Kitaplardan Önemli Notlar: ÇAĞRI KÜRŞAT YÜCE - KAFKASYA VE ORTA ASYA ENERJİ KAYNAKLARI ÜZERİNDE MÜCADELE




Kafkasya ve Orta Asya Enerji Kaynakları Üzerinde Mücadele isimli kitap Çağrı Kürşat YÜCE tarafından yazılmış olup, 2006 yılında Ötüken Yayınevi tarafından basılmıştır.

***

Dünyada akla gelebilecek her şey hammadde kaynaklarına bağlıdır. Bu yüzden, karışıklıklar ve savaşlar genellikle hammadde kaynakları ile bunların bulunduğu bölgelerde yaygın olarak görülmektedir. Hammadde kaynakları içerisinde önemli ve fazla yer kaplayan ise enerji kaynaklarıdır. Günümüzde ekonomilerin en önemli unsurunu enerji, enerji kaynaklarının en önemlilerini de petrol ve doğal gaz oluşturur.

***

21. yüzyılın en stratejik enerji üretim merkezlerinden biri olmaya aday Hazar Bölgesi, ham petrol ve doğal gaz üretim ve ihraç potansiyeli açısından çok dikkat çekmektedir. Uluslararası dev şirketlerin bölgede onlarca milyar dolarlık enerji antlaşmaları yapmış olmaları, Hazar Bölgesi’nin önemini ortaya koymaktadır.

SSCB’nin yıkılması ile Hazar Havzası, paylaşılması gereken yeni bir pasta olarak ortaya çıktı. Bazıları Hazar Denizi’ni ‘’21. yüzyılın Körfez Bölgesi’’ olarak nitelendirirken bazıları da burayı, ‘’21. yüzyılın enerji deposu olacak bir bölge’’ olarak adlandırılmaktadır. Bölgenin küçümsenemeyecek petrol ve doğal gaz rezervleri gittikçe daha çok enerjiye ihtiyaç duyan küresel endüstri için yeni bir umut kapısı olmuştur. Ayrıca Hazar’ın hidrokarbon kaynaklarının yüksek hacimli olması, bölge ülkeleri için de olağanüstü bir ekonomik kalkınma potansiyeli sunmaktadır.

***

‘’Jeopolitik doğrular’’ mutlak doğru değildir. Zira değerlendirmeler, siyaset gibi müphem ve zamana göre değişen bir kavramla ilgili olarak yapıldığı için yapılacak yorumlar kişisel olacaktır. Değerlendirmeyi yapan kişi ne kadar yetenekli olursa olsun, yapılan iş nihayetinde bir yorumdur, subjektiftir. Yorumun sahibinin milliyeti ve dünya görüşü yaptığı yorumu mutlaka etkileyecektir.

***

Başka bir tanımlamada jeopolitik, yine Erol MÜTERCİMLER tarafından şöyle ifade edilmiştir; ‘’Jeopolitik, bir ülkenin coğrafi konumunun, dünya politikasına etkisidir. Yani bu terim, bir devletin, dünya üzerindeki konumunun, dış siyasetle ilgisini belirtmek üzere kullanılır.

***

Jeopolitik teriminin ortaya çıkmasındaki temel sebep ise, uluslararası ilişkilerde tüm güçlerin kullanılması düşüncesidir. Bu çerçevede, zamanla, coğrafya olaylarının da kullanılmasına ve dış politikaya uygulanmasına yönelinmiş ve bunun sonucunda da jeopolitik denilen bir alan doğmuştur.

***

Özet olarak jeopolitik, politika ve coğrafyanın karşılıklı etkileşimidir. Küresel ve yerel devlet güçlerinin genel dış politikalarını belirleyen stratejik düşüncenin coğrafi unsurlara dayandırılmasıdır.

***

Jeopolitik daha ziyade Siyasi Coğrafya’dan politikaya geçişi ve coğrafi politikayı temsil ederken, Siyasi Coğrafya ise coğrafyaya siyasi açıdan bakışı temsil etmektedir. Bir örnekleme ile konuya açıklık getirecek olunursa; jeopolitik, dünyayı çok yönlü olarak inceler ve yer politikaları üretir. Siyasi Coğrafya ise, yerin yani dünyanın fizikî, beşerî ve iktisadî olaylarının dağılışlarını, aralarındaki bağlantılarını ve sebep ve sonuçlarını inceleyerek, siyasi açıdan değerlendirmeler yapar.

***

Kafkasya Bölgesi; doğuda Hazar Denizi, batıda Azak Denizi ve Karadeniz arasında olmak üzere büyük bir alan şeklinde görünür. Kafkasya, Kırım’ın doğusundaki Taman Yarımadası’ndan, Bakü’nün de üzerinde bulunduğu Hazar Denizi’nin batısındaki Abşeron Yarımadası’na kadar uzanan dağlık bölgeye denir. Kuzey sınırından Kuban ve Kuma nehirleri, güneyinde Türkiye ve İran bulunur.

***

Kafkasya özellikle dört nedenden ötürü jeopolitik açıdan büyük önem taşımaktadır. Bunlar:

1. Jeostratejik anlamda Orta Asya’ya giriş kapısıdır.
2. Orta Asya bakımından bölge, dosdoğru Batı pazarına açılan bir geçittir.
3. Orta Asya ile bir bütün olarak ele alındığında bölge önemli miktarda petrol ve doğal gaz potansiyellerine sahiptir.
4. Bir Orta Doğu devleti olma niteliğini kaybeden Rusya Federasyonu açısından, Akdeniz ve Basra Körfezi’ne uzanan jeopolitik bağlantı hattıdır.

***

Kafkasya zengin enerji kaynaklarına sahip Hazar Havzası ile Batıyı birbirine bağlayan Doğu-Batı Koridoru özelliğindedir. Bugün, Kafkaslar üzerindeki mücadelenin asıl nedeni de bölgenin kendine has bu jeopolitik konumu oluşturur. Kafkaslar, Akdeniz’e açılan birçok kapıya sahiptir. Orta Asya’nın ticari zenginliğinin taşınması bakımından Avrupa ile Asya arasında Anadolu’ya ulaşan bir köprü niteliğindedir. Ayrıca Basra Körfezi’ni kontrol eden stratejik konuma da sahiptir.

Petrol ve doğal gaz rezervleri açısından Kafkasya’nın, süper güçler tarafından fazla önem taşımadığını varsaysak bile, Hazar petrollerinin batıya ulaştırılmasında düşünülen muhtemel boru hatlarının üzerinde yer alması sebebiyle paha biçilmez değerdedir. Zira bölgede, petrol rafinerilerinin ve petrokimya tesislerinin yer alması stratejik ve ekonomik açıdan çok önem taşımaktadır.

Özetle, Kafkasya’nın coğrafi konumu, etnolojik oluşumlara ve gelişmelere, tarihin akışına çok etkili olmuştur. Tarih boyunca önemini her devirde koruyan Kafkasya, jeostratejik önemini günümüzde de devam ettirmektedir.

***

Bölgede bulunan enerji kaynakları ile ilgili olarak değerli araştırmacı Haktan BİRSEL şu tespiti yapmaktadır: ‘’Dünyanın en iyi stratejistlerinin, teorilerini oluştururken, birinci hedef olarak Orta Asya’yı göz önüne almalarının en büyük sebebi, bu bölgenin sahip olduğu zengin enerji kaynaklarıdır’’
.
***

Gün geçtikçe yükselen Arap milliyetçiliğinin odak noktası petroldü. 1950’lerden itibaren resmi düzeyde olmasa da Arap petrol uzmanları, birçok toplantılar yapmış, temaslarda bulunmuşlardır. Başlarda bu toplantıların konusu İsrail’e karşı bir petrol bloğu kurmak ve bunun, kara liste ve benzer yollarla uluslararası şirketlere uygulanması şeklinde ekonomik önlemlerdi. Petrol, o dönemde, tüm diğer silahların yanında Arapların çıkarabileceği en kuvvetli silah olmaya adaydı.

***

Ambargo, dünya petrolünde yeni bir gelişmenin işareti oldu. Nasıl savaş, ‘’generallere bırakılmayacak kadar önemli ‘’ kabul edilmişse, şimdi petrol de petrolcülerin eline bırakılmayacak kadar önemli hale gelmişti.

***

Dünyanın gelişmiş devletleri için yeni keşfedilen petrol alanları ve ihtiyaç duyulan petrolün temini çok önemliydi. Fiyat dürtüsü ve güvence motifi OPEC’in dışında petroldeki gelişmeyi zorunlu kılıyordu. Çünkü Orta Doğu petrolünün Batı dünyasına karşı bir silah olarak kullanılması, Batılı güçleri başka bölgelere yöneltmiştir. Çalışmalar sonucu yeni geliştirilen kaynaklardan en önemlileri Alaska, Meksika ve Kuzey Denizi idi. Buralarda yapılan yoğun çalışmalar sonuç vermiş ve zamanla da üretime geçilmişti.

***

Arama amaçlı bir sondaj kuyusu açılıncaya değin petrolün varlığı kesin olarak bilinemez. Sondaj, karmaşık ve genellikle riskli bir işlem olduğu için sadece beklenen getirisi yeterince yüksek alanlar araştırmaya açılır. Ancak hiçbir jeofizik aleti veya metodu, yerin derinliklerindeki petrolü doğrudan doğruya tespit edemez. Sadece petrolün içinde bulunması ihtimali olan kapanları tayin edebilir. Jeofizik biliminin son yıllarda yaygın olarak kullanılan yöntemleri arasında sismik, gravite ve elektrik yöntemleri sayılabilir.

***

Dünya üzerindeki petrol rezervlerinin %65.3’ü Orta Doğu bölgesinde bulunmaktadır. Suudi Arabistan tek başına rezervlerin %25’ine sahip bulunmakta ve onu %11’lik bir pay ile Irak, %9’arlık paylarıyla Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve İran izlemektedir. Bölgenin rezervleri 1980’li yıllarda büyük artış göstermiş, daha sonra 1990’lı yıllarda Irak’ın rezervlerindeki 12,5 ve Katar’ın rezervlerindeki 9,5 milyar varil artışın dışında genel olarak sabit kalmış veya azalmıştır.

***

Dünya Enerji Konseyi’nin tahminlerine göre, dünyadaki petrol rezervleri 2040-2060 yılları arasında tükenme noktasına gelecektir. Halen günlük dünya petrol talebinin, önümüzdeki yıllarda (2010 yılı için), 97,1 milyon varil (yaklaşık olarak 4,8 milyar ton) civarında olacağı da düşünülürse durumun ciddiyeti anlaşılacaktır.

Günlük 75 milyon varil dünya petrol tüketimi göz önüne alındığında, bilinen petrol rezervi 860 milyar varil olduğu için, 30 yıllık bir tüketimi karşılayabilir. Bilinen yataklarda rezerv geliştirme ile sağlanacak 610 milyar varil petrol, 20 yıllık bir tüketimi daha karşılayabilir. Keşfedilecek yataklardan sağlanacak 660 milyar varil petrol ise de 22 yıllık bir tüketime daha cevap verebilir. 2000 yılında hazırlanan ve 30 yıllık süreci kapsayan bu projeksiyona göre, doğal gaz dışında petrolün geleceği 70-75 yıldır.

***

Son otuz yılda dünya enerji ihtiyacı yıllık ortalama %3,3’lük bir hızla artmaktadır. Dünya nüfusunun da tahminen 2020’ye kadar %85’i gelişmekte olan ülkeler de olacağından, petrolün bu yıllarda enerji ihtiyacını karşılamada en yoğun kullanılan kaynak olacağı muhtemeldir.

Petrole olan aşırı ihtiyaç, ikame enerji kaynaklarına ulaşma çabalarını arttırmıştır. Bunun bir sonucu olarak, son 25-30 yıldaki bu çabalarla doğal gazın enerji kaynakları içerisinde hızlı bir şekilde yükselmesine ve daha çok pay almasına sebep olmuştur. Bu enerjinin üretiminin ve kullanımının her geçen gün daha da arttığı görülmektedir.

***

Petrolün ticari amaçla ilk kullanışı Rusya’da olmuş ve 1820’de Bakü yakınlarında, ilk rafineri anlamında işleme kompleksi kurulmuştur. Bu kompleksin kuruluşundan günümüze kadar petrolün ticari geçmişi incelendiğinde, petrol ticaretinin her geçen gün arttığını görmemiz mümkündür.

***

Doğal kaynaklar arasında enerji kaynaklarının özel bir yeri vardır. Bu gün olduğu gibi tüm çağlar boyunca da, insanoğlu, üretimde bulunabilmek için enerji kaynakları sağlamak kaygısını duymuştur. Önceleri insan gücü enerji sağlayan başlıca kaynak iken, sonraları hayvan gücünden, su ve rüzgâr gücünden yararlanılmaya başlanmıştır. Buhar enerjisinden yararlanılarak yapılan üretimle birlikte ortaya çıkan endüstri devrimine dek, kullanılan tüm enerjinin %80-85’i canlılarla sağlanmakta idi. Sanayi devriminin hızlanması ve yayılmasıyla buhar enerjisinin kullanımı da artmış ve buna bağlı olarak kömür, enerji sağlayan başlıca hammadde olarak önem kazanmıştır. Petrolün enerji sağlayan kaynaklar arasında büyük ölçüde önem kazanması ise Birinci Dünya Savaşı’nın ertesine rastlar.

Petrol, çağımız insanının refahında ve medeniyetin gelişmesinde birinci derecede rol oynamaktadır. Zira petrolün kullanım alanı çok geniştir. Endüstrinin çarklarının dönmesini sağlayan yine bu enerji kaynağıdır.

***

Enerji kaynağı olarak tüketiminin artması ve yaygınlaşmasıyla petrol, önemli bir enerji kaynağı durumuna gelmiştir. Ayrıca kullanım sahasının çok geniş olması da bu enerjinin doğal kaynaklar arasındaki göreli önemini arttırmıştır. Kaldı ki petrol, enerji kaynağı olarak önemini büyük ölçüde yitirse bile, çeşitli maddelerin üretiminde kullanıldığı için önemini yine de sürdürecektir. Çünkü petrol, doğrudan üç bin ve dolaylı olarak da bir o kadar ürünün hammadde veya katkı maddesini oluşturmaktadır.

Öte yandan, 20. yüzyılın başlarından itibaren petrolün denetimini ve pazarlanmasını elinde tutmak, ulusal ve uluslararası düzeyde etkin bir güç olmanın simgesi haline gelmişti. Ayrıca petrol, eskiden olduğu gibi günümüzde de güç mücadelesinde önemli bir kuvvet dengesini oluşturmaktadır.

***

Günümüz dünyasında da petrol, kandan daha değerli olduğunu kanlı savaşlarla defalarca ispatlamıştır. Zira 20. yüzyılda çıkan savaşların büyük çoğunluğunun perde arkasında petrolün olduğu gerçeğini görmemiz mümkündür.

***

Petrolün tarihini incelediğiniz zaman göz önüne gelen gerçek tablo şudur: Petrol politik, ekonomik ve askeri olarak paraya ve güce çevrilebilen en uygun maddedir.

***

Petrol ve petrol ürünleri hacim bakımından dünya ticaretinin yarısından fazlasını teşkil etmekte ve petrol üreten ülkelerle, petrol tüketenler arasındaki mesafe, petrol sorununa jeopolitik bir nitelik kazandırmaktadır. Petrol, sadece sanayileşmiş toplumlar açısından değil, askeri bakımdan da çok önemli olduğu için, tüm ülkeler açısından kontrol altında tutulması gereken stratejik bir madde olmuştur.

***

1859’da ABD’de açılan ilk ticari petrol kuyusundan çıkarılan petrolün kaderi, yirminci yüzyıl başında gerçekleşen bir keşifle değişti. Bu keşif, ateşleme ile çalışan motorum icadıdır. Bu buluş, otomobil endüstrisinin hızla gelişmesine neden oldu. Kısa sürede ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’da taşıt sayısı milyonlara ulaştı. Petrol, o dönemde kömürden daha pahalı olmasına karşın daha önemli avantajlara sahipti. Temizliği, kolay depo edilişi ve fazla enerji vermesi petrolü daha ön plana çıkarıyordu.

***

Yirminci yüzyılın başına kadar enerji diplomasisinin mevcudiyetinden bahsetmek güçtür. O döneme kadar enerji diplomasisinin ayrı bir diplomasi konusu olmasını gerektirecek koşullar henüz ortaya çıkmamıştı. Ancak geçen yüzyılın başından itibaren ortaya çıkan gelişmeler, enerji diplomasisinin ayrı bir diplomasi alanı olarak gündeme gelmesine ve uluslararası ilişkilerde belirleyici bir nitelik kazanmasına neden olmuştur. Bunun sebebi de, yirminci yüzyılın başında ülkelerin kalkınma ve sanayileşmesinin enerji kaynaklarına iyice bağımlı bir hale gelmesidir.

***

Yirminci yüzyılın başından itibaren savaş gemilerinin ve savaş araçlarının petrol ile çalışması yönünde önemli adımlar atılmıştır. Yani, petrolün dünya sahnesinde gittikçe daha fazla önem kazanıyor olması, o dönemin güçlü devletlerinden olan Almanya, İngiltere ve Fransa’yı harekete geçirmiş, petrole sahip olmama eksikliğini telafi yollarına yönelmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Orta Doğu bölgesinde oynanan oyunlar bir anlamda bu ülkelerin petrol kaynaklarına daha yakın ve kaynaklar üzerinde daha etkili olma mücadelesi idi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya siyasetindeki en önemli gelişmeler; SSCB’nin Orta Doğu’da ön plana çıkma girişimleri ve buna karşı ABD’nin bölgede etkinliği arttırma arzusu olarak göze çarpmaktadır.  ABD ve Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu enerji kaynakları üzerindeki mücadelesi, belki de, Soğuk Savaş döneminin en çarpıcı mücadelelerinden birini oluşturmuştur.  

***

Enerji diplomasisi son on yılda ülkemiz açısından da son derece önem kazanmıştır. Enerji diplomasisinin ülkemiz açısından neden büyük önem taşıdığını aşağıdaki hususlar yeterince açıklamaktadır.

- Türkiye, dünya toplam petrol ve doğal gaz rezervlerinin yaklaşık %70’inin bulunduğu bir bölgede yer almaktadır.
- Türkiye, Orta Asya ve Kafkasya doğal gaz ve petrolünü Batı pazarlarına iletecek enerji terminali olma konusunda ve iddiasındadır.
- Türkiye, toplam enerji ihtiyacının yaklaşık %65’ini yurt dışından karşılamaktadır. Türkiye’nin büyük oranda dışa bağımlılığı, enerji güvenliğinin sağlanması açısından önem arz etmektedir.
- Türkiye’nin enerji talebi yılda yaklaşık %5 oranında büyümektedir. Bu oran, OECD (Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkeleri arasındaki en yüksek oranlardan biridir.

Yukarıdaki belirtilen hususlar, enerji diplomasisinin Türkiye açısından ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye’nin, enerji diplomasisinin gereklerini yerine getirdiği ve enerji diplomasisine verdiği değer ölçüsünde, bölgesindeki gücünü ve önemini arttıracağı gerçeğini hatırdan uzak tutmamalıyız.

***

Dünyada sürdürülen enerji mücadelesinin en büyük ve tecrübeli aktörlerinden biri Amerika’dır. Dünyanın en büyük ekonomisine ve gelişmiş sanayisine sahip olan ABD, her geçen yıl ciddi oranda artan bir enerji tüketimine sahiptir. ABD’nin enerji tüketimi, ülkenin geleceği açısından artık bir güvenlik meselesi olarak algılanmaya başlamıştır. Çünkü ABD, dünyada üretilen petrolün yaklaşık %25’ini tek başına tüketen ülkedir. Halen günlük 75 milyon varil olan tüketiminin 2010’lu yıllarda 95 milyon varile ve 2020’lerde ise 115 milyon varile yükseleceği tahmin edilmektedir.

***

ABD yönetimi, ülkenin güçlü ekonomisini uzun yıllar ayakta tutabilmek ve süper güç olarak kalabilmek için, son yıllarda çok büyük stratejiler geliştirmiş ve uygulamaya koymuştur. ABD, enerji kaynaklarına sahip olmak için ‘’yenidünya petrol düzeni’’ adı verilen kapsamlı ve uzun vadeli bir siyaset uygulamaktadır. Körfez savaşları bu projenin ilk adımlarını oluşturmaktadır. Projeler uygulanırken de terör, demokrasi ve özgürlük gibi kavramlar bahane edilmektedir.

***

Dünyadaki enerji mücadelesinin en tecrübeli aktörlerinden bir diğeri ise İngiltere’dir. Bir zamanlar ‘’güneş batmayan ülke’’ konumundaki bu devlet, dünya savaşlarının her ikisinde olduğu gibi daha öncesinden de, enerji kaynaklarının paylaşımında hep söz sahibi olmuştur. Günümüzde ise yine, dev petrol şirketleriyle varlığını hissettirmekte ve büyük enerji ihalelerinden aslan payını alabilmektedir.  Tabii ki, ABD şirketleri ile güç birliği yapmayı da ihmal etmemektedir.

20. yüzyılın ‘’petrol yüzyılı’’ olarak anılmasında en büyük pay, elbette ki İngiltere’nindir. Çünkü İngiltere, belirtildiği gibi petrolün ticaretinde ve yaşanan petrol savaşlarında her zaman başrolü oynamış bir ülkedir.

***

1900’lerden itibaren petrolün önemini kavrayan İngiltere, Osmanlı’nın topraklarını bölerek Arabistan, Irak, Filistin başta olmak üzere kurduğu manda rejimleri ile petrol savaşlarında kazançlı çıkmasa da, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD ve Sovyetlerin güçlü ve ince politikaları karşısında Orta Doğu’daki nüfuz alanlarını bu iki süper güçten ABD’ye terk etmek zorunda kalmıştır.

***

 Enerji kaynaklarından özellikle de hidrokarbon yatakları, Rusya Federasyonu için çok önemlidir. Çünkü enerji üretimi ve ihracatı, Rus ekonomisinde önemli bir yer teşkil etmektedir. Bütçe gelirlerinin %40’ını, ihracat gelirlerinin yaklaşık %50’sini ve endüstriyel üretim değerinin ise %30’unu tek başına enerji oluşturmaktadır
.
Günümüzde Rusya Federasyonu, Kazakistan ve Azerbaycan hidrokarbon kaynaklarını dış pazarlara taşıyan mevcut boru hatlarının çoğunun geçtiği güzergâhlara sahip bulunmaktadır. Jeopolitik alanda, Rusya, petrol endüstrisini geliştirmekle ve bölgedeki enerji ihalelerine kendi şirketlerinin katılımıyla ekonomik ve politik güvenliğini kuvvetlendirecektir. Rusya’nın enerji stratejisinin ana unsurunu, Hazar Bölgesi ülkelerinin hidrokarbon zenginliği olduğuna işaret etmek önemlidir.

***

Çin büyüyen ekonomik gücünü nüfus ve coğrafyasının sağladığı güç ile de birleştirerek, 21. yüzyılda süper güç olmaya çalışmaktadır. Çin, bir dünya devleti olabilmek için Rusya ve İran ile geliştirdiği stratejik ortaklığın yanı sıra, dünyanın çeşitli bölgeleri ile ticari ilişkilerini geliştirmekte ve bölgesel projelerin yapımına da talip olmaktadır.

***

Çin’in belirtilen hedefleri doğrultusunda ihmal etmeyeceği bir husus elbette ki enerji kaynaklarına sahip olmaktır. Bu sebeple Çin, petrol ve doğal gaz konusunda dünya gündemine gelmiş olan Kafkasya ve Orta Asya ülkelerine yönelmiştir. Buralardaki enerji ihalelerinden önemli paylar elde etmeye başlayan Çin, Kazakistan’dan petrol, Türkmenistan’dan ise doğal gaz almak için çeşitli anlaşmalar imzalamıştır. Ayrıca Rusya’dan da petrol ve doğal gaz alma girişimlerinin olduğu bilinmektedir.

***

Birinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle, Avrupalı şirketler gibi Amerikalı şirketler de kendi ülkelerinin dışında yeni petrol kaynaklarına ihtiyaç duyunca, petrol şirketlerinin rekabet ortamına devletler de girmeye başlamıştır. Devletlerin de bu acımasız rekabette yer alması, kanlı savaşları da beraberinde getirmiştir.

***

Doğal gaz; metan(CH4), etan(C2H6) ve propan(C3H8) gibi hafif moleküler ağırlıklı hidrokarbonlardan oluşan renksiz, kokusuz ve havadan hafif bir gazdır. Yeraltında yalnız başına veya petrol ile birlikte bulunabilir. Petrol gibi doğal gaz da kayaçların mikroskobik gözeneklerinde bulunur ve kayaç içerisinde akarak üretim kuyularına ulaşır. Doğal gaz, yüzeyde ayrıştırılarak içerisinde bulunan ağır hidrokarbonlar (bütan, pentan vb) uzaklaştırılır.

***

İlk modern üretim ve tüketim tekniklerine 19. yüzyılda ABD’de rastlanmaktadır. William HART, 1882 yılında New York eyaletinde Erie Gölü yakınlarında yaklaşık 9 m derinlikten 4 cm çapında bir boruyla çıkarttığı doğal gazla Freodania kasabasını ışıklandırmıştır. Doğal gazın ticari amaçlı kullanımı, gaz endüstrisinin babası olarak bilinen İskoç mühendisi William MURDOCK’un kömürden gaz elde etme tekniğini geliştirmesiyle 18. yüzyılda hız kazanmıştır.

***

Taşınması, işlenmesi ve stoklanması kolay olan doğal gazın yaygın kullanıma girişi 1890’da İngiltere’de olmuştur. Boru hattı taşımacılığının uygulamaya konulmasıyla 1920’lerde artan doğal gaz kullanımı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha da gelişmiştir.

Endüstrileşmiş ülkelerde doğal gaz kullanımının çevresel ve ekonomik faktörler nedeni ile elektrik üretiminde yaygın olarak kullanıldığı, gelişmekte olan ülkelerde ise buna ek olarak, şehir ısıtması ve endüstriyel yakıt ihtiyacı için de yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bugün için doğal gazın yaygın kullanımını sınırlayan en önemli faktör, yeterli altyapının bulunmamasıdır.

***

Dünyada doğal gaz kaynaklarının bölgesel dağılımına bakıldığında, rezervlerin petrole göre daha geniş bir alanda dağıldığı görülmektedir. Orta Doğu Bölgesi petrol rezervlerinin %65’ine sahip olduğu halde doğal gaz rezervlerinin %35’ine sahip bulunmaktadır. Sınırlı petrol rezervlerine sahip bazı bölgeler doğal gaz kaynaklarının daha büyük bir kısmına sahiptirler.

***

Gelişmiş ülkelerin yarım asırdır kullandığı doğal gazın tahminleri 2020’ye kadar her yıl %3,2 artarak 4,6 trilyon m3’e yükselecektir. Böylelikle doğal gaz, dünya enerji talebinde %25’lik paya ulaşacaktır.

Doğal gaz elektrik üretiminde giderek artan oranda kullanılmaktadır. 2020 yılına kadar, elektrik enerjisi üretimi için kullanılan doğal gaz miktarının toplam doğal gaz üretiminin %33’üne ulaşması beklenilmektedir. Doğal gaz, santrallerde ekonomik olarak türbinlerin etkinliğini sağlanmasının yanı sıra, çevre etkileri nedeniyle de tercih edilmektedir. Doğal gaz yakıldığında, kömür ve petrole göre daha az sülfürdioksit, karbondioksit ve atık açığa çıkmaktadır.

***

Enerji denilince akla gelen petrol ve doğal gazı, dünya devletleri, 1990’lı yıllara kadar büyük çoğunlukla Orta Doğu’dan ithal ediyorlardı. Enerji konusunda ilginin Orta Doğu’dan Orta Asya ve Kafkaslar’a kayması ve bu bölgelerin son yıllarda giderek artan biçimde dünya kamuoyunun gündemine gelmesi iki tarihsel olaydan kaynaklanmaktadır. Bunlardan ilki, SSCB’nin dağılması ve 11 Eylül 2001’de ABD’yi hedef alan terörist saldırılardır.

Sovyetler Birliği’nin dağılması, bölgeye ilişkin bilgilerin dünya kamuoyunda daha yaygın ve serbest dolaşmasının ve bölge kaynakları üzerinde Sovyet egemenliğinin kırılmasının alt yapısını oluşturmuştur. 11 Eylül olayı ise, enerji aktarımının güvenlik meselesinin altını çizmiş, Orta Doğu’da alternatif enerji kaynaklarının daha fazla öne çıkmasına yol açarak uluslararası ilgiye ve yatırımlara kaynak olmuştur.

Günümüzde alternatif hidrokarbon rezervlerinin aranması, dünyanın giderek artan nüfusu ve buna bağlı olarak artan enerji ihtiyacının karşılanması için bir zorunluluktur. Bu durumda, Hazar Bölgesi ülkeleri, zengin enerji kaynakları sebebiyle Batılı devletlerin ve enerji piyasasındaki dev şirketlerin dikkatini yönelttiği ülkeler olmuşlardır. Bölge ülkelerindeki enerji kaynaklarının dünya pazarlarına ulaştırılması için gerekli olan boru hatları üzerinde söz sahibi olabilmek ve bölgede etkinlik kazanabilmek adına, güçlü devletler ile uluslararası şirketler büyük bir rekabet içine girmişlerdir.

***

Azerbaycan tarihinde, başkent Bakü ile petrol ayrılmaz birer ikili olmuşlardır. Bakü’de 2600 yıldır insanların yanan suyun değerini bildikleri ve insan yaşamının olmadığı Hazar Bölgesi’nde elde edilen petrolle ateşler yakıldığı belirtilmektedir. Hatta petrol, Arapların kullandığı meşhur Rum ateşinin elementlerinden birisi idi. Petrol çıkarımına ilişkin ilk gerçekçi bilgiler Bakü’nün yerleşik bulunduğu Abşeron Yarımadası’ndaki petrol çıkarımına ilişkin olarak 7. ve 8. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Bu dönemde petrolün, çok ilkel ve doğal yollarla elde edildiği kaynaklarda belirtilmektedir.

***

Rus ordusuna tüfek yapımı için ceviz ağaçları aramak üzere 1873 yılında Bakü’ye gelen Robert Nobel, neftin, Hazar Denizi kıyısında ilkel yöntemlerle çıkarıldığına şahit olmuştur. Görmüş oldukları, asıl gelişme amacını bir kenara bırakıp petrol işine girmesine yetecektir. Aynı yıl, Rus Çarı’ndan aldıkları imtiyazla ilk rafinerilerini kurarak Bakü’deki petrol endüstrisine adım atan İsveçli Nobel Kardeşler, 1878’de Hazar Denizi’nde dünyanın ilk petrol tankerini (Zoroaster) hizmete sokmuşlardır. Daha sonra, petrol taşıma amacı ile inşasına başlanıp finansman sıkıntısından yarım kalan Bakü-Batum demiryolu için finansman sağlayan Musevî asıllı Fransız Rotschild’lar da yıldızı parlayan bu sektöre girmişlerdir. 1883 yılında Bakü-Batum demiryolunun inşası tamamlandığında, Batum, dünyanın en önemli petrol limanlarından birisi haline gelmiştir. Kafkas petrollerinin ele geçirilmesi sürecinde dönüm noktası sayılabilecek bu olay, Rusya petrol ihracatında büyük bir artış döneminin de başlangıcı olmuştur.

***

İkinci Dünya Savaşı sırasında Bakü petrol yatakları, İngiltere, Fransa ve ABD’nin de dikkat merkezindeydi. Almanya’nın Bakü petrol yataklarını elde etmesini önlemek ve Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak amacıyla, söz konusu devletler Bakü’yü bombalamayı düşünmüşlerdi. Ancak Hitler’in Hollanda, Fransa ve Belçika’yı 22 Haziran 1940 ‘da işgal etmesiyle Bakü petrol yatakları da söz konusu devletlerin hedefinden çıkmış oldu. Hitler, Bakü petrolünü ele geçirmek için büyük mücadele vermiş olmasına rağmen, başarılı olmayarak amacına ulaşamadı. Sovyetler Birliği ise Azerbaycan petrolleri sayesinde Almanya’ya karşı galip gelerek İkinci Dünya Savaşı’nı kazandı.

Savaş yıllarında SSCB’nin yakıt ihtiyacının tamamına yakın bir kısmını Azerbaycan’ın karşıladığı göz önüne alındığında, Azerbaycan’ın mevcut önemi daha fazla anlaşılmaktadır.

***

1991 yılında SSCB’nin dağılması, petrol üretimindeki yeni dönemin de başladığı sinyalini veriyordu. Çünkü birliğin dağılmasıyla birlikte, bölünen petrol ve doğal gaz sisteminin coğrafi bölünmesinden ziyade fonksiyonel bölünmesi sorun olmuştur. Petrol ve doğal gaz; Rusya, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve Özbekistan’da elde edilirken, petrol işleme tesislerinin önemli kısmı Beyaz Rusya, Azerbaycan ve Ukrayna’da kalmıştır. Sovyet enerji sistemi bir homojen sistem olarak idari bölgeleri göz önünde bulundurmamıştır. Sovyetler Birliği dağılır dağılmaz, Rusya’dan başlayan Merkez-Kuzey Kafkasya doğal gaz boru hattının bir bölümü Ukrayna’da kalmıştır. Ayrıca yer altı doğal gaz biriktirme kapasiteleri de Ukrayna’da bulunmaktadır.

***

Yabancı şirketlerin Hazar Bölgesi petrolünden pay almak üzere bölgeye gelerek mücadeleye koyulmalarının temel nedenleri arasında; Hazar’ın üretim potansiyelinin büyük olması, geçmişte elde edilme imkânı olmayan yatırımın bugün için cezbedici özelliği, gerçek potansiyelin tespit edebilme imkânının katılımla mümkün olabilmesi ve üretilecek petrolün yerel ihtiyaçların ötesinde dünya piyasalarına arz edilecek olmasıdır.

***

Hazar, muhtemelen dünyanın araştırılmamış ve büyük oranda da işletilmemiş son enerji bölgelerinden biridir. Dolayısıyla bu bölgedeki enerji kaynaklarının arama ve geliştirme çalışmalarına açılması, petrol şirketleri arasında büyük bir ilgiye yol açmıştır. Bölgede bulunan hidrokarbon yataklarının potansiyeli hakkında çeşitli kaynaklarda değişik oranlarda rakamlar göze çarpmaktadır. Genel bir fikir vermesi açısından konuyla ilgili olarak aşağıdaki istatistikî bilgilere yer verilmiştir.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın verdiği rakamlara göre, Hazar Havzası’nın ispatlanmış petrol rezervi 15-40 milyar varil, olası rezervleri ise 70-150 milyar varil arasındadır.

ABD Enerji Bakanlığı; Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’ın petrol rezervlerini 18-34 milyar varil olarak vermektedir. Olası rezervler de hesaba katıldığında, bölgenin 260 milyar varil gibi önemli bir potansiyele sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu miktar, dünya rezervlerinin %25’ine karşılık gelmektedir.

ABD Dışişleri Bakanlığı raporlarına göre, Hazar’da henüz keşfedilmemiş en az 163 milyar varil daha petrol var. Toplamı 179 milyar varili buluyor. Beklentiler 200 milyar varile ulaşılması yönündedir. Bu rakamlar, ispatlanan rezervlere dönüştüğü takdirde, Hazar’ın rezerv açısından dünya üçüncüsü oluşu kesinleşecektir.

***

Hazar Havzası devletlerinin sahip oldukları enerji kaynaklarını kullanmalarındaki zorlukları da şu şekilde sıralayabiliriz: a. Enerji kaynaklarının pazarlara nakli sorunu b. Hazar Denizi’nin hukuki statü sorunu c. Rusya Federasyonu’nun bölgedeki tekeli ç. Milli sermaye sıkıntısı d. Hantal ve yetersiz teknoloji.

Ayrıca Hazar enerji kaynaklarının büyük bir kısmına sahip olan bölge devletlerinin bu kaynaklardan etkin bir şekilde faydalanabilmesinin ön koşulu, bunları uluslararası pazarlara sunumudur. Coğrafi özellikleri itibariyle birer kara devleti konumunda bulunan bu ülkeler uluslararası pazarlara ulaşmada sorunlarla karşılaşmaktadırlar.

***

Dünyanın ilk petrol üretim bölgesi olan ve bir dönem dünya petrol üretiminin yaklaşık üçte ikisini tek başına karşılayan Bakü petrollerinin, Sovyetler Birliği’ne İkinci Dünya Savaşı’nı kazanmasında büyük katkısı olmuştur. Ancak, fiili olarak yaklaşık 200 yıldır Azerbaycan’da kullanılan petrolün bu ülke vatandaşlarına refah ve mutluluk getirdiğini söylemek pek mümkün değildir. Gerek hanlıklar ve Çarlık Rusya’sı döneminde, gerek SSCB döneminde petrol, Azerbaycan için hep savaşlar, işgaller ve sorunlar getirmiştir.

***

Ana hatları itibarı ile AB’nin enerji politikası üç temel hususa dayandırılmaktadır. Bunlar; arz güvenliği, rekabetin arttırılması ve çevre kirliliğinin önlenmesidir.

***

Rusya Federasyonu, bölgede bulunan Türk Cumhuriyetleri’ni bir an için bile boş bırakmamaya çalışıyor. Bu ülkelerde her gün bir Rus heyeti ya da Rus hükümet temsilcisi görüşmelerde bulunuyor. Rusya’nın Türk Cumhuriyetleri’ne ve Hazar Havzası ülkelerine yönelik politikasında hareket noktasını enerji oluşturuyor. Enerji stratejisinde, Türk Cumhuriyetleri’nin kontrolü ve Türkiye’nin bağımlı kılınması önem taşıyor. Bu politikanın temelini ise boru hatları stratejisi oluşturmaktadır.

***

Belirtilen enerji doktrininin ana hatları aşağıda maddeler halinde verilmiştir:
a. Rusya enerji taşıyıcıları için güvenilir dış ticaret kapılarının genişletilmesi ve açık tutulması
b. Rus şirketlerinin yabancı ülkelerin enerji kaynaklarına ulaşmasına imkân sağlanması
c. Dış ülkelerin enerji sektöründe Rus sermayesinin rolünün arttırılması
d. Yabancı sermaye ve tecrübenin ülkeye akışının teşvik edilmesi
e. Rus enerji taşıyıcılarının transit geçişini temin edici tedbirlerin alınması

Rusya bu nedenle LUKOIL’in Hazar’daki çalışmalarını, Gazprom Şirketi’nin Kazakistan ve Türkmenistan doğal gaz yataklarına geri dönmesini, Rus şirketlerinin uluslararası boru hattı projelerinde yer almasını teşvik etmiştir, etmektedir.

Öte yandan, Rusya Federasyonu’nun, Kafkasya ve Orta Asya enerji kaynakları ve boru hatları üzerindeki hâkimiyetini kaybetmesi ile aşağıdaki durumlar ile karşılaşması kaçınılmazdır. Bunlar:

1. Yüklü miktarda aldığı taşıma ücretinden mahrum kalacaktır.
2. Petrol ve doğal gaz fiyatlarını istediği gibi belirleyemeyecektir.
3. Petrol ve doğal gaz üzerindeki kontrolü sayesinde bölge devletlerinin siyasi, diplomatik, ekonomik ve sosyal hayatına istediği gibi müdahale etme imkânını kaybedecektir.
4. Zamanla kuzeye doğru geri çekilmeye devam edecektir.
5. İleriki dönemde bölgeyi ABD ve Çin gibi güçlere terk etmek zorunda kalabilecektir.

***

Dış politikasının ana çizgisini Batı ile ilişkilerin oluşturduğu kısa bir dönemin ardından Rusya Federasyonu, 1992 yılının sonunda, eski Sovyetler Birliği devletlerinin kendi özel nüfuz alanı olduğu sonucuna vardı. Rusya’da ‘’Yakın Çevre Doktrini’’ olarak bilinen politikası doğrultusunda Rusya, kendisini eski Sovyet cumhuriyetlerinde barış ve istikrarın tek garantörü olarak algılamıştır.

Rusya Federasyonu’nun yakın çevre politikası oluşturma gerekçeleri ise şunlardır:

1- Avrasya jeopolitiğini askeri ve siyasi alanda kontrolü altında bulundurmak ve gerektiğinde kendi yayılma alanları ve savunma çevresini belirlemek.
2- Yakın çevrede gelişebilecek, etnik ve siyasi bütünlüğü bozabilecek akımların etkisini kırmak.
3- Sovyet cumhuriyetlerinde kalan Rus azınlığın hak ve çıkarlarını korumak, bu gerekçeyle mümkün olduğu ölçüde onları ilgili yönetimlerde söz sahibi kılmak.
4- Sanayi ve ekonominin temel girdisi olan petrolün ve doğal gazın çıkarılması, taşınması ve pazarlamasında kontrol noktalarını elde tutmak.

***

SSCB’nin 1991’de dağılmasıyla, kuzeyden gelecek tehdit korkusu önemli ölçüde azalan İran’ın, Rusya’nın 1993’ten itibaren ‘’yakın çevre’’ diye niteleyip özel çıkarlarının olduğunu öne sürdüğü Kafkaslar ve Orta Asya konularında, Moskova’nın öncelikli konumunu kabul etmesi, iki ülke arasındaki yakınlaşmada önemli rol oynamıştır.

Bunun yanında, her iki ülke, Kafkasya ve Orta Asya devletleriyle yakın dil ve kültür bağları bulunan Türkiye’yi ve bu ülke ile beraber hareket eden ABD’yi adı geçen bölgelerden uzak tutmak konusunda uzun süreden beri işbirliği içindedir. Hazar Havzası’nın önemli enerji kaynaklarının paylaşım durumu, bu işbirliğini daha da güçlendirmektedir. İran’ın Rusya’ya yeni yaklaşımı, demokrasi sürecinin işleyeceği ve tekrar emperyalist bir güç olmayacağı şeklindedir.

Ayrıca, Rusya’nın İran ile olan yakınlaşmasının önemli sebeplerinden biri de, Batı’nın, özellikle de ABD’nin bölge ile olan ilişkilerinde Türkiye ile beraber hareket etmek istemeleridir. Türkiye’nin bölge ile tarihi, kültürel bağlardan öte, derin bir milli bağı bulunmaktadır. Aynı dili konuşan akraba halkların uzun bir ayrılık döneminden sonra Türkiye ile yakın bağlar kurmaya başlamaları, Rusya’yı endişelendirmiş ve alternatif stratejiler geliştirmeye sevk etmiştir. Bu da bazı konularda bölgede Türkiye’ye rakip olan İran ile ortak hareket etmek şeklinde olmuştur.

***

SSCB’nin dağılması ve Kafkasya ve Orta Asya’da sekiz yeni bağımsız devletin kurulmasıyla, bölge jeopolitiğinde meydana gelen yapısal değişiklik karşısında İran, yeni bağımsızlığını kazanmış ülkelerle genişlemiş olan yeni jeopolitik ve ekonomik durumuna bağlı olarak kendisine uygun bir rol saptamaya çalışmaktadır.

İran, Sovyetlerin dağılmasından sonra ortaya çıkan bu yeni yapılanmayı uluslararası arenada devam eden yalnızlığından sıyrılabilmek için kullanabileceği bulunmaz bir fırsat olarak algılamıştır. Ayrıca, dağılmanın ardından bölge üzerindeki etkinliği ve gücü üst seviyeye çıkan Türkiye karşısında yeni stratejiler geliştirmek zorunda kalmış ve bu endişelerle Rusya ile doğal bir ittifak içine girmiştir. ABD, yeni Türk devletleri ile ilişkilerde müttefik olarak Türkiye’yi kabul etmesi karşısında, İran da Rusya ile olan ittifakını sıkılaştırmıştır.

***

İran’ın bölgede sahip olduğu ekonomik avantajları ise şu şekilde sıralayabiliriz: İlk olarak, hem Kafkasya hem daha yoğun olarak Orta Asya devletleri, kıta içine sıkışıp kalmış olarak bulunmalarını temel sorunları olarak görmektedirler. Orta Asya devletlerinin bu sıkışıklıklarını aşmaları için iki seçenekleri olduğu görülmektedir. Bunlardan birincisi Rusya Federasyonu, diğer güzergâh ise İran’dır. Rusya’ya olan bağımlılığı en aza indirmeye çalışan ve dış politika seçeneklerini artırma konusunda son derece istekli olan Orta Asya devletleri açısından İran’ın coğrafi konumu, cumhuriyetler için avantaj olarak karşımıza çıkmaktadır. İran, bu avantajının farkındadır. Bu noktada Tahran’ın, kendisini bölgenin dünya pazarlarına ulaşmasında bir köprü olarak değerlendirdiği açıktır.

İran’ın kara ve demir yollarının Türkistan’a ve Kafkasya’ya kadar uzanması ve yine İran’ın Fars Körfezi ve Umman Denizi kıyılarındaki limanları, son yıllarda İran ve bölge ülkeleri arasında transit geçiş bağlamında işbirliğinin artmasına zemin hazırlamıştır. İran’ın bölgedeki ekonomik ve siyasi faaliyetlerinin temelinde transit ülke olmasının yarattığı psikolojik ve pratik avantajı yatmaktadır.

***

İran’ın Hazar Bölgesi’ndeki gelişmelere katılma amaçları şöyle sıralanabilir:

· İzolasyondan kurtularak ve bağımsızlık adımları atmaya muktedir olarak dünya politikasında etkinliğini arttırmak.

· Yeni Müslüman devletlerdeki geçmiş Sovyet politikacılarının gözünde kendini yüceltme çabası,
· Petrol ve doğal gaz işletmesinden ekonomik gelirler elde etmek,
· Orta Doğu’da merkezi yerlerden birini tutmak,

İran’ın Hazar politikasında; ekonomik hedeflerin, ideolojik hedeflerin gerisinde olduğu görülmektedir. Ancak, objektif açıdan, İran ekonomisinin zayıf olması, İran’ın Türk soylu olmaması ve yeni Müslüman devletlerin, İslâmi radikalizmden korkmaları; sübjektif açıdan ise, ABD’nin bilinçli ve planlı İran aleyhtarı politika yürütmesi ve bölgedeki liberal veya Batı yönlü Müslüman rejimleri desteklemesi nedeni ile İran’ın Hazar Bölgesi’nde nüfuzunun azalmakta olduğu görülmektedir.

Türkiye’nin yanı sıra İran da, Kafkasya ve Orta Asya’da nüfuz sahibi olmak istemektedir. Ancak, İran’ın bu bölge üzerindeki faaliyetleri, gerek dini gerek politik ve ekonomik bakımdan göz ardı edilemeyecek bir öneme sahip olmasına karşın, şimdiye kadar açık bir sonuç elde edememiştir.

***

İran; Türkiye ve Rusya gibi, hem coğrafi konumu, hem bölgeyle ilişkileri, hem de bölgede önemli devlet olma özelliği dolayısıyla, Hazar Bölgesi’ndeki gelişmelerle yakından ilgilenmiş ve bir yandan bu bölgede ağırlığını arttırmaya çalışırken, diğer yandan da rakiplerinin etkisini minimuma indirmek için çaba göstermiştir. Bu durumu en fazla enerji alanında görmekteyiz. Bu çerçevede Tahran, Hazar petrol ve doğal gazının dünya pazarına taşınmasında en iyi yolun kendisininki olduğunu ileri sürmüş ve önerisinin gerçekleşmesi için her türlü çabaya girmiştir. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, İran’ın çabaları büyük ölçüde ABD ambargosu yüzünden başarısız kalmıştır. Buna rağmen İran, bu yöndeki çabalarından vazgeçmiş değildir.

Bu bağlamda ortaya çıkan diğer önemli bir gelişme ise Rusya ve İran arasında, aralarındaki rekabete rağmen, Batı ülkelerinin ve Batı’nın müttefiki Türkiye’nin bölgedeki etkisini azaltmaya dönük olarak geliştirdikleri iş birliğidir. Son olarak, özellikle Muhammed Hatemi’nin 1997’de cumhurbaşkanı seçilmesi ile İran, Hazar petrollerinde etkinliğini arttırmaya yönelik politikasına, bazı petrol şirketlerinin de yardımıyla hız vermiştir.

Son olarak, Hazar Bölgesi’nde sürdürülen nüfus mücadelesinde Türkiye, ABD’nin şemsiyesi altında yer alırken, İran ise Rusya Federasyonu ile işbirliği içerisinde bölgede kendine yer edinmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla, Rusya’yla kurulan stratejik işbirliği, İran’ın bölgeye yönelik politikasında önemli bir unsur haline gelmiştir.

***

Sovyetlerin ani dağılışıyla birlikte dünyanın iki kutuplu yapısına dayalı yaşanan Soğuk Savaş döneminin sona ermesi, uluslararası ilişkiler ve ülkelerin jeopolitiği açısında küresel düzeyde bir deprem etkisi yapmış ve buna bağlı olarak da pek çok denge yeniden oluşmuştur. Yaşanan depremin fay hatları; Kafkaslardan, Orta Asya’dan, Balkanlardan ve bir ölçüde de Orta Doğu’dan geçiyordu. Dolayısıyla bu bölgelerle pek çok bakımdan göbek bağı bulunup, anılan bölgelerin tam ortasında yer alan Türkiye, depremden en çok etkilenen ülkelerden birisi oldu. Çünkü Türkiye, kendisini, asla hazırlıklı olmadığı genişlikte yepyeni fırsatlar, sorumluluklar ve riskler coğrafyasının merkezinde buluverdi. Bu gelişmeler, Türkiye’nin zaten yüksek olan jeopolitik öneminin en az ikiye katlandığı anlamını taşımaktaydı.

***

Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ, Hazar Havzası’nın önemini şu şekilde özetlemektedir: ‘’Rusya Federasyonu, Kafkasları ve Orta Asya’yı yaşamsal çıkar alanı olarak görmekte ve buralara geri dönme çabasına devam ettirmektedir. Bunda etkili olan ise, jeopolitik kaygıların dışında, Hazar Bölgesi’nin zengin enerji kaynaklarına sahip bir bölge olmasıdır’’.

***

1996 yılında Uluslararası Enerji Ajansı’nın yayınladığı rapora göre, Hazar Denizi’nden Rusya’ya ulaşan boru hatlarının kapasitesi324.000 varil/gün olarak verilirken, bu kapasitenin ancak Rusya’nın iç tüketimi için yeterli olduğu belirtiliyor. Yani ihraç için yeni hatların yapılması şart. Doğal gaz ihracı ise Rusya’nın kendi elinde tuttuğu pazarı kaptırmaması için önemli engellemeleriyle karşı karşıya. Bu nedenle Rusya’nın asıl hedefi, bu ucuz Türkmen gazını kendisi alıp, ‘’boru hattı işletim maliyetleri’’ karşılığında dünyaya kendisinin ihraç etmesidir.

Diğer yandan, güçlü devletlerin nüfus mücadelesinin bir sonucu olarak, Kafkaslar dünyanın en az istikrarlı bölgelerinden biri haline getirilmiştir. İstikrarsızlık sebebi olarak da şunları belirtebiliriz: Rusya’nın yakın çevre politikasına (Primakov Doktrini) ilişkin belirsizlikler, Karabağ’daki henüz çözüme ulaştırılamamış Azerbaycan- Ermenistan çatışması, Çeçenistan işgali ve bölgede etnik grupların bağımsızlık istemeleri hassas bir durum oluşturmaktadır. Ayrıca Afganistan’daki savaş ve Tacikistan’daki karışıklık, bölgenin potansiyel şiddet içerdiğini göstermektedir.

Yukarıdaki sorunlar, süper güçlerin menfaatleri için her zaman kullanabileceği veya yönlendirebileceği sıkıntılardır. Kafkaslar ve Orta Asya’daki bu meseleler var olduğu sürece de güçlü devletler bu bölgelerde her zaman var olacaktır. Ayrıca önümüzdeki dönemde, özellikle bölgesel güçlerle Orta Asya devletleri ile ilişkillerin en belirleyici maddesinin enerji kaynakları olacağına kesin gözüyle bakılmaktadır.

***

Hazar Denizi’ni kıyı devletlerle ortak olarak (median line) kullanmak isteyen Rusya’nın yaklaşımında, önceleri politik kaygılar daha fazla ön plana çıkmaktaydı. Hala bölgeyi kendi ‘’arka bahçesi’’ olarak görmek isteyen Rusya’nın diğer bir kaygısı, zengin petrol yataklarına sahip Azerbaycan’ın Batı ile giderek artan yakınlaşmasıdır. Bu sebeple Rusya Federasyonu’nun statü tartışmalarının merkezinde daha çok Azerbaycan bulunmaktadır.

Azerbaycan ise 1991’den devam eden petrol anlaşması görüşmelerini 20 Eylül 1994 tarihinde anlaşma ile neticelendirmişti. Yapılan anlaşmanın ardından, Batılı büyük petrol şirketleri Hazar Denizi’nin Azerbaycan sektörüne ciddi miktarda yatırım yapmaya başladılar. Başlangıçta Rusya Hükümeti ve onun Lukoil Şirketi, Azerbaycan’ın Batılı şirketlerle yürüttüğü petrol görüşmelerinden dışlanmıştı. Ancak bu dışlanmışlık Azerbaycan’da Elçibey hükümetinin bir darbeyle uzaklaştırılmasıyla neticelendi. İktidara geldikten sonra mevcut durumu iyi kavrayan Haydar ALİYEV, aynı akıbetin kendi başına gelmesinden çekindiği için ‘’Asrın Anlaşmasın’’nda kendi ulusal petrol şirketi SOCAR’ın payından, Rus Lukoil şirketine %10’luk bir pay vererek bir şekilde Rusya’yı da büyük oyuna dahil etti.

***

Hazar’ın statüsü ve paylaşımı tartışmalarının mümkün olduğunca dışında kalmaya çalışan Kazakistan, İran’ın önerdiği eşit (%20) paylaşım şartının kabul görmesi durumunda bundan en çok zarar gören ülke olacaktır. Çünkü diğer bütün kıyıdaş ülkelerin payları %20’nin altındadır. Bu sebeple Kazakistan, bu tartışmalara direkt katılmayıp bu konuda İran’a en büyük direnci gösteren Azerbaycan’ı arka planda aktif olarak desteklemektedir.

***

Hazar Denizi’ni bir sınır gölü olarak tarif eden İran’ın, Hazar konusunda geçerli ve sürekli bir öneride bulunduğunu söyleyebilmek zordur. İran, Hazar’ı %20 prensibi ile beş eşit parçaya bölmeyi veya zaman zaman da ortak kullanmayı istemektedir. Görüşlerini bu iki eksen arasında belirleyen İran’ın, ön plana çıkarmaya çalıştığı husus, Hazar’ın statüsü belirlenmeden burada da yapılan petrol aramalarının kanun dışı olduğu tezidir. İran, statü sorunu çözülünceye kadar 1921’de ve 1940’ta imzalanan SSCB-İran anlaşmalarını esas olarak aldığını beyan etmektedir.

***

İran’ın Hazar’da statü tartışmalarını yürüttüğü ülkelerin başında Azerbaycan gelmektedir. Zira İran, Hazar sorununa ekonomik gerekçelerden daha çok siyasi açıdan bakmaktadır. Çünkü bu yataklar, İran için bu ülkenin Basra Körfezi’ndeki zengin petrol yatakları göz önüne alındığında ekonomik değer bakımından önemli bir mana taşımamaktadır. İran, Güney Azerbaycan sorunu sebebiyle, Azerbaycan’ı, bölgesel tehdit algılamasında birinci dereceli tehdit olarak görmektedir. Bu sebeple de Azerbaycan’ın gelişmesine ve ‘’Güney Azerbaycan’’ için bir cazibe merkezi haline gelmesine önemli katkılar sağlayacak petrol anlaşmalarını engellemek için Hazar’da uzlaşmaz tutumunu devam ettirmektedir.

Tahran, uzun süredir Bakü’nün yürüttüğü dış politikadan rahatsızdır ve bu rahatsızlığını her vesileyle diplomatik kanallardan Bakü’ye bildirmektedir. Hazar’a yabancı güçlerin gelmesini istemeyen İran’ın en büyük endişesi, Hazar’da giderek güçlenen ABD ve Batı nüfuzudur. Zira İran, Hazar’da etkinleşen Batı nüfuzuyla beraber kuşatıldığını hissetmektedir. Bölgede bir yandan Batı sermayesi artış gösterirken diğer yandan ABD ambargosu sebebiyle İran, Hazar pastasından gerekli payı alamadığını düşünmektedir. Her ne kadar 1994’teki ‘’Asrın Anlaşması’’ndan İran’a %5’lik bir pay verilse de, ABD’den gelen baskılar sebebiyle, Azerbaycan bundan vazgeçmek zorunda kalmıştır.

***

İran’ın Hazar Bölgesi’ndeki tutum ve davranışlarının sebebini sadece bir ülke ile (Azerbaycan) sınırlandırmak yetersiz kalacaktır. Zira Hazar’ın güneyinde ehemmiyetsiz bir bölüme sahip olan İran, kendi payına düşen kısımdan (%12) memnun değildir ve kendi sınırlarını Hazar’ın ortalarına doğru genişleterek Hazar’ın içlerine doğru stratejik bir üstünlük elde etmek istemektedir. Mart 2001’de İran Cumhurbaşkanı Muhammet Hatemi’nin Moskova ziyareti sırasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptıkları görüşmede, Rusya ve İran’ın ‘’Hazar Denizi’nin statüsü resmi olarak belirlenmeden Hazar’da diğer kıyıdaş ülkeler tarafından çizilmiş hiçbir sınırın tanınmayacağı’’ dile getirilmiştir.

***

Moskova, Türkiye’nin boğazlar konusundaki karşı çıkışlarına PKK’ya açılan destek olarak (PKK militanları o dönem Duma’da toplantı bile yapıyorlardı) karşılık vermiştir. Rusya’nın PKK’ya desteği aslında kendisi açısından stratejik bir seçimdi. Böylece hem Boğazlar konusunda Türkiye’den intikam alıyor, hem de Türkiye’nin enerji koridoru olma hedefine büyük bir engel çıkarıyordu. Doğu’daki artan terör faaliyetleri, o dönemde, BTC projesine petrol şirketleri ve ilgili devletlerin kuşkuyla yaklaşmasına sebep olmuştur.

Türkiye’nin Rusya’nın bu tutumuna verdiği karşılık da benzer olmuştur. Nitekim asıl Türkiye’nin başında PKK terörü varsa, Rusya’nın başında da bağımsız olmak isteyen Çeçenistan sorunu vardır. İşin ilgi çekici tarafı, Bakü-Tiflis-Ceyhan Hattı nasıl Türkiye’de terör bölgesinden geçiyorsa, Rusya’nın önerdiği Bakü-Navorossisk Hattı da Çeçenistan’dan geçiyordu. Yani Türkiye’nin elindeki kozlarla Rusya’nın elindeki kozlar bire bir aynıydı. Neticede Türkiye, Çeçenlere gizliden destek olmuştur. Bu konuda zaten Türk kamuoyunda da bu yönde bir talep bulunmaktaydı.

***

(…), Hazar’da statü, kaynakların paylaşımı ve boru hatları gibi sürekli gündemde olan sorunların yanı sıra bir diğer sorun da Hazar’ın ekolojisidir. Hazar’da paylaşım sorunları ile beraber telaffuz edilen ve boru hatları projeleriyle anılmaya başlanan çevre sorunları, 1980’li yılların başlarında gündeme gelmiş, ama daha sonra kıyıdaş ülkelerin bağımsızlıklarını kazanması ve büyük petrol oyununun başlamasıyla bu sorun ikinci plana itilmiştir.

Aslında zengin bir floraya sahip olan Hazar’da çevre kaygıları önemli dayanaklara sahip olacak niteliktedir. Ancak bu su havzasında çevre sorunlarını gündeme getirenler bunu bir politika argümanı olarak kullanmakta ve bu konuyu ileri sürerek diğer bir mücadelenin yürütüldüğü alan olan boru hatları tartışmalarında üstünlük sağlamayı arzulamaktadırlar. Zira Hazar’da kaynakların paylaşımı kadar, elde edilecek petrol ve doğal gazın Batı pazarlarına ulaştırılması da oldukça önemlidir.

Rusya Federasyonu ve İran, Azerbaycan’ı, Hazar’ın kaynaklarının kullanılmasında hassas ekolojik dengeleri gözetmemekle suçlamaktadır. Ancak bu ülkeler, ‘’ekoloji’’ sorunlarını, sadece Batı çıkışlı petrol ve doğal gaz boru hatlarını engellemek için bir ‘’sebep’’ olarak hatırlamaktadırlar. Rusya, Trans-Hazar gibi ‘’Batı çıkışlı’’ petrol ve doğal gaz boru hatları gündeme geldiğinde, Hazar’ın ‘’ekolojik sistemi’’ ve bölgenin ‘’sismik aktifliği’’ gibi tezler ileri sürerek bu projeleri engellemeye çalışmaktadır. Ancak Rusya Federasyonu’nun her defa ileri sürdüğü Hazar’ın ekolojik yapısının zarar göreceğine yönelik endişeleri, çok da inandırıcı olmamaktadır. Zira SSCB döneminde Hazar’ın kirletilmesinin en büyük sebebi, Hazar petrollerini hiçbir tehdit almadan kullanan Ruslar olmuşlardır.

***

Hazar Bölgesi’ni içine alan geniş alanda, doğuya, batıya ve güneye yönelik 25 kadar boru hattı projesi gerçekleşmiştir veya gerçekleşmek üzeredir. Maliyetlerin yüksek olması ve siyasi nedenlerle projeler yavaş ilerlemekte ve bunun bir sonucu olarak da az sayıda yeni boru hatları inşa edilmiş durumdadır. Bölgedeki enerjinin güvenli nakli için daha çok sayıda boru hattına ihtiyaç vardır. (…)

Petrolün güzergâhını belirlemek için uluslararası şirketlerin lobi çalışmaları kadar, bölgedeki güvenlik ve güvenilirlik sorunları da etkili olmaktadır. ABD, petrolün ucuza mal edilecek olmasına rağmen, İran’ın rejimi nedeniyle bu ülkeden geçirilmesine şiddetle karşı çıkmaktadır.

Rusya ise, petrolün batıya sevkini engellemek için Gürcistan’daki iç karışıklıkları körüklemiş, Azeri-Ermeni çatışmasına neden olmuş ve halen bölgede suni sorunlar oluşturmaya devam etmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, Rusya, üretilecek petrolü Navorossisk Limanı’na akıtabilmek için, bölgede bağımsızlığını ilan etmiş olan Çeçenleri bu kararlarından vazgeçirmek için acımasızca katletmiştir. Buradaki savaş, düşü yoğunluklu çatışmalar şeklinde halen devam etmektedir.

Diğer taraftan, bölgede meydana gelen boşluk, yöneticilerin akıllarında şu soruyu bıraktı: Bölgenin zengin enerji kaynakları kimler tarafından kontrol edilecek? Zira bu bölgenin, tek bir ülkenin kontrolü altına girmesi bir bakıma Sovyet döneminin geriye gelmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle, uluslararası gündemi meşgul etmeye başlayan bu sorun, bölge üzerinde Soğuk Savaş rüzgârlarının esmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla enerjinin ihraç yollarının belirlenmesinde, petrolden pay alma mücadelesinden daha büyük mücadele verilmiştir ve hâlâ da verilmektedir.


***

BTC Projesi; siyasî, ekonomik, stratejik ve çevresel açılardan, Türkiye’nin yürüttüğü en önemli enerji projelerindendir. Ekonomik etkileri kısaca gözden geçirilirse; her şeyden önce hattın gerçekleşmesi durumunda, Türkiye için ucuz ham petrol temin edilmesi mümkün olacaktır. Bunun önemli bir nedeni taşıma maliyetlerinin minimuma indirilecek olmasıdır. Bir diğeri ise finans maliyetlerinin azaltılmasıdır.

Ayrıca BTC Hattı; rafineriye 15 günde ulaşan Basra Körfezi petrolü ile karşılaştırıldığında, sadece 2 günde Türkiye’deki rafinerilere getirilecek Hazar petrolü için büyük bir maliyet avantajı sağlayacaktır. Buna Ceyhan’ın uluslararası petrol piyasası merkezi haline gelmesini de ekleyebiliriz.

Hattın bir başka avantajı da petrole ödenecek paranın taşıma ücretine sayılması olacak. Türkiye, nakit parayla ithal ettiği petrol için kredi almak zorunda kalmayacak. Bu, Türkiye’nin petrole yılda ödediği paranın yaklaşık %17’sini karşılama anlamına gelecek. Bu durumda boru hattının kirasından da yıllık 250 milyon dolar gelir elde edilecek. Petrol boru hattı inşası ile inşaat sektörünün canlanması geçici bir süre de olsa işsizliğe çare olacak. Türkiye’nin Avrasya haritasındaki stratejik konumunu güçlendirerek bölgede söz sahibi ülke konumuna getirilecek.

***

Türkiye, enerji alanındaki ihtiyaçları ve bölgesel ekonomik büyümeye verdiği önem çerçevesinde, başta Hazar Bölgesi olmak üzere eski Sovyetler Birliği coğrafyasında bulunan enerji rezervlerinin geliştirilmesinde ve alternatif güzergâhlara yönelik çalışmalarda aktif rol üstlenmiştir. Bölge ülkeleriyle tarihi ve kültürel bağları bulunan ve önemli bir jeopolitik konuma sahip Türkiye’nin, enerji zengini Hazar ve Orta Doğu bölgeleri ile Avrupa arasında bir köprü teşkil etmesi, ayrıca kendi ihtiyaçlarını da farklı kaynaklardan karşılaması hedeflenmiştir.

***

Türkiye, Orta Asya cumhuriyetleriyle ilişki kurmaya başladığı tarihten bu yana stratejik bir karışıklık içinde bulunmaktadır. Türkiye bazı politikalar gerçekleştirmede kararlı ve Orta Asya bölgesine ilişkin hedefinde de azimli ve tutarlı olmasına rağmen, bu hedefe ulaşmak için gereken araçlar hususunda daima yetersiz kalmıştır. Aslında, bu yetersiz politikanın nedeni, Türkiye’nin belirli bir iş birliği alanı tayin etmemiş ve çok geniş boyutlu iş birliği planları geliştirmemiş olmasıdır. 1991 yılından bu yana Orta Asya devletleriyle ilişkilerde bu olumsuz gerçekle yüz yüze bulunmaktayız. Geçen on sene zarfında Türkiye, bölgede çok sayıda girişim başlatmış ancak bunlar bir sonuca ulaşamamıştır. Bu güne dek Orta Asya cumhuriyetlerine verilen sözler tam anlamıyla tutulamamış, bu durum, Orta Asya cumhuriyetlerini Türkiye’yle ilgili hayal kırıklığına uğratmıştır.

***

(…), Türkiye’nin uzun yıllar izlediği dış politikaya bakacak olursak şu gerçeği görmemiz mümkündür: Stratejisini sadece uluslararası sistemin merkezindeki ABD’nin desteğine yaslayan Türkiye, bölgesel dengeleri değerlendirebilecek aktif ve esnek dış politika yerine, uluslararası güç merkezlerine ayarlı statik bir dış politika izlemektedir
.
***

Türkiye’nin enerji alanındaki durumunu açıklamaya çalışırsak, Türkiye süratle gelişen ve enerji ihtiyacı hızla artan bir ülkedir. Ülkemiz artan enerji ihtiyacını karşılarken de tabiatıyla arz kaynaklarını çeşitlendirmek durumundadır. Türkiye, bir yandan yurt içinde enerji projelerine belli miktarda kaynaklar yaratırken bir yandan da, yurt dışında milyarlarca dolarlık enerji almak zorundadır. Bu nedenle, Türkiye’nin mevcut enerji politikaları ve dış politikasının temel amaçları arasında yer almaya başlayan enerji diplomasisi, en az siyasi ve ekonomik stratejileri kadar önemli olmalıdır.

***

Petrol ve doğal gaz kaynakları açısından dışa bağımlı bir ülke olan Türkiye’nin üç tarafı da bu enerji kaynakları açısından zengin ve ihracatçı ülkeler ile çevrili durumdadır. Aynı zamanda Türkiye, ithalatçı ülkelerle de çevrilidir. Dolayısıyla Türkiye, üretici ülkelerle tüketici ülkelerin tam ortasında bulunan doğal bir enerji köprüsü konumundadır.

SSCB’nin dağılmasıyla birlikte, petrol ve doğal gaz boru hatlarının Türkiye’den geçme ihtimali, Orta Asya ülkelerinin birbirlerine ve Türkiye’ye, dolayısıyla Avrupa ekonomisine bağlayacak otoyol projelerinin gündeme gelmesi, Türkiye’yi bir anda uluslararası ilişkiler açısından bir çeşit ‘’fırsatlar ülkesi’’ konumuna getirmiştir.

***

(….) , SSCB dağıldıktan sonra Türkiye’nin Kafkaslar ve Orta Asya jeopolitiği açısından bölgedeki yeri ve çıkarları özetle şu şekilde ifade edilebilir.

a- Türkiye’ye siyasi ve ekonomik alanda güç sağlamaya yönelik destek verecek potansiyel, Kafkasya’da ve Orta Asya’da vardır. Bunlar; ortak dil, din, etnik yapı ve kültürdür.

b- Soğuk Savaş dönemi tehdit algılamaları, batı bloğu ile birlikte, Sovyetler Birliği’ne karşı idi. SSCB ile ortak sınırın kalmaması ve zayıflayan bir ideoloji açısından, Türkiye için görece bir rahatlama söz konusudur.

c- Orta Asya zenginliği yanında bölgenin Uzak Doğu’yla olan ilişkilerde bir Türkiye-Orta Asya-Uzak Doğu ekseni oluşturmasıyla, jeopolitik önemini Türkiye koruyacaktır.

d- Enerji nakil hatlarında, doğal gaz ve petrolde geçiş noktası olarak, gerek jeopolitik konum gerekse iç ekonomik koşullar ülkemiz açısından çok önemli olacaktır.

***

TPAO, uluslararası petrol arenasında dev şirketlerle rekabet edebilecek yapıda organize edilmemiştir. Petrol alanında yerli özel şirketlerimizin ise ne birikmiş sermayesi ne de yeterli teçhizatı ve elemanı vardır. Teknik eleman birikimi açısından kısa sürede uluslararası şirketlerle rekabet edebilecek yapıya ulaşabilecek olan TPAO’nun en önemli eksiği, dikey entegre yapıda olmamasıdır. TPAO’nun bir an önce; arama ve üretimin yanı sıra taşıma, rafinaj, dağıtım ve pazarlama fonksiyonları da olan, dikey entegre bir şirket olarak yeniden yapılanması sağlanmalıdır.

***

İnternet ortamında ulaşılan bilgiler ağırlıklı olarak ABD kaynaklıdır. Bu da ister istemez tek yanlı bir bilgilenmeyi ve sonucunda da önyargılı bazı değerlendirmeleri beraberinde getirebilir. Bunun önüne geçmek için; Rusça ve Çince gibi dilleri bilenler de dahil, klasik dillerin dışında eğitim almış uzmanlardan yararlanarak, Çin ve Rusya gibi ülkelerin bölgeye yönelik algılamaları, değerlendirmeleri ve etkinlikleri dikkatle ve günü gününe izlenerek değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmelerin bir diğer yararı da, bölgeye yönelik yatırımlar için, doğru zamanda çıkarları bizimkine en uygun ortakları bulabilmemize de katkı sağlayacak bilgilerin elde edilebilmesine olanak sağlamasıdır.

Üniversitelerde, gerek Orta Asya ve Kafkaslara ve gerekse enerji politikalarına yönelik ders programlarının, en azından tercihe bağlı olarak ya da kurs biçiminde verilebilmesi için çaba gösterilmelidir. Master ve doktora çalışmalarında, Hazar Bölgesi’ne ilişkin çeşitli konularda çalışmaların yaptırılması da arttırılabilir.

Kısaca söylemek gerekirse, Türkiye’nin menfaatleri açısından, Kafkasya ve Orta Asya bölgelerindeki enerji kaynaklarının üretilmesi ve Akdeniz’e taşınması için daha aktif olması gerekmektedir. Bu gerekliliğin savunulması noktasında Türkiye’deki uzmanların büyük çoğunluğu hem fikirdir. Ayrıca dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin %70’ten fazlasını elinde bulunduran Orta Doğu ve Hazar Bölgesi’nin komşusu olan Türkiye’de, uzun vadeli petrol ve doğal gaz politikalarının yeniden gözden geçirilmesinde büyük yararlar bulunmaktadır.


KISALTMALAR
OPEC: Organization of Petroleum Exporting Countries (Petrol İhraç Eden Ülkeler)
OECD: Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü
BTC: Bakü-Tiflis-Ceyhan (Boru Hattı)
CPC: Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu
TPAO: Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı
GSMH: Gayri Safi Milli Hasıla
ABD: Amerika Birleşik Devletleri
SSCB: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
PKK: Partiya Karkeren Kurdistan( Komünist Kürt Partisi)





Kaynak: http://www.gencaydergisi.com/2015/03/sayi-34-kasim-2014.html