Kitaplardan Önemli Notlar: AHMET AĞAOĞLU - ÜÇ MEDENİYET


Üç Medeniyet isimli kitap Ahmet AĞAOĞLU tarafından yazılmış olup, ilk baskısı 1927 yılında çıkmıştır. İkinci baskısı 1972 yılında T.C. Kültür Bakanlığı tarafından yapılan kitabın üçüncü baskısı 2013 yılında Doğu Kitabevi’nin Tarih ve Uygarlık Yazı Dizisi adlı serisinin ilk kitabı olarak yayınlanmıştır. Uzunca bir aradan sonra tekrar basımı yapılan bu kitap; Üç Medeniyet, Din, Ahlâk, Fert, Aile, Cemiyet, Devlet, Hükümet başlıklı bölümlerden oluşmaktadır. Eserin konusu ise, dünya üzerinde yan yana yaşayan üç medeniyetten birisinin, yani Batı medeniyetinin diğerlerine galip geldiğini ve dolayısıyla kurtuluşumuz için bu medeniyeti olduğu gibi benimsemekten başka çare olmadığını göstermektir.
***
Küreselleşme adı verilen süreç, Batı uygarlığı da dahil olmak üzere, bütün dünya kültür ve uygarlıklarını tahrip ve yıkıma yönelmiştir. Yok olan değerler şüphesiz belli manevi değerlerle sınırlı değildir; ekilebilir topraklar, içilebilir sular, solunabilir hava, sürdürülebilir çevre, kamunun ortak kullanımına ait araziler, mekanlar ve imkanlar gitgide azalmakta, son derece küçük bir zümrenin lehine temerküz ve temellük edilmektedir. küreselleşmenin hızı ve nüfusu bütün insanlığı tehdit eder bir boyut kazanmıştır. Amerikan modeli küreselleşmenin kendisini zorla tüm insanlığa dayattığı bu sözde uygarlık, otobanlarıyla, beton çılgınlığıyla, hız tutkusuyla, bireysel arzuları kışkırtan değerleriyle, kırbaçladığı çılgın tüketim ve sahip olma hırsıyla, bütün insanlık değerlerini maddeye, ranta, para ve güce indirgeyen süreçleriyle tahripkârlığını sürdürüyor. Günümüzde Doğu-Batı çatışması içinde ortaya çıkan Batı dünya egemenliği, geleneksel uygarlık yapılarının yok oluşunun ötesinde, insan-doğa, insan-insan ilişkilerinden toplum-toplum ilişkilerine kadar çeşitli düzeylerde karşıtlık ve itişmeyi öne çıkarmaktadır. Doğu-Batı çatışmasının aşılamaması, bütün evrensellik ve küreselleşme savlarına karşılık uygarlıklar arası farklılıkları ve çatışmayı geçmişten bu yana gündemde tutmaktadır.
***
Bugün geldiğimiz tarihsel durakta sorun uygarlıklar arasındaki farklılıklar değildir. Uygarlıklar arasındaki farklılıklar daha tarihin başlangıcından bu yana benimsenmiştir. Farklılıkların çatışmaya dönüşmesi tarafların (özellikle de Batı’nın) kendi egemenliğini evrenselleştirme, ilişkilerin denetimini ele geçirme çabası nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Tarihte Doğu-Batı çatışmasının nedeni, her uygarlığın öncelikle kendi varlığını korumak ve sürdürmek, geleceğini planlamak için ilişkilerin denetimini ele geçirmek istemesidir. Bu anlamda toplumlar arasındaki ilişkilerin denetimini ele geçirmek ve elde tutmak hep hayati bir önemde olmuş, bu uygarlıklar arasındaki süreğen bir çatışmaya yol açmıştır. Dünya tarihinin birliğini ve sürekliliğini sağlayan, bu çatışmanın varlığıdır. Çatışmayı aşmak, belli uygarlık değerlerinin paylaşılması veya iyi taraflarının alınmasıyla tek bir uygarlığın geçerli olması mümkün olmamıştır. Batı, Roma İmparatorluğu’ndan bin dört yüz yıl sonra dünya egemenliğini yeniden ele geçirebilmiştir. Günümüzdeki üstünlüğünün temeli de dünya egemenliğinden kaynaklanmaktadır. Bu egemenliğe ortak olmadan, gündelik ilişkilere katılmakla, Anadolu köylüsüne piyano çalmayı, çatak-kaşık kullanmayı öğretmekle, hamburger yedirmekle, kısacası Batı ile yaşam tarzı ortaklığı sağlamakla Batı kimliğini almak mümkün olmamaktadır. Batı, yeryüzünde kurmuş olduğu üstünlüğünü paylaşma çabası içinde hiçbir zaman olmamıştır. Üstünlüğün, belirli bir hayat tarzı, kılık-kıyafet, sanat-edebiyat, eğitim, bilim, endüstri gibi alanlarda elde edilen gelişmelerle kazanılabileceği düşüncesi bugün gelinen noktada iflas etmiştir. Batı’ya benzeme, onu taklit etme, üstünlük olarak tanımlanan belli özelliklerini alma yolundaki girişimler küre-yerelleşme süreçlerinin egemen olmasıyla temelsiz kalmıştır.
***
Bugün aramızda Avrupa medeniyetinin üstünlük ve galebesini takdir etmeyen hemen hiçbir anlayışlı insan kalmamıştır. Fakat bu üstünlüğü, o medeniyetin yalnız bazı unsurlarına, meselâ bilim ve fennine bağlayarak, başka taraflarından vazgeçmek isteyenler vardır. Başka bir deyişle, bu gibiler, Avrupa medeniyetinde görülen birçok noksan ve hatta iğrenç taraflardan kurtulmak niyetiyle, o medeniyetin bir süzgeçten geçirilmesini istiyorlar. Bu gibi fikirleri söyleyenler samimi değillerse, cahiller mantığına uymak isteyenlerdir. Samimi iseler, medeniyetin ne olduğunu hakkıyla takdir edemeyenlerdir. Yukarıdan beri kısaca söylediğimiz düşünceler ispat ediyor ki, bir medeniyet zümresi bölünemez bir bütündür, parçalanamaz. Süzgeçten geçirilemez. Galibiyet ve üstünlüğü kazanan onun bütünüdür. Yoksa ayrı ayrı filan veyahut filan kısmı değildir. Avrupa sahasında bilim ve fen başka çevrelerden ziyade gelişiyorsa, bunun sebepleri o çevrenin bütününde aranmalıdır. Bugünkü Avrupa bilim ve fenni doğrudan doğruya kendi şartlarının ve unsurlarının bir eseridir. Başka bir şey değildir.
***
Tarihinde dinini en aşağı iki kere değiştirmeyen hangi millet vardır? Türkler meselâ vaktiyle Şamanizm ve daha sonra birçok dinlere girdikten sonra İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Araplar’da İslamiyet’ten evvel birkaç dine mensuptular. Zaten böyle olmayan bir tek millet yoktur. Ahlâk ve hukuka gelince, bunlar mahiyetleri itibariyle bile değişiktirler. Daha dün fena ve çirkin sayılan bir şey veya hareketin, aynı çevre içinde bugün iyi ve güzel sayıldığı, her gün görülen olaylardandır. Hukuka gelince, hayatın devamlı olarak geçirdiği değişiklikleri tespit etmek içindir ki bütün bu yasama meclisleri, bu parlâmentolar bütün dünyaya kurulmuştur. Hukukunu değişmez sayan milletler donmuş ve fosil haline geçmiş olan kavimlerdir ki onlardan burada söz edilemez. Az çok ebedilik kokusu dilden geliyor. Fakat bu da gerçek ve genel değildir. Meselâ bugün Slavcayı kabul etmiş olan Bulgarlar kendi eski dillerini kaybetmişlerdir. Bunun gibi, bugünkü İngilizce, İngiltere’de yaşayan başlıca dört unsurdan hangisine ait dilin devamıdır? Hangisi özel bir tarzda onu benimseyebilir? Bununla beraber, bir milletin tarihinde en sağlam olan ve hemen değişmezlik derecesine varan amil dildir; yani yalnız dildir ki mahiyeti değişmeden gelişme özelliğini taşır. Demek ki, genellikle şahsiyet ve özlük denilen mefhum dille beraber bir milletin maddi varlığından başka bir şey değildir. Her maddi vücudun bir şahsiyeti vardır. Yani onu başka vücutlardan, başka eşyadan ayıran tarafları vardır. Bu cihet bütün kâinatta ortak bir gerçektir; kâinatta aynılık yoktur. Aynılık olmadıkça şahsiyet gereklidir; aynı taşın iki parçası tamamıyla birbirinin aynı değildir. Şekil, terkip ve maddeleri bakımından aralarında mutlak bir fark vardır. İşte bu fark bunların özelliklerini, şahsiyetlerini gösterir. Aynı milletin çeşitli fertleri asla birbirlerine benzemezler. En benzer olanların arasında bile büyük farklar vardır ki bu ayrılıklarla onların şahsiyetleri kendisini gösterir.
***
Nasıl güneş ışığı çeşitli muhitlerden geçerken çeşitli tayflar meydana getirir ve çeşitli surette aksederse, tıpkı onun gibi aynı medeniyetin değişik birçok belirtileri, müesseseleri, çeşitli milletlerin ruhlarından geçerken türlü şekil ve renk alır. Her millet onlarda kendine has olan doğuştan şahsiyeti aksettirir. Bu hususu her günkü müşahedelerimiz ve tecrübelerimizle tespit edebiliriz. Alınız meselâ aynı medeniyete mensup, hatta aynı ırktan çeşitli milletleri; aralarında hâkim ve açık olan olay aynılık değil, aksine olarak şekillerin ayrılığıdır. Meselâ Ruslar, Almanlar, Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar aynı Ari ırkına ve aynı Batı medeniyetine mensupturlar. Fakat aralarında ne kadar ayrılık var! Fransız damgası, İngiliz damgası, Alman damgası. Aynı örneği İslam medeniyetine uygulayınız. Faslılarla Türkler, Kürtlerle Araplar arasında özellik, damga bakımından ne kadar farklar vardır! Aynı medeniyet bunların çeşitli ruhlarından geçerken türlü surette aksetmiştir. Aslı bir ama şekiller çok… Ve işte bu şekil çokluğu, şu özellik milli şahsiyettir, özlük denilen şey bundan ibarettir. Bu doğuştandır, mukadderdir, isteğe bağlı değildir, ister istemez kendini gösterir. Hiçbir başkalarından alış onu tehlikeye sokmaz. Aksine olarak, kendini göstermek için yeni sahalar hazırlar.

Milli şahsiyeti yalnız hareketsizlik öldürür. Gerek fertlerde ve gerek milletlerde hayat, ne kadar koyu ve kuvvetli ise, şahsiyette o nispette ziyadedir. Kalbinin heyecanlarını yeni ahenklerle söylemeyen, zeka ve dimağın mahsulleriyle insanlığı verimli kılmaya kudretli olmayan, faaliyetinin meyvelerini genel pazara çıkaramayan cemiyetler hangi şahsiyetten, hangi özlükten söz edebilirler
***
Avrupa’da meşrutiyet usulü demek, milli hâkimiyet demektir. Yani, milli iradenin her şeye hâkim olması, milli iradenin olduğu her maddenin kesin bir emir olması demektir. Orada milli meclisler milli hayatın herhangi bir kısmını düzenlemek ve herhangi şekle sokmak hakkına sahiptir. Orada ‘’zamanın değişmesiyle hükümler de değişir’’ kaidesine hakkıyla riayet edilerek herhangi kaideyi, usulü lüzum görüldüğü anda değiştirebilirler.

Bizde de böyle midir? Bizde gerçekten milli hâkimiyet var mıdır? Bizim millet meclisleri hareketlerinde gerçekten serbest midirler? Birçok vazgeçilemez ihtiyaçlar vardır ki bu meclisler korkudan yanaşamıyorlar bile. Çünkü bilmiyorlar ki bir dinsizlik tufanı hemen kopar. Kaç kere bu zavallı millet ve memleket bu müthiş tufanların dalgaları altında ezildi.

Bu zihniyettir ki, kurtuluşumuz için çare sayarak aldığımız bütün müesseseleri ta esasından bozarak, aslını değiştirerek yalnız iş göremez değil, hatta aksine hareket eyleyecek bir hale sokuyor; faydalanmak yerine zarar görüyoruz. O zaman sahte fikir adamlarımızdan mutaassıp ve cahil gelenekçilerimize kadar herkes kınama dilini açarak gördüğümüz kusurları, aksi neticeleri hep o müesseselere yüklüyorlar. Bunlar anlamıyorlar veya anlayıp da itiraf etmek istemiyorlar ki kabahat o müesseselerde değildir, bizdedir; bizim dar kafalarımızda, kör zihinlerimizdedir.
***
Bütün vezirlerini öldürtmüş olan bir padişahtan, vezirlerin işlerinde kusur sayılacak bir şey mi gördü, diye sordukları zaman, şöyle cevap veriyor:

‘’-Hayır görmedim. Fakat benden çok korktuklarını anladım. Filozofların, yani Doğu filozoflarının ‘’Ez ank’ez tersed biters ey hakim’’(Ey hâkim, senden korkandan kork.) sözlerine uyarak hareket ettim ve öldürttüm.
***
Koca ile karı arasındaki hukuk eşitsizliği, örtünme ve örtünmenin sebep olduğu ‘’kapalı’’ hayat, ailenin harem ve selâmlık arasında bölünmesi çocuğu sosyoloji bakımından en önemli sayılan faziletlerin doğmasından yoksun ediyor. Ve bu durum bizdeki egoizmin beslenmesi için pek müsait bir zemin hazırlıyor. Aile teşkilâtımız ıslah edilip kadına çağdaş cemiyetlerdeki yer sağlanmaz ve kadın sosyal hayata iştirak ettirilmezse, aile eğitimi ve etkileri sosyoloji bakımından daima menfi bir mahiyette kalacaktır.
***
Ailede ve okulda ezilmiş, din ve edebiyatın eğitici etkilerinden mahrum olan fertler, genel hayata karışır karışmaz hükümetin ezici, sıkıcı ve öldürücü baskı ve denetimi altına giriyorlardı. Bu şartlar içinde yaşayan fertler de içtimai denilen iyi vasıflar nasıl meydana gelebilir? Her taraftan sıkılmış ve ezilmiş ruhlar, kaplumbağa gibi, kendi kabuklarının içine saklanıyorlar. Herkes kendini kurtarmaya çalışıyor. Böyle bir çevrede ferdi teşebbüsler, ferdi kahramanlıklar beklemek boş yeredir. Çünkü, şahsi teşebbüs ve kahramanlıkların kaynağı, kendine güvendir. Kendine güven ise, ferdi ilhamların yüksekliği ve içtimai çevrenin elverişli olmasıyla doğar. Fakat fertlerde egoizm ne kadar derin ise, şahsi beceriksizlik ve zillete tahammül de o derece geniştir. Biz bunun en canlı misalini bu geçirdiğimiz son buhran sırasında gördük. (I. Dünya Savaşı sonu.)
***
Fertsiz cemiyet düşünmek, elsiz, ayaksız, başsız ve gövdesiz insan düşünmektir. Haksız da vazife düşünmek bütün insanları hayvan yerine koymak değil midir? Artık bizi çürütmüş olan bu gibi doğu prensiplerine son vererek etrafımızı kuşatan müthiş hakikatleri görmeli ve hayatımızı ona uydurmaya çalışmalıyız. Unutmamalıyız ki, bugün çağdaş cemiyetlerin hiçbirinde –evet kat’i olarak hiçbirinde- bir Sait Molla’nın, bir Damat Ferit Paşa’nın, bir Ali Kemal’in, bir Mustafa Sabri’nin yaşaması ihtimali kalmamıştır. Bizde bunlar yaşıyor ve hatta millet ve devlet kaderi üzerinde etki yapabiliyorlarsa, sırf o yüzyıllardan kalmış ve millet fertlerini boğan, öldüren istibdat pislikleri yüzündendir. Canlı, müteşebbis, duygulu, onur ve gurur sahibi olan fertlerin bulunduğu bir çevrede, bu gibilerin meydana çıkması tasavvur bile edilemez. Lâkin, aramızda bu gibiler varken, bu millet ve devlet daima tehlike karşısındadır ve daima temeli sallantıdadır. Bencilliğin, egoizmin yapmayacağı fenalık yoktur.
***
İlk bakışta bile, ailemizin kurtuluş şekli, Türk cemiyetini türlerin ayıklanması kanununun verimlerinden yoksun ettiğini gösterir. Bizde evlenecek erkek ve kadının birbirlerine yanaşmaları, karşılıklı cazibeden ziyade, onların dilek ve seçmelerinin dışında olan bazı amillere bağlıdır. Hele evlenmeden evvel; gerçek sevgiden hiç söz bile edilemez. Çünkü, iki canlı arasında gerçek sevgi, ancak birbiriyle uzun müddet görüşerek, gerek ruhları ve gerek kalpleri arasında tam bir ahenk meydana geldikten sonra doğar. Bizim evlenmelerde bu gibi sevgiden eser bile yoktur. Sokakta bir iki kere kadını görüp, ona sırf fizyolojik bir cazibe duymak yetmez. Böyle bir cazibe, sevgi olmaktan pek uzaktır. Özellikle, bir taraflı olursa. İki taraflı olsa bile, yine sevgi denemez. Çünkü insan için sırf fizyolojik cazibe yetmez. Bir de zihni ve ahlâki ahenk gerektir. Bu ise, yalnız uzun müddet devam eden ilgilerle, birbirini görüp tanımakla olur. Halbuki bunlar, çok kere yalnız evlendikten sonra, birbirini tanır ve öğrenirler. Birbirine yanaşma, tanışmanın sonucu değil, tanışma birleşmenin sonucudur. Neslimiz gittikçe zayıflıyor, küçülüyor, mukavemeti azalıyor. Bu olayı incelerken, birçok başka sebepler arasında, birinci derecede ailelerimizin suni ve tabiata uymayan tarzdaki kuruluşunu da göstermelidir. Bütün kâinata hâkim olan ve tabii yaşayan bütün cinslerin gelişmesini sağlayan türlerin ayıklanması kanunu, bizde suni âdetlerle hükmünden yoksun edilmiştir. Maddi ve manevi olarak, kuvvetli olanların birbirine yaklaşmaları yerine, evlenmeler çok kere tesadüfe bağlı, ahenksiz ve uygunsuz oluyor. Ve sonunda yalnız cinsin zarar görmesiyle kalmıyor, hayatın en önemli bir olayını tesadüfe bırakmış fertlerin de felâketine sebep oluyor. Ne kadar insanın hayatı bu suretle bozulmuş ve çığrından çıkmıştır. Ne kadar zavallı kız ‘’dışarı’’ atılmış, açığa çıkarılmış ve bu merhametsiz hayatın pençesi içinde ezilip gitmiştir ve gitmektedir. Kısacası, türlerin ayıklanması kanununun etkisinden yoksun olmamız, bütünün olduğu gibi, şahısların da felâketine  sebep olmaktadır.
***
Cemiyet hayatının kuvvetlenmesine sebep olan amiller arasında, bir de felsefe ile edebiyat önemli yer tutuyor. Birisi meydana getirdiği fikir, öteki de his akımlarıyla fertleri birleştirir. Aralarında dimağ ve kalp birlikleri meydana getirir. Ortak inançlar ve heyecanlar doğurup, bazen de pek geniş toplu hareketlerin patlamasına sebep olur. Büyük Fransız İnkılâbının tarihini okuyunuz, Mirabeau’dan Robespierre’e, Charlotte Corday’den Madame Rolland’a kadar tufan gibi akıp taşan, taşkınlıkları içinde kendi amillerini bile boğup mahveden inkılâbın bütün kahramanları, Voltaire’den, Diderot’dan Montesquie’den ve özellikle Rousseau’dan ilham almışlardır. Montesquieu’nün meşrutiyet hakkındaki ideallerinden ilham alan Girondin’ler, Rousseau’nun ateşli dimağından fışkıran halk hükümeti alevleri içinde kahramanca ölüyorlar. Montagnard’lar ise, bu Rousseau ruhunun alevinin fışkıran birer volkanıdırlar. İnsan Hakları Beyannamesi’nde, aklı en yüksek mukaddes varlık addederek, onu takdis eden mezhepler yaratmak gibi, bazısı muhteşem ve bazısı da gülünç ve delice şekiller alan bütün o hareketlerin esaslarını Rousseau’da bulursunuz. Fransa’yı kurtarmak niyetiyle zalim Marat’ın kalbine hançeri saplayan genç ve güzel Charlotte Corday’e, huzuruna çıkan herkesi giyotinin baltasına misafir gönderen inkılâp mahkemesinde tam bir metanet ve sükûnetle ‘’Ben daima cumhuriyet taraftarıyım’’ dedirten, yine o fikir ve cereyanlarıdır. Bunun gibi, Madamme Roland’a, ölüm gömleğini başına geçirirken, ‘’Ah güzel hürriyet! Senin namına ne kadar cinayetler işleniyor’’ diye söyleten de aynı kaynaktır.
***
Bu yüzyılda müziği olmayan bir millet, kalbi olmayan bir vücuda benzer. Avrupa’da konservatuarlarla operaların; ortak duyguların beslenmesi, milli zevkin incelmesi, toplu hayatın güzelleşmesi bakımından, büyük bir müddet için, arasındaki sınıf, rütbe, servet farklarını unutarak ortak bir heyecan hayatı yaşıyor. Bu saatlerin sayısı ne kadar artarsa, o fertler arasındaki duygu ortaklığı ve beraberliği o nispette artar. Hele Wagner gibi, Alman tarihini müziği ile dile getiren, Tchaikovsky gibi Rus duygularını müzik ile söyleyen bestekârlar da yetişirlerse, müziğin topluma tesirleri en yüksek dereceye ulaşır.
***
Osmanlı tarihinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı Devleti’nin bünyesi bir birlik halinde iken, yazık ki, zaman aşımı ile ve sırf devlet adamlarının ihmalleri ve devletin mahiyetini anlamamaları yüzünden bu birliğin yerini bir topluluk, bir milletler devleti zihniyeti aldı. Hıristiyanlara bahşedilmiş olan bu müsaadeler, gitgide sanki anlaşmayla alınmış birer hak gibi sayıldığı için, devletin dayandığı bünye sarsılmaya başladı, birlik bozuldu. Her cemaat, kendini devlet içinde şahsi bir varlık sayarak, devlete karşı birtakım imtiyazlardan, özel teşkilâttan söz edilmeye başlandı. Osmanlı Devleti’nin yıkılması, gerçekte o günden sonradır.
***
Üç yüz yıldan beri işbaşına geçmiş olan devlet adamlarının sicilleri incelenirse, aralarında yüzde yirmisinin bile Türk olmadığı anlaşılır. Büyük bir kısmı o kullardır ki, devleti kurmuş olan unsurla ilgisi olmayıp, sırf padişahlara karşı gösterdikleri rezilce bağlılık sayesinde, çeşit çeşit hileler, ikiyüzlülük, dalkavukluk ve cinayetlerle mevki ve makam sahibi olmuşlardır. Bunların büyük bir kısmı ya dönem veya dönme asıllı olanlardır. Bunlar hiçbir zaman, kanı ile, kalbi ile Türk’e olmamışlardır, Türk’ü anlamamışlardır. Türk’ün sevinçlerine katılmamışlardır ve felâketli zamanlarda Türk’ü terk edip gitmişlerdir ki pek tabiidir. Çünkü onları devlete bağlayan tel şey, padişahın teveccühüdür. Bu teveccüh, herhangi bir sebeple ve özellikle bir felâketle kayboldu mu, onları artık devlete ve millete bağlayacak bir amil kalmaz. Milletleri devlete karşı isyan etmiş ve devletin temelini yıkmaya çalışan bir Aramyan Efendi’nin, bir Aristidi Paşa’nın padişahtan kopardıkları nimetlerden başka, devletle bir ilgileri olacağını tasavvur etmek için, budala olmalıdır. Arap Hadi Paşa ile Arnavut Rıza Tevfik’in Sevr Muahedename’sini, elleri titremeksizin, Türk namına imza etmeleri pek tabiidir. Onlar bir şey kaybetmiyorlar ki… Aksine olarak, adları bu suretle de olsa, tarihe geçiyor ve zaten milletçe Türk’e vurmuş oldukları darbeyi bu kere de şahsi bir imza ile tamamlıyorlar.
***
Herhangi bir kültürün iki cephesi vardır: Birisi göze çarpan dış cephesi; ki o kültürün müesseseleridir. İkincisi gözükmeyen, fakat daha ehemmiyetli, daha kıymetli olan iç tarafıdır ki kültürün ta kendisi, ta özü ve cevheridir. Bunlardan birisini alıp da diğerini ihmal etmek, bilhassa ikinci kısmını ihmal etmek, kültürü yine sakatlığa, kötürüme, akamete uğratmaktır.

Kaynak: http://www.sozkonusu.net/kitaplardan-onemli-notlar-uc-medeniyet.html