Tam Metin: SADİ SOMUNCUOĞLU - SELÇUKLU, OSMANLI VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ HANGİ MİLLETİN DEVLETİ?



Kitabı PDF olarak indirme bağlantısı:
https://drive.google.com/file/d/0B5NFhcSl0HKAdWpTMnNGVHZxUzQ/view?usp=sharing

Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Hangi Milletin Devleti?

SELÇUKLU, OSMANLI VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ
HANGİ MİLLETİN DEVLETİ?

Böyle garip bir soru olur mu demeyiniz. Lütfen son 10 yılda yapılanları ve tartışılanları hatırlayınız. Sıfırdan “yeni ve sivil” anayasa yapacağız iddiasıyla, Türk Milleti’nin 1000 yıllık egemenliğini temelden sarsacak nitelikte düzenlemelerin yapıldığını göreceksiniz.
Bakınız, anayasamız bireylerin eşitliği temelinde, Türk Devleti üniter ve milli, dili Türkçe, dediği halde neler yapılmış;
·         Devlet televizyonunda 24 saat Kürtçe yayın yapılması
·         Kürtçenin devlet okullarında seçmeli ders olması
·         Üniversitelerde Kürtçe bölümlerin açılıp, öğretmen yetiştirilmesi
·         Partilere etnik dillerde propaganda imkânı tanınması
·         Etnik örgütlenmelerin ve bölücülük propagandasının serbest bırakılması
·         Etnik partilere fiilen (defakto) izin verilmesi
·         Yerel belediyelerin “Kürtçe” yazışma yapmaları
Bu şekilde pek çok düzenleme yapıldı. Etnik gruplar siyasallaştırıldı, tüzel kişilik kazandırılarak egemenliğe ortaklığı başlatıldı. Altyapı hazırlığı tamamlandı, sıra devletin üniter-milli yapısına geldi. Millî (bir millete ait) devlet ortak kabul etmez. Bunun için anayasadan egemenliğin Türk Milletine ait olduğunu gösteren hükümlerin kaldırılıp, egemenliğin etnik grupların ortaklığına müsait hale getirilmesi gerekiyor.
Bütün bunlar; Türk Milleti de etnik gruplardan biridir, tek başına egemenliğe sahip olamaz iddiasına dayandırılıyor.
Esasen, “yeni ve sivil” anayasa ihtiyacı da bu anlayıştan, yani Türk’ün hepimizin milletinin adı olduğu gerçeğinin inkârından kaynaklanıyor. “Türkiye’yi dönüştürme” dedikleri de budur. Haçlılar da işbirlikçi iç mihraklar da, anayasa değişikliğini aynen böyle anlıyorlar.
Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) göre; çok ortaklı devlet kurulunca, önce Irak’ın kuzeyindeki “özerk yönetimin”, sonra yetişebilirse Suriye’deki benzer bir “özerk yönetimin”, bu ortaklığa katılmasına sıra gelecektir. Bu eski bir ABD projesidir. Buna göre önce Türkiye toprakları büyüyecek ve bu durum toplumda büyük bir memnuniyet uyandıracaktır. Ancak güneydoğu ile entegrasyon tamamlanınca, “Büyük Kürdistan” kurulacak, yani “ikinci İsrail” doğmuş olacaktır.
Görüldüğü kadarıyla haçlıların ve işbirlikçilerin anayasa konusunda acelesi vardır. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin gerginliğini, ABD’nin bölgedeki diplomatik atağını ve Erdoğan, Barzani, PKK, Genel Kurmay Başkanı Özel gibi aktörlerle yürütülen kapalı görüşmeleri bu açıdan yorumlamak mümkündür.
Anayasanın müsait hale getirilmesi için de, bölücü teröre  “demokratik ve siyasi bir çözüm” bulunması gerekiyor. Bunun için şunların yapılması isteniyor:

1)   Ya Türk adı anayasadan çıkmalı veya diğer etnik adlar da girmeli
2)   “Türk etnik” grubu ile diğerleri devlete ortaklıkta eşit konumda olmalı
3)   Ana dillerde eğitim kabul edilmeli
4)   Etnik özerk bölgeler kurulmalı
Evet, Türkiye’ye dayatılanlar bu kadar sade ve açıktır. Yani, 1923 öncesine dönmemiz, haçlılar, işbirlikçiler ve PKK ile anlaşarak devleti ortaklık temelinde yeniden kurmamız istenmektedir.
STK’LARIN “YENİ VE SİVİL” ANAYASA GÖRÜŞÜ
Şimdi de “yeni ve sivil” anayasa için yapılan çalışmalara değinelim. Öncelikle TBMM uyum komisyonuna sunulan önerilere bakalım. Sonra da tarihimize yönelerek, “millet, devletin dili ve egemenlik” gibi hususları ağırlıklı olarak ele alalım.
Meclise görüş bildiren STK’lardan bazıları şunlar:
Hak-İş, Müsiad, Tüsiad, Tesev, Memur-Sen, Mazlum-Der, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Abant Platformu, İnsan Hakları Derneği (PKK’nın yan kuruluşu), Kesk, İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği, Ehlibeyt Vakfı vb.
Bunlara, henüz ne olduğu açıklanmayan “yeni ve sivil”  anayasayı şimdiden kurtuluş reçetesi gibi tanıtan ve bunun için Türkiye’yi dolaşıp kamuoyu oluşturmaya çalışan TEPAV’ı da ilave etmeliyiz.
Bunların görüşlerindeki ortak noktalar ise, anayasadan Türk adı çıkarılmalı, egemenlik açısından bütün etnik gruplar (Türk de dâhil) eşit konuma getirilmeli, ana dilde eğitim ve öğretim yapılmalı, etnik özerklik tanınmalı şeklinde özetleyebiliriz.
Bilindiği gibi bu görüşleri; AKP, CHP, BDP, ABD, AB, Barzani, PKK, İslamcı Kürtçü Partiler ve yazarlar, ikinci cumhuriyetçiler gibi işbirlikçiler de hararetle savunmaktadırlar.
Bu önerileri biraz daha yakından görelim.
Devlet memurlarının sendikası Memur-Sen adına hazırlanan raporda;
“Vatandaşlık etnik bir kimliği (Türk’ü) esas aldığından, diğer etnik grupları yok saymaktadır… Bütün etnik grupları referans almak için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını esas almalıdır… Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı bulunan herkes, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır denilmelidir.” (Akyüz, s. 41)
Abant Platformu sonuç bildirisinden okuyalım;
Dil konusu; “Anayasa'da farklı anadillerde eğitim yapılma hakkı tanınmalıdır. VeyaResmi dilin öğrenilmesi ve öğretilmesi şartı ile herkes eğitimde anadilini kullanma hakkına sahiptir.
Özerklik konusu; Türkiye'nin idari yapısı, yerinden yönetim (âdem-i merkeziyet) esasına dayanır. Yerel yönetimler üzerindeki her türlü idari vesayet kaldırılmalıdır. Veya Merkezden yönetim istisna, yerinden yönetim esastır. (26. Abant Bildirgesi)
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın teklifi:
“Anayasanın başlangıç bölümü kaldırılmalı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ortak paydası, yeni anayasanın temel felsefesi olmalı. İlk ve ortaöğretim kurumlarında eğitim dili Türkçe olup yeterli sayıda velinin talebi halinde diğer bir dilin de eğitim dili olarak kullanılması ve ayrıca anadillerin öğretilmesi için gereken düzenlemeler yapılır.”
TEPAV’ın ülkeyi tarayan konferansları da oldukça ilginçtir. Başta TBMM Başkanı Cemil Çiçek  (yetkisizliğini ve tarafsızlığını unutup), TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu ve parti temsilcileri ile birlikte il il dolaşarak, bol bol “yeni ve sivil” anayasa reklamı yapıyorlar. Şu ana kadar 12 ilde toplantı yapılmış. Konuşmalarda; mevcut anayasayı ve 1987’den 2010’a kadar TBMM tarafından yapılan 136 değişikliği aşağılayan, kamuoyunu meçhul bir anayasa için şartlandırmaya çalışan telkinler ve propagandalar yapılıyor. Özellikle, devletimizin milli ve üniter kimliğini savunanlar eleştiriliyor, içeriği açıklanmayan “yeni ve sivil” anayasanın her derdimize deva olacağı reklam ediliyor.
TBMM Başkanı Çiçek, acelesi olmalı ki, üstüne vazifeymiş gibi, bu anayasanın yazımına 1 Mayıs'ta başlanacağını, yılsonuna da hazır olacağını açıklıyor.  (12 Mart 2012)
CUMHURİYET ÖNCESİNDE ANAYASA TARTIŞMALARI
Hayati derecede önem arz eden bu tespit ve iddialarımızı daha da geniş ve derin bir çerçevede ele almak isteriz. Bunun için Cumhuriyet öncesi döneme, dünyanın genel durumuna ve uluslararası hukuka bakmaya çalışacağız. Bilindiği gibi; 1876, 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasaları da sıfırdan yapılmıştır, ama devletin Türk Milleti’ne ait olduğunu gösteren kurucu hükümler hep aynı kalmıştır. Aynı kalması da zaruri idi. Zira kurucu irade Türk Milleti’ne aitti. Beylikler, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı gibi Türkiye Cumhuriyeti de Türk Milleti’nin devletiydi ve ortağı da yoktu.
Evet, aslında egemenliğimiz ve Türk Milleti üzerinde yürütülmek istenen operasyonlar yeni değildir. Bu sahneler Osmanlı Devleti’nin son döneminde de, bire bir yaşanmıştır. Devletin kimliği ve dili açısından bugün iddia edilenler, o dönemin kopyası gibidir. Demek ki biz bu filmi daha önce de aynen görmüşüz. Ama ders almadığımız ve tarih şuurundan mahrum olduğumuz için tekrar ciddi tehlikelerle karşı karşıya bulunuyoruz.
Meşrutiyet dönemini hatırlayalım. Sultan Abdülhamit Han Padişah. 1876 Kanunu Esasi tartışılıyor. Entrikalar birbirini kovalıyor. Örnekler verelim:
Anayasa için üç ayrı komisyon kurulmuş. Mithat Paşa’nın başkanlık ettiği komisyonun devletin diliyle ilgili teklifi, “yeni ve sivil” anayasa diyenlerle aynı nitelikte.  Okuyalım: “Osmanlı halkının her biri, kendi lisanı üzere talimi tekellümde serbesttir.”  Yani Osmanlı halkının her biri kendi lisanı üzere eğitim, öğretim ve konuşmada serbesttir.  (Pekdemir, s. 39)
İlginçtir, anayasa çalışmalarının arkasında o gün de batılı güçler var. Basın yoluyla kamuoyunu yönlendirmek, çıkarlarına uygun bir anayasa yapılmasını sağlamak için işbirlikçi devlet adamlarını desteklemekteler. Birkaç misal verelim.
İngiltere’de yayımlanan 15.11.1876 günlü Westminster Gazette’nin haberine bakalım:
“İstanbul’daki Rum ve Ermeni Patrikhanelerinin anayasa hazırlıklarında verdikleri destek, Türkleri bir kere daha medeniyet kapısından içeri sokacaktır. Anayasanın, üzerinde müzakereler yapılan bir maddesine göre, Osmanlı Devleti’nin çeşitli milliyetleri bundan sonra artık kendi dilleri ile okuyacaklar, yazacaklar ve devlete başvuruda bulunacaklardır. Böylece çok yakın zamanda, her milliyetin kendi muhtar idaresine kavuşması da imkân dâhiline girecektir. Türk asıllı olmayanlar, geri kalmış bir kültür olan Türkçenin engellerinden kurtulacaktır.”
Bu yazının sonundaki imzanın sahibi ise, “Evangelos Petridis, Heybeliada Ruhban Okulu Müdürü ve Patrik yardımcısıdır. (Pekdemir, s. 39)
Bugün Ruhban Okulunu açmaya çalışanlar, PKK’nın siyasi ve demokratik çözüm(!) talebini savunanlar, meselenin kökünün nerelere kadar gittiğini anlamak için bu haberi iyice okumalıdırlar.
Anayasa, ortak komisyonda müzakere edilirken de, Trablusşamlı Bahattin Dai Efendi şu teklifi yapar:
“Peygamber efendimiz Arapça konuşur. Her padişah Türkçenin kısırlığının kurbanı olmamak için, Arapça öğrenir. Anayasayı bu çeşitli halklara nasıl Türkçe olarak anlatabilirsiniz? O halde her unsurun kendi mektebi, kendi gazetesi, kendi kâtibi ve kendi dairesi olması gerekir.” (Sevinç, s. 434)
Görülen o ki, o zaman da, günümüzde olduğu gibi, devletin kurucusu olan Türk Milleti’ne karşı, Müslim Gayrimüslim aynı safta yer alabilmişler. Oldukça anlamlı değil mi?
Mithat Paşa, Nafıa Müsteşarı Ermeni Odyan efendiyi, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Derby’ye gönderip desteğini ister. Odyan efendi;  “Bu anayasa Hıristiyan ve diğer uyrukluların hukuklarını daha fazla temin edecektir. Bu konuda istediğiniz güvenceyi hükümetim kabul edecektir. Anayasayı Avrupa hükümetleri tarafından garanti altına almanızı teklif ediyorum…“ der. Bu talep Osmanlı’nın içişlerine açıktan karışmak olarak görüldüğünden kabul edilmez. (Bardakçı)
136 yıl önce yaşanan bu ibret verici acı gerçekler, bugün de aynen tekrarlanmıyor mu? İçerisi ve dışarısı işbirliği yaparak devletimizin temellerini oymaya ve milletimizi aldatmaya çalışmıyor mu?
Devam edelim. Anayasa hazırlama komisyonu uzun tartışmalardan sonra orta yolu bulur. Taslağın 18. Maddesi şöyle olur: “Osmanlı ülkesinde yaşayan unsurların her biri kendilerine ait dil ile eğitim ve öğretimde muhtardır.  Fakat devlet hizmetinde bulunmak için devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmek şarttır.”  (Gencer, s. 186) Yani resmi dil Türkçe, ama unsurların diliyle eğitim ve öğretim serbest olabilecektir.
Bu öneriler bugün de önümüze konuyor. Koca Osmanlı’yı halletmişler, demek ki şimdi sıra bugünkü devletimize gelmiş oluyor. Tarih tekerrür ettirilmek isteniyor.
Bu metne sadece Eğinli Sait Paşa itiraz eder ve Sultan Abdülhamit Han’a bir layiha (rapor) verir.
Durumu yakından takip eden Sultan Abdülhamit Han, Mithat Paşayı çağırtıp, şu uyarıda bulunur:
“Bilmeliydiler ki Paşa, nasıl Kur’an-ı Kerimi Arapça okumaktan vazgeçmezsem, devletimin toprakları üzerinde de, Türkçe konuşulmasından ve Türk lisanından başkasını kabul edemem. Böyle bir maddenin yer alacağı Kanun-u Esasi’yi bana getirmeyin.” (Sevinç, s. 435)
Padişahın kararlı tutumu üzerine madde düzeltilir. Ama dil tartışmaları mecliste devam eder. 12. oturumda Suriye Milletvekili Nevfel, Erzurum Milletvekili Ermeni Hanazap ve İstanbul Milletvekili Vasiliki Efendi, devletin dilinin değiştirilmesi amacıyla ortak bir teklif hazırlar. Buna göre; “Osmanlı Devleti’nin resmi dilinin Türkçe olduğunu belirten madde değiştirilmeli ve resmi dil olarak Türkçe ile beraber Rusça ve Ermenice de kabul edilmelidir.” (Pekdemir, s. 46)
Önergeyi gören Meclis Başkanı Ahmet Vefik Paşa öfkeyle;
“Bu ne vicdansızlık ve bu ne vefasızlıktır!.. Sizler hala evinizde, okullarınızda, kitaplarınızda kendi dilinizle yazıyor ve konuşuyorsanız, bu imkânı bu devletin alicenaplığına borçlusunuz. Teklifinizi vermemiş olun. Ben de duymamış olayım” diyerek işleme koymaz. (Pekdemir, s. 47)
Bugün de, Mithat paşalar, Odyan efendiler, Nevfel efendiler, Hanazap efendiler, Vasiliki efendiler görev başındadırlar. Ancak Sultan Abdülhamit Han gibi bir devlet başkanımız, Ahmet Vefik Paşa gibi bir Meclis başkanımız var mıdır? İşte Abdullah Gül, işte Cemil Çiçek ve işte R. T. Erdoğan… Neler neler yapıyorlar ortada…
***
Bölücü ve yıkıcılarla böylesine bir mücadeleden sonra, büyük devlet adamı Sultan Abdülhamit Han ve milli şuur sahibi devlet kadroları sayesinde Anayasa Mecliste onaylanır. Şer cephesinin hevesi kursağında kalır. Devletin ve egemenliğin Türk Milletine ait olduğunu gösteren esaslar kesinleşir. 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında da aynen devam eden Kanuni Esasi’deki bu esaslar şöyledir:
Madde 1. Osmanlı devleti, ülkesiyle bir bütündür, hiçbir gerekçeyle bölünemez.
Madde 2. Osmanlı Devletinin başşehri İstanbul’dur.
Madde 8. Osmanlı Devleti’nin uyruğunda bulunanlara “Osmanlı” denir.
Madde 17. Yasa önünde bütün Osmanlılar eşittir. Kişilerin, din ve mezhebine bakılmaksızın vatana karşı aynı hak ve ödevleri vardır.
Madde 18. Devlet memuru olabilmek için “devletin resmi dili” Türkçeyi bilmek şarttır.
Madde 57. Mecliste müzakerelerin dili Türkçedir.
Madde 68. Türkçe bilmeyen milletvekili olamaz.
Madde 71. Milletvekilleri, seçim bölgesinin ayrıca vekili olmayıp, Osmanlı vekilidir.
(Kili - Gözübüyük, s. 31, 32, 33, 37, 38, 39)
Tekrar edecek olursak, bu esaslar Osmanlı Devletinin milli ve üniter yapıda olduğunu göstermeye, sanırız yeter. Cumhuriyet dönemi de aynıdır. Zira devlet Türk Milleti’nindir.
Ancak unutmayalım ki anayasa yapılırken, Osmanlı Cihan Devleti son nefeslerini almaktaydı. Türkçe bilenler, Arapça bilenlerden daha azdı. Medreselerde eğitim Arapçaydı ve Padişah aynı zamanda Halife sıfatını taşıyordu.
Bu şartlarda devletin resmi dili Türkçe yerine, Türkçe ve Arapça denilebilirdi. Bu da çok normal görülebilirdi. Ama Türkçe denilmiştir. Acaba neden? Hiç şüphe yok ki, Devlet Türk Milleti’ne aittir de ondan.
SULTAN HAMİD’İN MİLLİYETÇİLİĞİ VE DEVLET ADAMLIĞI
Sultan Abdülhamit Han egemenlik konusunda da son derce hassastı. Şu örnek, sanırız fikir vermeye yetecektir:
Piriştina Belediye Meclisi, “hutbelerin Arnavutça” okunmasına dair aldığı kararı, izin için İstanbul’a gönderiyor. Bu duruma karşı Sultan Abdülhamit Han’ın verdiği ret cevabı şöyledir:
“Bu benim Hükümranlık (egemenlik) hakkımdır. Hala dilimizi öğrenmemişler mi?(Sezgin)
Bilindiği gibi Müslümanlar, devletleri bağımsız ise cuma namazı kılabilirler. Çünkü Cuma hem din, hem de egemenlikle ilgili olan bir ibadettir. Bunun içindir ki hutbe hükümdar adına okunmaktadır. Bugün bu gerçeği unutmuş görünen bazı Diyanet yetkililerinin, “etnik dilde” ezan, Kur’an, Hutbe, Mevlit gibi siyasi söylemlerde bulunması ne kadar sorumsuzca ve endişe vericidir.
Bir düne, bir de bugüne bakalım. Dün tarihimizin en bunalımlı döneminde bile egemenliğimizi temsil eden kadroların, milletimize ve devletimize sahip çıkma konusunda ne kadar kararlı ve şuurlu olduklarını göreceğiz. Bu haysiyetli duruşla gurur duymamak ve bundan ibret almamak nasıl mümkün olabilir?
Milli kimliğimizin en önemli unsurlarının başında dilin geldiği malumdur. Türk Dili konusunda Sultan Abdülhamit Han’ın gayretleri, hayranlık uyandıracak kadar çok ve muhteşemdir. Özetlersek;  dilin sadeleştirilmesi, yabancı sözcüklerden arındırılması ve geliştirilmesi için, Sultan iki tamim, bir tebliğ yayımlatmıştır. İlki Fuat Köprülü’nün açıkladığı 18 Mart 1894 tarihli vesika, ikincisi de Nihat Sami Banarlı tarafından tam metni yayımlanan vesikadır. Bu vesikalarda sözün, güzel ve doğru söyleme kurallarına uygun olması, mümkün olduğu kadar Arapça ve Farsça kelimeler yerine Türkçesinin kullanılması, Türkçeye sokulmaya çalışılan bu tür sözlerin bilhassa okullarımızda kullanılmaması; dil işinin ancak ilim cemiyetleri kurmak suretiyle yürütülebileceği, yazı dili ile konuşma dilinin yaklaştırılması ve İstanbul ağzının yaygınlaştırılmasının esas tutulması gibi hususlar belirtiliyor. (Banarlı, s. 6)
Padişah bu çerçevede Milli Eğitim Bakanı Zühtü Paşaya, Babıali vasıtasıyla gönderdiği tebliğ ile yaz tatilinde öğretmenlerin, halkın dilindeki Türkçe kelimeleri araştırmasını ve yazarak toplamasını emretmiştir. (Banarlı, s. 8)
Sultan Abdülhamit Han’ın devlet adamlığı anlayışını, Başkâtip Tahsin Paşaya söylediği, kulaklara küpe olacak nitelikteki şu sözlerinde buluyoruz:
“Bir hükümdar için lazım olan şey, memleketin yararıdır. Eğer bu yarar anayasanın ilanında ise, o da yapılıyor. Fakat iyi uygulanır mı, Türk’ün yararı saklı kalır mı, burasını kestiremiyorum.” (Danişmend, s. 201)
Bu bakımdan Meşrutiyetin ilanında, Padişah’ı en çok unsurlar meselesi düşündürüyordu. Mesele, devlette Türk’ün diğer unsurlar toplamına oranla azlıkta kalmasıydı. Ali Paşa gibi, o da meclisin unsurlar çekişmesine sahne olacağı endişesini taşıyordu. Bu sebeple 2. Meşrutiyetin ilanından önce, Türk Milliyetini koruyacak bir anayasa yapmak için, Avrupa anayasalarını tercüme ettirip incelemiştir.
Sultan Abdülhamit Han şuurlu bir milliyetçiydi. Ona göre Türkçe çok önemliydi. Türk sadece Osmanlı sınırları içinde yaşayanlardan ibaret değildi. Bunun en güzel örneğini, Azerbaycan Türkçesini kurtaran şu gayretinde görüyoruz:
“İran Şahı Muzaffereddin Kaçar’ın İstanbul’a gelmesinden yararlan Abdülhamit Han, o zamana kadar Azerbaycan okullarında okutulması yasak olan, Türk diline ait yasağın kaldırılmasını sağlamak suretiyle, milliyetçiliğinin büyük bir delilini daha göstermiştir. Şahın, memleketine dönerken yolda İran Milli Eğitim Bakanlığı’na telgrafla emir vermiş olduğundan bahsedilir. İstanbul gazeteleri bu millî müjdeyi, 1900 yılının 29 Ekim Pazartesi günü yayımlamışlardır.
O zamanki ‘Tercüman’ı Hakikat’ gazetesinin ifadesine göre; Muzaffereddin Şah, “Azerbaycan’da bulunan okullarda, bundan böyle Farsça ile beraber Türkçenin de birlikte okutulmasına ve özellikle Türkçenin gereği gibi öğretilmesine dikkat edilmesini” emretmiştir.
Her halde Sultan Abdülhamit Han’ın bu başarısı Türk Milliyetçiliği tarihinin hiçbir zaman unutamayacağı bir hizmettir.” (Danişmend, s. 201, 202)
Hatırlamalıyız ki, Anadolu’da olduğu gibi İran coğrafyasında da, Türkler 1000 yıl (1924’e kadar) egemen olmuşlardır. Bugün bu geçmişe ve İran nüfusunun, en az yarısının Türk olmasına rağmen, üzücüdür okullarda Türkçe yasaktır.
OSMANLI’DA TÜRKÇE VE TÜRKLÜK
Türkçeye sahip çıkılması ve zenginleştirilmesi, elbette Abdülhamit Han dönemiyle sınırlı değildir. 1839’da tahta çıkan Abdülmecit döneminde de önemli çalışmalar yapılmıştır. 1848’de Muallim Okulu, 1850’de ilk Türk Akademisi olan Encümeni Daniş kurulmuştur. Cevdet Paşa’nın hazırladığı beyannamede, “Akademi, Türk dilini geliştirmeye çalışacaktır. Bu dil ihmal edilmiştir. Eskiler eserlerinde Arapça ve Farsça kelimelere o kadar yer vermişlerdir ki, bir sayfada birkaç Türkçe sözcüğe rastlanmaktadır.” (Sevinç, s. 506)
Akademinin ilk kararı, Türkçe gramerin, Türkçe sözlüğün, sade bir dille Türk tarihinin hazırlanması ve basılmasıdır.  Encümeni Daniş’in yayımladığı ilk eser, Fuat ve Cevdet Paşaların birlikte yazdıkları Osmanlı Dilinin Kuralları adlı gramerdir. Arkasından Cevdet Paşa’nın ünlü Tarihi Cevdet isimli eseri yayımlanmıştır.
Söz buraya gelmişken, Osmanlı kavramı üzerinde de durmak isteriz. Çünkü o dönemde bile bu kavram, çok farklı anlaşılmıştır. Bu bakımdan zihni karışıklığa ışık tutacağı düşüncesiyle, ünlü bilim adamımız Fuat Köprülü’nün “Osmanlı Telakkisi” başlıklı makalesinden bir bölümü aktaralım.
Köprülü diyor ki; “Osmanlı kelimesi bir devlet, yani bir siyasi heyet adıdır; yoksa bu kelime Tanzimatçıların zannettiği gibi ‘dinde, lisanda ve netice olarak hissiyatta’ müşterek bir millet unvanı değildir. Binaenaleyh Osmanlılık demek, Türklüğün, Araplığın, Rumluğun, Ermeniliğin, vs. toplu heyeti demektir.
Devletimizi büyük bir içtimai daireye benzetecek olursak; merkezi daireyi Türklük, onun etrafındaki birinci daireyi, ilkine sıkı bir surette merbut (bağlamış) olarak İslamlık, son daireyi de Türk ve İslam cazibe kuvvetine tabiatıyla boyun eğmeye mecbur olan Hıristiyan unsurlar teşkil eder. Osmanlı Devletinin şimdiye kadar vatanın parçalarından birçoğunu kaybetmesi, Türk merkezi kuvvetinin zaafından ileri gelmektedir.” (Köprülü, s. 33)
Köprülü pek tabiidir ki, Osmanlı bir Türk Devletidir diyor.
Geçtiğimiz aylarda vefat eden Neslişah Sultan’ın hayatını yazan Murat Bardakçı, merhumun annesi Sabiha Sultan’ın şu sözlerini aktarıyor: “Bugün Cumhuriyet kurulmuş, ailemiz vazifesini yapıp geçmiştir. İmparatorluk ayrı bir devirdi, fakat o da Türk’ündü, bugünkü Cumhuriyet de Türk’ün malıdır. Devlet aynıdır. Rejim değiştiği için isim değişmiştir. (Hürriyet, 23.10.2011)
Hanedanın içinden gelen bu çığlıkta da aynı mesaj yüklü değil mi?
Bir de TBMM’nin 1922’de aldığı 308 numaralı karara bakalım. Karar şöyledir: “Osmanlı Devleti’nin kurucusu ve gerçek sahibi olan Türk Milleti… düşmanlarına karşı kıyam etmiş… bu günkü kurtuluş gününe vasıl olmuştur.” (Kili-Gözübüyük,s.96)
Evet, Selçuklu da, Osmanlı da Cumhuriyet de Türk Milleti’nindir. Sultan Alparslan, “Biz bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlarız. Bu sebeple Allah halis Türkleri aziz kıldı” diyerek devleti bu iki temel üzerine kurmuş ve Anadolu’nun kapısını bizlere açmıştır.
Hala şüphesi olanlar varsa, gece ve gündüz kadar hakikat olan bu gerçeği artık kabul etmelidirler.
İşte haçlıların “yeni ve sivil” anayasa ile yıkılmasını istedikleri, bu tarihi gerçektir. Yani, bir olan milletimizin ve milli devletimizin bölünmesidir.
Abdülhamit Han’ın meclisi kapatması üzerine Alman birliğini kuran ünlü devlet adamı Bismarck diyor ki; “İyi ettiniz de meclisi feshettiniz. Bir devlet tek bir milletten mürekkep olmadıkça, meclis faydadan ziyade zarar verir.” (Bardakçı, (b), s. 135)
Bu meselede ünlü İslam düşünürü Şeyh Cemalettin Afgani’ye de bakalım: “Milliyetçilik dışında saadet yoktur. Fertleri dil, yani ırk (millet) ile din birbirine bağlar. Fakat dil birliği daha önemlidir. Çünkü dil ve ırk (millet) değişmez, ama insan isterse dinini değiştirebilir.” (Sevinç, s. 507)
Böylesine sağlam ve güçlü deliller karşısında uyanmak, tarihe ve dünyaya bakıp ders almak gerekmez mi?
Dünya dedik, ona da kısaca bakalım. Görüyoruz ki; ülkelerin tamamına yakını egemenliği, bir millet, bir devlet, eşit birey esasına göre inşa etmiştir. Uluslararası hukuk da aynen böyledir. Devlet, millet çoğunluğunun ortak değerleri üzerine kurulur. Mesela, çoğunluğun dili, devletin dili olur.  Yerel dil ve özelliklere, devletin hukukunda yer verilmez. Ama bunlar toplum içinde hür bir şekilde yaşanıyor. Buna, devlet bir dilli, millet birden çok dilli olur diyebiliriz.
Konjonktürün sonucu olarak veya emperyalist güçlerin çıkarlarına göre kurulan; SSCB, Yugoslavya, Çekoslovakya, (bölünerek milli devlet oldular) Belçika, (fiilen bölündü) Kanada ve Irak gibi yapay ülkeler istisna teşkil ettiğinden, emsal yapılamazlar. (Diğer taraftan bölünen Doğu ve Batı Almanya, bir millete ait olduğu için, 45 yıl sonra birleşmiştir.) Ayrıca sosyolojiye ve dünya hukukuna göre, etnik gruplar milletin rakibi değil, bir bölümü olduğundan, bunlar üzerine devlet kurulamaz. Milli egemenlik milletin bütününe aittir ve ortağı olamaz. Türk’ün devlet felsefesi buna, “egemenlik tecezzi (bölünme) kabul etmez. Aynen iffet ve namus gibidir, bölüşülemez” demektedir.
İşte, sıfırdan “yeni ve sivil” anayasa yapmak isteyenlerle anlaşmanın imkânsızlığı buradadır. Bunlar Cumhuriyet dönemini kabul etmediği için, biz çözümü milletimizin en büyük eseri olan Osmanlı’da, tarihi kültürümüzde ve dünyanın genel durumunda aramaya çalıştık.
SON SÖZ  
Bu gerçekler ışığında, samimi ve namuslu düşünenlere seslenerek diyoruz ki:
Asırlar ötesinden gelen ve bedeli fazlasıyla ödenmiş bulunan muhteşem medeniyetimiz, egemenliğimiz ve devam eden sarsılmaz birliğimiz karşısında, sizleri yeniden düşünmeye davet ediyoruz.
1000 yıllık tarihî tecrübemizi inkâr ederek; bir ve bütün olan milletimizi, milli devletimizi ve egemenliğimizi ayrıştırıp, siyasallaştırılmış etnik gruplara dayalı  “çok ortaklı devlet” düzeni kurma siyaseti, ülkeyi felakete sürükler. İç çatışmayı ve kardeş kavgasını kaçınılmaz hale getirir. 
Dünyada bunun en yeni örneği, işgalci emperyalist batının kurduğu “Irak Federal Cumhuriyeti”dir. Bu sebeple de akan kan durmamaktadır.
Gelinen noktada; bütün bunların haçlının etnik fitne tuzağı olduğu görülmelidir. Bunca acıdan sonra artık, batıl üzerine devlet inşa edilemeyeceği kabul edilmelidir.
“Yeni ve sivil” anayasa yapacağız şaşırtmacasıyla, Türk’ün devletinin elinden alınamayacağı bilinmelidir.
Bu vesile ile ana fikri  egemenliğimizin teslimi olan “yeni ve sivil” anayasaya bugüne kadar doğrudan veya dolaylı, bilerek veya bilmeyerek destek veren bazı Türk Milliyetçilerini, tarihe ve aynı ülküyü taşıyan gelecek nesillere karşı olan sorumluluklarının bilincinde olarak, Türk Milleti’ne ve onun devletine sahip çıkmaya çağırıyoruz.

ÖZETİN ÖZETİ
Ya 1000 yıllık egemenliğe son ve “çok ortaklı etnik devlete” evet;
Ya da devleti ebet müddete devam…
Ya bu aldatmacaya, evet;
Ya da tarihin hakkınızdaki hükmünü düşünerek, hayır diyeceksiniz!
Buyurun! Karar sizin!



KAYNAKLAR
1.    Hüseyin Rahmi Akyüz (Ed.), Yeni Anayasa Raporu II, Ankara, Memur-Sen (Memur Sendikaları Konfederasyonu), Aralık 2011.
2.    26. Abant Toplantısı Sonuç Bildirgesi http://www.samanyoluhaber.com/gundem/Iste-Abant-Toplantisi-sonuc-bildirgesi/739126 (06.05.2012)
4.    M. Kemal Pekdemir, Tarihin En Tartışmalı Padişahı Abdülhamid, 2008
5.    Pekdemirli, a.g.e.
6.    Necdet Sevinç. Osmanlı’nın Yükselişi ve Çöküşü, 2008
7.    İlhan Bardakçı Zaman Gazetesi,  (a) 7 Temmuz 1995
8.    İlhan Bardakçı, “İmparatorluğa Veda”, Hülbe Yayınları, (b) İstanbul 1985
9.    Dr. Ali İhsan Gencer, İlk Osmanlı Anayasasında Türkçenin Resmi Dil Olarak Kabulü Meselesi. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fak. Yayınları no:423, Armağan, Kanunu Esasi’nin 100. Yılı
10. Prof. Dr. Suna Kili, Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1985
11. Nihat Sami Banarlı, Sultan Hamit’in Türkçeciliği, Hayat Tarih Mecmuası, yıl 3, c. 2, sayı 11, 1 Aralık 1967
12. İsmail Hami Danişmend, Tarihi Hakikatler, Tercüman Tarih ve Kültür Yayınları I, Birinci Cilt, İstanbul 2002
13. Fuat Köprülü, Akşam, 28 Teşrinievvel, 1334 (1918)
14. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20260959.asp
15. Dr. Abdülkadir Sezgin, Türk Milliyetçileri ve Aşağılanan Kadınlar Aleviler Çingeneler Makalesi




MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ HAKKINDA

Merkezimiz ilk olarak Temmuz 2008 tarihinde, Eski Devlet Bakanı Sadi SOMUNCUOĞLU başkanlığında, faaliyetlerine Ankara Balgat adresinde başlamıştır. Yaklaşık iki buçuk yıl burada çalışmalarını sürdürdükten sonra faaliyetlerinin genişlemesi üzerine Ocak 2011’de şimdi bulunduğu Kızılay’daki yerine taşınmıştır. Kuruluşundan bu yana önceden belirlenmiş programı çerçevesinde ilgi duyan herkese açık olan hizmetlerine kesintisiz olarak devam etmektedir.

Bilgi Şölenleri ismi ile her hafta Çarşamba günü gerçekleştirilen sistematik toplantılarda, ülkemizin temel meseleleri, alanında uzman kişiler tarafından sunum ve tartışmalar eşliğinde incelenmektedir. Bu çalışmaların amacı Türkiye ve Türk-İslam Dünyasının ana meseleleri üzerinde kapsamlı bir bilgi birikimi ve görüş birliği sağlamaktır. Bugüne kadar 163 Bilgi Şöleni yapılmıştır.

Yine bu amaçlar doğrultusunda serbest sohbet imkânı sağlayan Cumartesi toplantıları da aralıksız olarak sürdürülmektedir. Bilgilendirici ve kaynaştırıcı nitelikte olan bu sohbetlerde gündemin önemli olayları beyin fırtınası şeklinde değerlendirilmektedir.

Geniş katılım ile yapılan bu çalışmalar, ülkemiz içinden ve dışından, her yerden takip edilebilmesi için video şeklinde internet sitelerimizden yayınlanmaktadır.





BİLGE KAĞAN’IN 1300 SENE ÖNCESİNDEN
TÜRK MİLLETİ’NE VASİYETİ

Ben, Göğe benzer Tanrı tarafından mevcut olmuş/yaratılmış Türk Bilge Kağan. Bu zamanda Taht’a oturdum. Sözümü baştan sona işit! 
                                                  
Önce küçük erkek kardeş, yeğenlerim, oğullarım, bütün soyum, Milletim; Sağdaki/Güney Şadapıt Beyler, soldaki/Kuzey/Tarkanlar, Buyruk Beyleri, Otuz Tatar, Dokuz Oğuz Beyleri, Birleşik Türk Milleti! Bu sözümü iyice işit, sağlamca dinle:

İleri/Doğu gün doğusuna, beri/Güney/ gün ortasına, geri/Batı gün batısına, yukarı/Kuzey gece ortasına kadar, bunun içindeki Millet bana tâbidir. Bunca milleti hep düzene koydum. Onlar şimdi hiç de kötü durumda değiller. Türk Kağan’ı Ötüken’de oturursa İl’de sıkıntı olmaz. Doğuda Şantung Ovası’na kadar ordu sevk ettim. Deniz’e ulaşmamıza az kaldı. Güney’de Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim. Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batı’da İnci nehrini geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettim. Kuzey’de Yir Bayurku yerine kadar ordu sevk ettim. Bunca yerlere kadar Türk Milleti’ni yürüttüm. Ötüken ormanından iyisi hiç yokmuş. İl tutacak yer Ötüken imiş. Bu yerde oturup Çin Milleti ile ilişkileri düzelttim. Şimdi onlar bize altını, gümüşü, ipeği, ipekli kumaşı bolca veriyorlar.

Çin Milleti’nin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp, uzak milleti öylece kendilerine yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra kötü şeyleri o zaman düşünürmüş.  İyi ve bilgili kişileri, iyi ve cesur kişileri ilerletmezmiş.

Bir insan yanılsa, kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Çinlilerin tatlı sözüne, ipek kumaşına aldanıp Ey Türk Milleti, öldün; Türk Milleti öleceksin! Güneyde Çogay Ormanı’na, Tögültün Ovası’na konayım dersen, Türk Milleti, öleceksin! Orada kötü niyetli kişi şöyle öğretiyormuş: “Uzak ise kötü hediyeler verir, yakın ise iyi hediyeler verir.” Deyip öyle akıl verirler imiş. Akılsız kişi o sözü alıp, yakına varıp çok sayıda öldün! O yere doğru gidersen Türk Milleti, öleceksin!

Ötüken ülkesine oturup/buradan kervan, kafile gönderirsen hiçbir sıkıntın olmaz. Ötüken’de oturursan sonsuza kadar devlet sahibi olup hükmedersin.

Türk Milleti, tokluğun kıymetini bilmezsin, acıksan tokluk düşünmezsin. Bir doysan acıkacağını düşünmezsin. Öyle olduğun için seni besleyip doyurmuş olan Kağan’ının sözünü almadan her yere gittin. Oralarda hep mahvoldun ve yok edildin. Oralarda geri kalanınla, her yere zayıflayarak ölerek yürüyordun.

Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için Kağan olarak Taht’a oturdum. Kağan oturup aç, fakir milleti hep derleyip topladım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok yaptım. Yoksa bu sözlerimde yalan var mı?

Türk Beyleri, Milleti, bunu işitin!

Türk Milleti’ni diriltip nasıl devlet sahibi olacağını buraya hak ettim/ vurdum. Yanılıp nasıl öleceğini yine buraya hak ettim/vurdum-yazdım. Her ne sözüm var ise bu ebedi taşa vurdum. Ona bakarak bu sözleri öğrenin.

Ey şimdiki Türk Milleti, Beyleri, bu zamanda bana itaat eden beyler olarak mı yanılacaksınız?

Babam Kağan, amcam Kağan tahta oturduklarında dört taraftaki milleti defalarca tanzim etmiş, düzene sokmuşlar. Tanrı lûtfettiği için tahta oturduğumda dört taraftaki milleti düzene soktum ve tanzim ettim. Başlılara baş eğdirdim, dizlilere diz çöktürdüm. Üstte Gök Tanrı, altta yeryüzüne bahşettiği için gözle görülmeyen, kulakla işitilmeyen milletimi ileride gün doğusuna, güneyde gün ortasına, geride gün batısına, kuzeyde de gece ortasına kadar uzanan geniş topraklarım üzerinde yerleştirdim. Sarı altınlarını, beyaz gümüşlerini, kenarlı ipek kumaşlarını, kokulu ipeklilerini, has atlarını, aygırlarını, kara samurlarını, gök sincaplarını Türklerime ve milletime kazanıverdim. Kedersiz kıldım.

Türk Beylerim, Türk Milletim!

Kağanından, Beylerinden, Vatan’ından, suyundan ayrılmazsan, Türk Milleti iyilik göreceksin, evine gireceksin, dertsiz olacaksın... Taş yontturdum, gönüldeki sözümü bu taşa vurdurdum.

Ben, Göğe benzer, Tanrının yarattığı Türk Bilge Kağan!

İşte benim sözüm: Kağan oturduğumda ölecekmiş gibi düşünceli olan Türk Beyleri, Milleti sevinip, yere eğilmiş gözleri yukarı baktı. Bu zamanda kendim oturup, bunca değerli töreyi/yasayı dört taraftaki kavme vazettim.

Üste Mavi Gök, Alta Yağız Yer Yaratıldığında, ikisi arasında insan oğulları yaratılmış. İnsan oğullarının üzerine de atalarım dedelerim Bumin Kağan, İstemi Kağan tahta oturmuş. Tahta oturarak Türk Milletinin ilini, töresini yönetivermiş, düzenleyivermiş.

Dört taraf hep düşman imiş. Ordular sevk ederek dört taraftaki milleti alıp, hep tâbi kılmış.

Başlılara baş eğdirmiş, dizlilere diz çöktürmüş. Doğuda Kingan/ Kadırkan ormanına/dağlarına kadar. Batıda Demir Kapı’ya kadar milleti yerleştirmiş. İkisi arasına da pek örgütsüz ve düzensiz yaşayan Gök Türkleri düzene sokarak öylece hükmederler imiş. Onlar bilgili Kağanlar imiş, yiğit Kağanlar imiş, cesur Kağanlar imiş. Buyrukları altındaki kumandanları da bilgili imişler tabii. Beyleri de Milleti de doğru imiş. Onun için Devleti öylece yönetmişler tabii. İli tutup töreyi düzenlemişler. Sonra kendileri vefat etmişler. Cenaze törenlerine yascı, ağlayıcı olarak, doğuda gün doğusundan Böklü Çöllü halk, Çinliler, Tibetliler, Avarlar, Bizanslılar, Kırgızlar, Üç Kurıkanlar, Otuz Tatarlar, Kıtaylar, Tatabılar... Bunca millet gelerek ağlamışlar, yas tutmuşlar. Onlar öyle ünlü Kağanlar imiş. Ondan sonra kardeşleri Kağan olmuşlar şüphesiz. Ondan sonra oğulları Kağan olmuşlar tabii. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi yaratılmamış şüphesiz. Oğulları babaları gibi yaratılmamış tabii. Bilgisiz/akılsız Kağan Taht’a oturmuştur şüphesiz. Onların buyrukçu kumandanları da bilgisizmiş tabii, kötü imişler tabii. Beyleri, milleti itaatkâr/uyumlu olmadığı için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için Beylerle milleti karşılıklı kışkırttığı için, Türk Milleti kurduğu Devleti elden çıkarı vermiş. Taht’a oturttuğu Kağanını kaybedivermiş.

Bu yüzden Türk Milleti, Çin milletine Beylik erkek evladını kul yaptı. Hanım olmaya layık kız evladını cariye yaptı. Türk Beyleri Türk adını bıraktı. Çinlilerin hizmetindeki Türk beyleri Çin unvanları alarak Çin Kağanına tabii olmuşlar, elli yıl hizmet etmişler.

Türk Milleti şöyle demiş: “İlli/devletli bir millet idim, ilim/ devletim şimdi hani? Kime il kazandırıyorum der imiş. Kağanlı millet idim, Kağanım hani? Hangi Kağana hizmet ediyorum” der imiş.

Türk Milleti yok olmak üzereymiş. Üstte Yüce Tanrı, Türk Milleti yok olmasın diye, Millet olsun diye, babam İlteriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu yükseltip kaldırmıştır. Babam Kağan on yedi erle başkaldırıp dışarı çıkmış. İlteriş Kutluk “Başkaldırıyor” diye haber alıp şehirdekiler dağa çıkmış. Dağdakiler şehre inmiş. Derlenip toplanıp yetmiş kişi/er olmuşlar. Tanrı kuvvet verdiği için, babam Kağan’ın askeri kurt gibi imiş, düşmanları koyun gibi imiş. Doğuya ve batıya sefer edip/adam toplamış, yığmış. Hepsi yedi yüz kişi/er olmuşlar. Yedi yüz er olup ilsiz/devletsiz, Kağansız kalmış Milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk Töresini bırakmış Türk milletini ecdadımın töresince (yeniden) var etmiş, eğitmiş. Tölis, Tarduş halklarını orda tanzim etmiş.

Güneyde Çin milleti düşman imiş, kuzeyde Baz Kağan, Dokuz Oğuz halkı, düşman imiş, Kırgızlar, Kurıkanlar, Otuz Tatarlar, Kıtaylar ve Tatabılar hep bize düşman imiş. Babam Kağan yedi kez ordu sevk etmiş. Yirmi kez savaş yapmış. Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, Kağanlıyı kağansız bırakmış. Düşmanları bağımlı kılmış, dizlilere diz çöktürmüş, başlılara baş eğdirmiş. Babam Kağan öylece İli/devleti kurup, töreyi koyup vefat etmiş.

Babam Kağan vefat ettiğinde ben sekiz yaşımda kaldım. O zaman ki töreye göre amcam Kağan olarak Taht’a oturdu. Taht’a oturup Türk Milletini yeniden düzenledi, yeniden besleyip doyurdu. Yoksulu zengin kıldı. Azı çok kıldı.

Amcam Kağan Taht’a oturduğunda ben prens gücünde idim. Tanrı öyle buyurduğu için on dört yaşımda Tarduş halkı üzerine Şad oturdum. Amcam Kağan ile doğuda Yeşil Nehre/Sarı Irmak ve Şantung ovasına kadar sefer ettik. Batıda Demir Kapıya kadar sefer ettik. Köğmen/ dağlarının ötesinde Kırgız ülkesine kadar sefer ettik. Toplam yirmi beş defa sefer ettik. On üç kez savaştık. İlliyi İlsizleştirdik, kağanlıyı kağansızlaştırdık. Dizlilere diz çöktürdük. Başlıya baş eğdirdik. Türgiş Kağanı Türküm, Milletim idi. Bilgisizliği yüzünden, bize karşı yanlış hareket ettiğinden, kağanları öldü, kumandanları ve beyleri de öldü. On-Ok kavmi ıstırap gördü. Atalarımızın, dedelerimizin zapt etmiş olduğu topraklar ve sular sahipsiz kalmasın diye Az milletini tanzim ve tertip edip Bars Bey’e Kağan ünvanını burada ona biz verdik. Eş olarak da kız kardeşim konçuyu/prensesi verdik. Buna rağmen kendisi ihanet etti. Sonuç olarak Az’ların Kağanları öldü. Halkı da cariye, kul oldu. Köğmenin yeri, suyu sahipsiz kalmasın diye Az ve Kırgız halkını nizama ve düzene sokup geldik. Savaştık... ilini yeniden geri verdik. Doğuda Kingan/Kadırkan ormanını/dağlarını aşarak milleti öylece kondurduk/ yerleştirdik.

Batıda Kengü Tarbana kadar Türk Milletini öylece yerleştirdik, öylece düzene koyduk.  O zaman da kul kullu, cariye cariyeli olmuştu. Küçük kardeş büyük kardeşi bilmezdi, Oğlu babasını bilmezdi. Öyle kazanılmış, öyle gelişmiş, düzene konulmuş ilimiz/devletimiz, töremiz vardı.

Ey Türk, Oğuz Beyleri, Milleti işitin!

Üstte Gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe Ey Türk Milleti, İlini/ devletini, töreni kim yıkıp bozabilirdi?

Türk Milleti, bu huyundan vazgeç, pişman ol! İtaatsizliğin yüzünden seni besleyip doyurmuş olan Kağnına, hür ve bağımsız devletine karşı kendin ihanet ettin ve nifak soktun. Silahlı düşman nereden gelip seni bozguna uğrattı, sürüp dağıttı? Mızraklı düşman nereden gelerek seni yerinden yurdundan sürüp kaçırttı?

Kutsal Ötüken Milleti!

Sen kendin, yerini yurdunu bırakıp gittin! Doğuya gidenleriniz gittiniz! Gittiğiniz yerlerde kazancınız şu oldu: kanınız ırmaklar gibi aktı, kemikleriniz dağlar gibi yığıldı; Bey olacak erkek evladını köle yaptın. O bilgisizliğin yüzünden, kötülüğün yüzünden, amcam Kağan vefat etti.

Türk Milletinin adı sanı yok olmasın diye Babam Kağanı, Annem Hatunu yücelten Tanrı, onlara il/devlet veren Tanrı Türk Milletinin adı sanı yok olmasın diye beni O Tanrı, Kağan olarak Taht’a oturttu. Ben zengin ve varlıklı bir Millet üzerine hükümdar olmadım. Karnı aç, sırtı çıplak; yoksul ve perişan bir millet üzerine hükümdar oldum. Tigin iki şad ve küçük kardeşim Kül Tigin ile konuşup anlaştık. Babamızın ve amcamızın kazanmış oldukları milletin adı sana yok olmasın diye Türk Milleti için gece uyumadım, oturmadım; kardeşim Kül Tigin ile iki şad ile ölesiye yitesiye çalıştım. Öylece çalışıp bütün milleti ateş ile su gibi birbirine düşman kılmadım. Ben kendim Kağan olarak Taht’a oturduğumda her yere gitmiş olan millet, yaya olarak, çıplak olarak, öle yite dönüp geldi. Milleti, besleyim, doyurayım diye kuzeyde Oğuz halkına doğru, doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru; güneyde Çin’e doğru on iki defa ordu sevk ettim, savaştım. Ondan sonra Tanrı öyle buyurduğu için, bahtım ve talihim olduğu için, ölecek milleti diriltip doyurdum. Çıplak halkı giyimli kıldım, fakir milleti zengin kıldım, az milleti çok kıldım. Güçlü devleti olandan, güçlü hakanı olandan daha iyi kıldım. Dört bucaktaki milleti hep kendime tâbi kıldım. Türk Milletini düşmansız kıldım. Hepsi bana tabi oldu.

Karluk Milleti sıkıntısız, hür ve serbest iken, düşman oldu. Dokuz Oğuz benim milletim idi. Gök ile yer bulandığı için, ödüne kıskançlık değdiği için bize düşman oldular. Bir yılda dört defa savaştım. Tanrı bahşettiği için, ben çalışıp kazandığım için Türk Milleti kazanmıştır. Ben erkek kardeşimle beraber böyle önderlik edip çalışmasam ve kazanmasam Türk Milleti ölecekti, yok olacaktı.

Türk Beyleri, Milleti, böyle düşünün, böyle bilin!


                                                                                             
                                                                           BİLGE KAĞAN
                                                             GÖKTÜRK DEVLETİ KAĞANI

                                                       ORHUN YAZITLARI   (BENGÜ TAŞI)