tarihi veriler, ilmi gerçekler,  hukuk   ve demokrasi açısından  dünya örnekleri ile yeterince  ve sürekli olarak aydınlatılmalı.

2. Hukuk ve demokrasisi istikrar kazanmış çağdaş ülkelerde millet, milli/ulus ve üniter devlet, azınlık ve etnisitenin ne olduğu, bunların devlet yapısı içinde nasıl algılanması gerektiği açıklanmalı ve halk sürekli olarak bilgilendirilmeli.

3. Bu amaçla medya imkanları başta olmak üzere, sinema, TV filmleri ve eldeki her kaynak seferber edilmeli, kardeşlik ve bir milletten olma bilinç ve duyguları güçlendirilerek, vatandaşlarımızın zihninde terör ve bölücülük konusunda cevaplanmamış hiçbir soru bırakılmamalı,

4. Bin yıllık egemenliğimizi yıkmak için teröre başvurulmasının, emperyal sömürgeci güçlerin ve düşmanların işine yarayacağı, bu millete ihanet olacağı,  gayrimeşruluğu, insan haklarına ve demokrasiye aykırılığı, hukuki, bilimsel ve dini delilleriyle ortaya konulmalı.

5. Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü olduğu, emperyal güçlerin Avrupa Birleşik devletleri, Hıristiyan mezheplerinin birleştirilmesi gibi bütünleşmelerle dünyaya egemen olmaya çalışırken, Türkiye’yi aşiretlere kadar bölüp ufak parçalara ayırmak suretiyle denetim altına almaya çalıştığı, bu amaçla aynı milletin insanlarını kendi devletiyle çatıştırıp sonuca gitmeyi planladığı, akan kanın sömürgeci güçlerin işine yaradığı tarihi örnekleriyle sürekli anlatılmalı.

6. Bugünkü durumun geçici olduğu, terör kaç yıl sürerse sürsün ve neye mal olursa olsun, devletin pes etmeyeceğinin bilinmesi gerektiği,  neticede devletin ve  bu milletin kazanacağı, dünya örnekleriyle anlatılmalı.

7. Güneydoğu ve Doğu başta olmak üzere, bütün ülkede milli eğitime önem verilmeli, milli tarih bilincine ve milli kültüre dayalı,  milli kimlik bilinci kazandırıcı, dinimizin güzel ahlak ve tevhit inancına dayalı yeni bir müfredat programı hazırlanıp, uygulamaya konulmalı,  kız çocuklarının eğitimine özel önem verilmeli, Türkçenin öğretilmesi için özel kurslar açılmalı.

8. Yatılı bölge okulları yaygınlaştırılmalı, birleştirici, kardeşlik duygularını güçlendirici seviyeli bir eğitim ve öğretim yapılmasını temin için, ehliyet ve liyakat sahibi öğretmenler görevlendirilmeli.

9. Milli Eğitim Bakanlığı, yaygın eğitim çalışmaları kapsamında,  toplumun her kesiminin bilgilendirilmesi için kurslar açmalı, halkı sürekli olarak aydınlatmalı.


EKONOMİK TEDBİRLER

1. Halkın günlük ihtiyaç ve şikayetleri öncelikle karşılanmalı.

2. Terörle mücadeleden doğan zararların tazminine ilişkin mevcut yasaya işlerlik kazandırılmalı.

3. Bölge ekonomisinin canlanmasına önem verilmeli, halka iş ve aş imkanları yaratılmalı, bu  bağlamda terörün yoğunlaştığı ve kalkınmada öncelikli bölgelere devlet eliyle Et-Balık Kurumu gibi entegre KİT’ler kurulmalı.

4. GAP’ın, bekleyen projelerinin ve özellikle sulama kanallarının yapımı hızla tamamlanmalı.

5. Kamu arazileri ile temizlenen mayınlı araziler, muhtaç çiftçiye işleyebileceği miktarda dağıtılmalı. Dağıtılan toprakların miras yoluyla bölünmesini önlemek için yasal düzenleme yapılmalı, belli bir süre için satış yoluyla el değiştirmesi engellenmeli.

6. Terörle mücadelede şehit olanların birinci derecedeki yakınlarına ve bedenen çalışamayacak duruma düşmüş gazilerimize, oturabilecekleri birer konut verilmeli, bu durumda olanlara rahatça yaşayabilecekleri kadar emekli maaşı bağlanmalı.


ÖRGÜT PROPAGANDASINA İZİN VERİLMEMELİ

1. Teröristlerin, bölücülerin ve yandaşlarının, kitle gösterilerine asla izin verilmemeli, toplum üzerinde, sindirici, yönlendirici etki yapmasına müsaade edilmemeli. (İngiltere ve İspanya’da olduğu gibi)

2. Bölücü terörün, silahtan da tahrip edici olan her çeşit propagandası kesinlikle önlenmeli. (İngiltere ve İspanya’da olduğu gibi)

3. Bölücü terör örgütü ve yandaşlarının iletişim araçlarını kullanmalarına, beyanat vermelerine, flamaları ve renkleriyle propaganda yapmalarına ve elebaşlarının fotoğraflarının yayınlanmasına mani olunmalı. (İngiltere ve İspanya gibi)

4.Avrupa’nın ve AB’nin, siyasi, ekonomik, psikolojik propaganda ve her türlü lojistik üs olması mutlaka önlenmeli, (Avrupa’da 5 milyon insanımızın varlığı bu konuda çok büyük bir imkan olarak görülmelidir.)

ÖRGÜTLE AYNI TERMİNOLOJİ KULLANILMAMALI

1. Bölücü terör örgütüyle aynı terminoloji kullanılmamalı. Çünkü; örgüt ve yandaşları, siyasi sisteme ırkçı bir açıdan baktıklarından, Millet bütünlüğümüze, egemenliğimize ve temel kavramlara tamamen farklı anlamlar yüklemektedirler. Bunun için bütün güzel kavramlar çarpıtılmakta, dönüp, dolaşıp  bir tek anlama, devletin bölünmesi anlamına  getirilmektedir. 

Mesela; örgüte göre  demokrasi, bütün dünyanın kabul ettiği gibi, insanların eşitliği değil, etnisitenin-ırkların eşitliği demektir. (Bu ne demekse ve nasıl sağlanacaksa.) Böyle olunca da, Türk ırkı (Millet inkar edilerek) ile  Kürt ırkı (sanki ayrı bir millet varmış gibi)  eşit olacağına göre, devlet niçin bölüşülmüyor deniliyor. Demokrasiden anladıkları bu.

Analar ağlamasın, akan kan dursun sloganı da aynı  kapıya çıkıyor. Burada PKK; isteklerimi kabul edip, devleti bölüşürseniz, analar da ağlamaz, kan da akmaz. Yoksa devam eder diyor. Yani; 1984’de Şemdinli-Eruh saldırısıyla akmaya başlayan kan, bundan sonra da akmaya devam eder demek istiyor. Böylece  devleti de, milleti de tehdit ederek netice almaya çalışıyor.

Bu açık gerçek görülemediği için, bu sloganla ne kadar masum insanımız etkilendi ve PKK propagandasına destek oldu. Tabii siyasi iktidarın aynı söylemi benimsemesi sayesinde.

Bunun için; demokrasi, özgürlük, analar ağlamasın, akan kan dursun, demokratik cumhuriyet, demokratik  çoğulculuk, yerinden yönetim, esir, savaş, barış, gerilla, isyancı, silahlı güç, uzlaşma, müzakere,  siyasi çözüm, demokratik çözüm, diyalog, Kürt sorunu, gibi bir kısmı tamamen uydurmaya, bir kısmı da çarpıtmaya dayalı aldatıcı kavramlara dikkat edilmeli.

2. Aydınlarımız, özellikle de kamu görevlilerimiz ve medya çalışanlarımız; evrensel hukukun, milli kültürün ve yasaların diliyle konuşmalı; terör, terörist, terör örgütü, eşkıya, katil, kan dökücü, bölücü, demokrasi ve devlet düşmanı, emperyal oyuncak gibi kavramlar kullanılmalı.


SON SÖZ

İnanıyoruz ki; ülkemiz için son derece tehlikeli olduğu, kardeşi kardeşe düşürdüğü açıkça belli olan, Son Haçlı Saldırısı  “PKK Açılımı“ ndan vazgeçilerek, Demokratik Milli Plan, benimsenip samimiyetle uygulanacak olursa, bölücü terör en kısa sürede sona erecek, PKK yenilmiş olacaktır.
Böylece akan kan ve gözyaşı duracak, Türk Milleti yaralarını sararak huzura kavuşacak, kalkınma, zenginlik ve refah yolundaki yarışına devam edecektir.

Aksi takdirde, düşünmek bile istemeyiz, ama bu vatan üzerinde yaşayan hepimizi ufukta kara günlerin beklediğini söylemek zorundayız.

Bu düşüncelerle yetkilileri ve  uygulayıcıları, içtenlikle bir defa daha uyarıyoruz.

Ayrıca Demokratik Milli Planı, Milletimizin birliği ve vatanımızın bütünlüğü yolunda  araştırma yapanların, televizyonlarda, konferans salonlarında ve diğer alanlarda konuyu tartışan düşünce adamlarının dikkatlerine ve istifadelerine sunuyoruz.

Sadi Somuncuoğlu 
Milli Düşünce Merkezi Başkanı