Kitaplardan Önemli Notlar: JARED DIAMOND - TÜFEK, MİKROP VE ÇELİK



Tüfek, mikrop ve çelik- İnsan Topluluklarının Yazgıları isimli kitap Jared Diamond tarafından yazılmıştır. Kitap 1997’de yayınlanmış olup; Tüfek, Çelik ve Mikrop’tan bugüne kadar 100.000 adet basılmıştır. Türkçeye çevirisi Ülker İnce tarafından yapılan kitap, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları tarafından basılmıştır.
*** 
Tüfek, Mikrop ve Çelik’in konusu, son 13.000 yıl içinde farklı anakaralarda karmaşık insan toplumlarının niçin farklı biçimde geliştiğidir.
***
“İleri teknoloji, merkezi siyasal örgütlenme ve karmaşık toplumların başka özellikleri, ancak yiyecek fazlasını biriktirme kabiliyetine sahip, yerleşik nüfuslarda ortaya çıkabilirdi.” 
***
Yerleşik nüfuslar nasıl ortaya çıktı? Yiyecek üretimine geçiş süreci nasıl başladı? İnsanlar “toplum” olma konumuna nasıl gelebildi? Sorularla dolu bir serüvendi Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabı.
***
İşte bu kitap için o cümle şu: ‘’Tarih farklı halklar için farklı yönde gelişti ama bu çevresel farklardan dolayı böyle oldu, o halkların biyolojik farklılıklarından dolayı değil.’’
***
Anlamak çoğu kez sonuçları tekrarlamak ya da ebedileştirmek amacına değil, o sonuçları değiştirmeye çalışma amacına hizmet eder. İşte bu yüzden psikologlar katillerin ve tecavüzcülerin ruhlarını anlamaya çalışır, toplumsal tarihçiler soykırımları anlamaya çalışır, doktorlar hastalıkların nedenlerini anlamaya çalışır. Bu araştırmacıların amacı cinayeti, tecavüzü, soykırımı, hastalıkları haklı göstermek değildir. Tam tersine onlar, zincirleme nedenleri anlayarak o zinciri kırmak isterler.
***
Örneğin, avcı/yiyecek toplayıcı toplumların üyeleriyle karşılaştırıldığında günümüz sanayi ülkelerinin vatandaşları daha iyi sağlık hizmetleri alıyorlar, onlar için cinayetten ölme tehlikesi daha az, daha uzun yaşama şansları var ama öte yandan eş-dost ve büyük aile dayanışması gibi toplumsal desteklerden çok az yararlanıyorlar. İnsan topluluklarındaki bu coğrafya farklılıkları incelememin nedeni belirli bir insan topluluğunu bir başkasıyla karşılaştırıp onu göklere çıkarmak değil, yalnızca tarihte nelerin olup bittiğini anlamak.
***
Avrupa’nın Yeni Dünya’yı fethinde rol oynayan nedenler zincirinin ilk halkasını saptama konusunda yol alındıysa da Afrika büyük bir bilmece olarak kalmaktadır. Afrika ön insanların en uzun sürede evrimleştiği kıtadır, anatomik olarak çağdaş insan belki de ilk kez ortaya çıkmıştır, sıtma ve sarıhumma gibi yerlilere özgü hastalıkların Avrupalı kâşiflerin ölümüne yol açtığı yer orasıdır.
***
İşte bu kitap için o cümle şu: ‘’Tarih farklı halklar için farklı yönde gelişti ama bu çevresel farklardan dolayı böyle oldu, o halkların biyolojik farklılıklarından dolayı değil.’’
***
İnsanlık tarihinde yazı ancak yiyecek üretiminin en erken başladığı yerlerde sırasıyla birkaç kez birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştı.
***
Bu yüzden de dünya tarihi öğrencisi için yazı olgusunu incelemek, başka bir nedenler kümesinin, yani düşüncelerin ve icatların yayılmasını kolaylaştırmada coğrafyanın oynadığı rolün, gün ışığına çıkarılmasında yardımcı olur.
***
Doğal olarak, insanlar Asya’ya yerleştiyse Avrupa’ya da yerleşmişlerdir, diye düşünürsünüz çünkü Avrasya tek bir kara kitlesiydi, arada büyük engeller yoktu.
***
Avustralya’da henüz hala insan yoktu, nedeni çok açıktı çünkü Güneydoğu Asya’dan oraya geçmek için gemi gerekiyordu. Amerika kıtalarında da insan yoktu, insan olabilmesi için önce Avrasya kıtasının Amerika’ya en yakın bölgesine (Sibirya’ya) insanların gitmesi ya da gemi yapımcılığının gelişmesi gerekiyordu.
***
Cro-Magnonların bize kadar ulaşmış olan ürünleri arasında en ünlüleri sanat ürünleridir: Olağanüstü güzel mağara resimleri, heykeller, bugün de sanat olarak hayranlığımızı kazanan müzik aletleri. Güneybatı Fransa’da Lascaux Mağaraları’nda normal büyüklükteki boğa ve at resimlerinin büyüleyici gücüne kendi gözleriyle tanık olmuş bir kişi, bunların yaratıcılarının yalnızca iskeletleri bakımından değil zihinsel olarak da çağdaş olduklarını hemen anlayacaktır.
***
Öte yandan bazı fiziksel antropologlar yüz binlerce yıl önce Çin’de yaşamış insanların kafataslarının, bugün Çin’de yaşayanlarınkiyle benzerlik gösterdiğini, Endonezya’da yaşamış insanların kafataslarının da bugünkü Avustralya yerlilerininkiyle benzerlik gösterdiğini düşünüyorlar. Bu doğruysa, bu bulguya göre paralel evrimleşme oldu demektir ve bugünkü insanın tek bir kaynağı yoktur, Cennet’ten değil, çeşitli bölgelerde çeşitli kaynaklardan gelir. Bu konu henüz aydınlığa çıkarılmamıştır.
***
Bugünkü Polinezyalı insan topluluklarının hepsinin ilk ataları aslında aynı kültüre, dile, teknolojiye, evcilleştirilmiş bitki ve hayvanlara sahip olan insanlardı.
***
Çevre koşulları değişkenleri,1) Adalardaki iklim, 2) Jeolojik yapı türü, 3)Deniz kaynakları, 4) Yüzölçümü, 5)Arazinin parçalanma biçimi 6)Yalıtılmışlık.
***
Polinezya’da henüz daha insan yaşamazken Avrasya’da tam olgunlaşmış imparatorluklar bulunuyordu.
***
Kısacası Polinezya bizim için insan toplulukları arasında çevreyle ilişkili farklılıklara inandırıcı bir örnek oluşturur. Bu Polinezya’da olduğu için böyle bir şeyin olabileceğini öğrendik. Kıtalarda da oldu mu acaba? Olduysa, kıtalardaki çeşitliliğin kökeninde hangi çevresel farklılıklar yatıyordu, bu farklılıkların sonuçları nelerdi?
***
Avrupa ve Amerika yerlileri arasındaki ilk ilişkilerin en dokunaklısı, 16 Kasım 1532’de Peru’nun bir dağ kasabası olan Cajamarca’da İnka imparatoru Atahualpa ile İspanyol fatih Francisco Pizarro arasındaki ilk karşılaşmaydı.(…) Pizarro, Atahualpa’yı esir aldı. Pizarro savaş esirini sekiz ay elinde tuttu ve onu serbest bırakma sözü karşılığında tarihin en büyük fidyesini topladı. Fidyeyi -5 metre eninde, 7 metre boyunda, 2,5 metre yüksekliğinde bir odayı dolduracak kadar altını- topladıktan sonra sözünü tutmadı ve Atahualpa’yı öldürdü. (…) Pizarro’nun Atahualpa’yı esir almasında rol oynayan etkenler, aslında çağdaş dünyanın başka yerlerinde yerli halklar ile sömürgeciler arasındaki benzer çatışmalarda sonucu belirleyen etkenlerle tıpatıp benzeşmektedir. Bu yüzden Atahualpa’nın esir alınış öyküsü dünya tarihine büyük bir pencere açar niteliktedir.
***
Niçin Atahualpa’yı Pizarro esir aldı? Pizarro’nun askeri üstünlüğü, İspanyolların sahip oldukları çelik kılıçlar ve diğer kesici silahlardan, çelik zırhlardan, tüfeklerden, atlardan kaynaklanıyordu. Atahualpa’nın, üzerine binip savaşacakları hayvanları olmayan birlikleri bu silahlara ancak taş, bronz ya da tahta sopalarla, topuzlarla, baltalarla karşılık verebilirlerdi, bunlara ek olarak sapanları ve yorgan gibi zırhları vardı. Bu tür donanım eksiklikleri Avrupalılar ile Amerikan yerlileri ya da başka halklar arasındaki çatışmalarda belirleyici rol oynamıştı.
***
Amerikan yerlilerinin başlangıçta at ve tüfek diye bir şey bilmediklerini kolayca unuturuz. Bunları oraya Avrupalılar getirdi ve bunları eline geçiren yerli toplulukları bunlarla birlikte değişti. Bereket versin Kuzey Amerika’nın ovalı yerlileri, Güney Şili’nin Araucania yerlileri ve Arjantin’in pampalarında yaşayan yerliler, atları ve tüfekleri kullanmayı öğrendiler de öteki Amerikan yerlilerine göre istilacı beyazlara karşı daha uzun süre direnebildiler.
***
Avrupalı göçmenlerin 1713’te Güney Afrika’nın yerli San halkını yok etmelerinde en büyük rol oynayan tek şey çiçek hastalığıdır.
***
(…) yiyecek üretimi tüfeklerin, mikropların ve çeliğin gelişiminin dolaylı bir ön koşuluydu. Bunun sonucu olarak da, farklı kıtalarda halkların çiftçiliğe ve hayvan yetiştiriciliğine geçip geçmeme ya da geçiş zamanlarındaki coğrafi farklılıklar, bu halkların daha sonraki yazgıları arasındaki benzemezlikleri büyük oranda açıklar.
***
Bu çıplak sayısal üstünlük yiyecek üreten kabilelerin yaban hayvan ve bitkilerle geçinen kabileler karşısında kazandığı askeri üstünlüklerin birincisiydi.
***
İnsanlarda görülen farklı salgın hastalıklar, evcilleştirmeye elverişli yaban hayvanların ve bitkilerin çok olduğu bölgelerde baş gösterdi, bunun bir nedeni çiftlik hayvanlarının ve ürünlerinin varlığının nüfus kalabalıklığına kaynaklık etmesi, salgın hastalıkların da kalabalık nüfuslu toplumlarda varlıklarını sürdürmeleriydi; bir başka nedeniyse hastalıkların evcilleştirilen hayvanlardaki mikroplardan türemiş olmasıydı.
***
Bitkilerle hayvanların evcilleştirilmesi, işte böyle, yaban hayvan ve bitkilerle geçinmeye hiç benzemeyen bir şekilde fazla yiyecek üretimine yol açarak toplulukların nüfus yoğunluğunun artmasında doğrudan doğruya etkili olmuştur.
***
Yiyecek üretiminin bağımsız olarak başladığı yer olmaya aday bu dokuz bölge ( Batı Afrika?, Etiyopya?, Bereketli Hilal, Çin, Yeni Gine?, Mezoamerika, Doğu Amerika Birleşik Devletleri, Andlar ve (?) Amazon Bölgesi) arasında hem bitkilerin hem hayvanların en erken (kesin tarihleriyle, bitkiler MÖ 8500, hayvanlarsa MÖ 8000 dolaylarında) evcilleştirildiği yer Güneybatı Asya’ydı; ilk yiyecek üretimiyle ilgili olarak saptanmış sağlıklı pek çok radyokarbon tarihi buraya aittir.
***
Yiyecek üretiminin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuş beş ana neden gösterebiliriz;

1- Yaban yiyecek bulmanın güçleşmesi.
2- Yaban av hayvanlarının tükenmesinin avcılığa daha az ödüllendirici bir duruma getirmesi gibi, evcilleştirilebilir yaban bitkilerin daha çok bulunur hale gelmesinin de bitkilerin evcilleştirilmesi yönündeki atılımları daha kazançlı hale getirmesidir.
3- Son aşamada yiyecek üretiminin dayanağı olacak olan teknolojik gelişmelerin birikmesiydi- yaban yiyecekleri toplama, işlemden geçirme ve saklama teknolojileri-.
4- İnsan topluluklarının nüfus yoğunluğundaki artışla yiyecek üretiminin ortaya çıkışı arasındaki iki yönlü ilişkidir.
5- Yiyecek üreticilerini nüfus yoğunlukları daha yüksek olduğu için, yiyecek üretiminin başka üstünlükleri  (teknoloji, mikroplar, aylıklı askerler) bir yana, sırf sayı üstünlüğüyle yiyecek üreticileri avcı/yiyecek toplayıcıların yerlerini aldılar ya da onları öldürdüler. Başlangıçta yalnızca avcı/yiyecek toplayıcıların bulunduğu bölgelerde, yiyecek üretimine geçen topluluklar geçemeyenlere göre daha fazla çoğaldılar.

***
Bizim yetiştirdiğimiz tohumlarla onların yaban ataları arasında çok açık bir farkta acılık farkıdır. Yaban tohumların çoğu hayvanlara yem olmamak için evrimleşerek acılaştı, tatları kötüleşti, hatta zehirli hale geldiler. Yani doğal seçilim tohumlar ve meyveler konusunda ters yönde işledi. Meyveleri lezzetli olan bitkiler hayvanlar aracılığıyla yayıldılar, ama meyvenin içindeki tohumun tadının kötü olması gerekiyordu. Yoksa hayvan tohumu çiğnerdi ve tohum filizlenemezdi.
***
Darwin’in ‘’doğal seçilim’’ terimi, aynı türün doğal koşullar altında birbiriyle yarışan tekleri içinde hayatta kalmayı daha iyi başaran ve/veya daha başarılı üreyen bazı tekleri için kullanılan bir terimdir.
***
Bitki geliştirme ilkeleri, doğal seçilim yoluyla evrimin bugün bizim için hâlâ en anlaşılır modeli olmaya devam ediyor.
***
Atın Batı Afrika’nın ötelerine yayılmasına engel olan tek şey çeçe sineğinin taşıdığı tripanozomiyaz hastalığıydı.
***
Yeryüzündeki 148 büyük yaban otobur memeli kara hayvanlarının-evcilleştirilmeye aday türlerin- yalnızca 14 tanesi sınavı geçebildi. Neden geri kalan 134 tür bunu başaramadı? Bunun yanıtı Anna Karenina İlkesi’nden çıkıyor. Evcilleştirilebilmek için yaban adayın pek çok farklı özelliklere sahip olması gerekiyor. Bu gerekli özelliklerden birinin bile eksikliği evcilleştirme çabalarını boşa çıkarıyor, tıpkı mutlu bir evlilik kurma çabalarını boşa çıkardığı gibi. Zebra/insan çiftine ya da başka uyumsuz çiftlere evlilik danışmanlığı oyunu oynayarak evcilleştirmeyi engelleyen en az altı grup neden saptayabiliriz. Bunlar;-Beslenme, -Büyüme Hızı, -Bir yere Kapatarak Yetiştirmenin Zorlukları, -Kötü Huyluluk, -Toplumsal Yapı, -Korku ve Telaş Eğilimi.
***
‘’Çağrılanlar çok ama seçilenler azdır.’’(Aziz Matta)
***
Bir tarım bitkisinin hızlı yayılması yalnızca aynı yaban türün başka yerlerde evcilleştirilme hakkını değil aynı zamanda onunla aynı aileden gelen yaban türlerin de evcilleştirilme haklarını ellerinden alır.
***
Sfenksleri ve piramitleri aslında Mısır kökenli değil Bereketli Hilal kökenli ürünleri yiyen insanlar yaptılar.
***
Bereketli Hilal’in ilk evcilleştirilen tarım bitkilerinin çoğunun bir daha başka yerde evcilleştirilmediği açıkça ortada.
***
Yeryüzünde doğu-batı doğrultusunda en uzun toprak parçası Avrasya’dır. Sonuç olarak, Avrasya’nın doğu-batı ekseni, Bereketli Hilal tarım bitkilerinin İrlanda’dan İndus Vadisi’ne kadar ılımlı enlem kuşağında tarımı hızla başlatmasına ve Doğu Asya’da bağımsız olarak başlamış tarımı zenginleştirmesine olanak sağladı.
***
Haritaya şöyle bir göz atmakla kolayca anlaşılabilecek enlemler üzerinde duruyorum çünkü mevsimler, büyüme koşulları, yiyecek üretiminin yayılma kolaylığı üzerinde belirleyici rol oynayan etmen bu. Ama elbette enlem tek etmen değil, ayrıca aynı enlem üzerinde birbirine bitişik yerlerin (gün uzunluğu aynı olmasına karşın) iklimlerinin aynı olması her zaman şart değildir. Bazı kıtalarda öteki kıtalardakine göre daha sert olan toprak şekilleriyle ve ekolojiyle ilgili engeller yayılmayı önleyen önemli birer unsurdur.
***
Kuşkusuz tekerlek ve yazı, tarım ürünleri gibi enlemle, gün uzunluğuyla dolaysız olarak ilişkili değildir. Özellikle yiyecek üretimi ve sonuçları yoluyla, dolaylı bir biçimde ilişkilidir. İlk tekerlekler tarım ürünlerini nakletmek için kullanılan öküz arabalarının birer parçasıydı. İlk yazı, yiyecek üreticisi köylülerin desteğiyle ayakta duran seçkinler sınıfının tekelindeydi, ekonomik ve toplumsal açıdan karmaşık toplumların (saltanat propagandası, mal envanteri, bürokrasi kayıtları tutma gibi) amaçlarına hizmet ediyordu. Genel olarak tarım bitkisi, hayvan varlığı, yiyecek üretimiyle ilgili teknoloji değiş tokuşu yapan toplumların başka şeylerin değiş tokuşunu yapma olasılıkları daha yüksekti.
***
Eski savaşların galipleri her zaman en iyi komutanlara ve silahlara sahip olan ordular değil, çoğu kez yalnızca düşmanlarına bulaştıracak en berbat mikropları taşıyanlardı.
***
Mikroplar kişiden kişiye ve hayvanlardan insanlara sıçramanın çeşitli yöntemlerini geliştirmişlerdir. Bir mikrop ne kadar iyi yayılırsa geriye o kadar çok yavru bırakır ve doğal seçilim onun o kadar lehine işler. Hastalık ‘’belirtileri’’mizin çoğu aslında cin fikirli melun bir mikrobun vücutlarımızı ya da davranışlarımızı, bize mikrop saçma görevini yükleyebilecek şekilde nasıl değiştirdiğini gösterir.
***
Niçin tarımın başlaması bizim bulaşıcı kalabalık hastalıklarımızın evrimini başlattı? Bunun bir nedeni, daha önce sözü edildiği gibi tarımın, avcılık ve yiyecek toplayıcılığına göre nüfus yoğunluğu daha yüksek toplumları besleyebilmesi –ortalama olarak 10 ila 100 kat daha yüksek. Ayrıca avcı/yiyecek toplayıcılar sık sık yer değiştirir ve geride mikroplarla, kurtçuk larvalarıyla dolu dışkı birikintileri bırakırlar. Ama çiftçiler yerleşiktir, kendi lağım pisliklerinin içinde yaşarlar, böylece mikroplar bir kişinin vücudundan bir başkasının içecek suyuna kısa yoldan karışma olanağı bulur.
***
Hiç kuşku yok ki Avrupalılar egemenlikleri altına aldıkları Avrupalı olmayan halklar karşısında silah, teknoloji ve siyasal örgütlenme açısından büyük bir üstünlüğe sahipti. Ama yine de çok az sayıdaki Avrupalı göçmenin Amerika kıtalarındaki ve dünyanın başka yerlerindeki onca yerel nüfusu yok etmeye başarmasını bu üstünlükle açıklayamayız. Avrupalıların öteki kıtalara götürdükleri bu armağan olmasaydı- Avrasyalıların evcil hayvanlarla nicedir içli dışlılığı sonucunda evrimleşmiş mikroplar olmasaydı- bunların hiçbiri olmayabilirdi.
***
On dokuzuncu yüzyıl yazarları genellikle tarihi, vahşilikten uygarlığa bir geçiş olarak yorumlama eğiliminde olmuşlardır. Bu geçiş tarım, metal işleme teknolojisi, karmaşık teknoloji, merkezi yönetim ve yazı gibi kilit önemdeki gelişmelerin damgasını taşıyordu. Bunların içindeki yazı geleneksel olarak coğrafi bakımdan en sınırlı kalmış olanıydı: İslamiyetin ve Avrupa sömürgeciliğinin yayılışına kadar Avustralya’da; Büyük Okyanus Adaları’nda, Afrika’da sahra’nın güneyinde, Mezoamerika’nın küçük bölgesi dışında Yeni Dünya’nın bütününde yazı diye bir şey yoktu. Bu sınırlı dağılımın sonucu olarak da uygar olmakla öğünen halklar her zaman yazıyı kendilerini ‘’barbarlar’’dan ya da ‘’vahşi’’lerden üstün kılan en önemli ayırıcı özellik olarak görmüşlerdir. Bilgi güç demektir. Bu yüzden de yazı, çok daha uzak ülkelere ve çok daha eski zamanlara ait çok daha fazla bilgiyi çok daha sağlıklı ve çok daha ayrıntılı bir biçimde aktarma olanağı verdiği için çağdaş toplumlara güç kazandırır.
***
Acaba yazı niçin bazı toplumlarda ortaya çıktı ve bazı toplumlara yayıldı da birçoklarına ulaşmadı? Tartışmaya, kolaylık sağlamak için, ilk yazı sistemlerinin tam gelişmemiş olmasından, kullanım yerlerinin ve kullanıcıların sınırlılığından başlayalım.

İlk yazı biçimleri tam anlamıyla bitmiş ve açıklık kazanmış durumda değildi veya karmaşıktı, ya da bunların üçü de söz konusuydu. (…).Bununla ilişkili bir başka engel de bu ilk yazıları öğrenip kullanan insan sayısının az olmasıydı. Yazı yazmayı ancak kralın ya da tapınağın hizmetinde çalışan uzman yazıcılar bilirdi.
***
İlk yazı sistemlerine sahip toplumlar yazının birkaç işlevle ve birkaç yazıcıyla sınırlı kalmasına yol açan kapalılıklarına niçin razı oldular? Ama bu soruyu sormak bile eski bakış açılarıyla bizim kendi kitlesel okuryazarlık beklentimiz arasındaki uçurumu ortaya koymak oluyor. İlk yazıların kullanım alanlarının sınırlılığı istenen bir şey olduğu için daha az kapalı bir yazı sistemi geliştirme dürtüsü vermiyordu kimseye. Eski Sümer kralları ve rahipleri yazının uzman yazıcılar tarafından vergi borcu olarak koyunların kayıtlarının tutulması için kullanılmasını istiyordu, yoksa kitlelerin şiir yazmasını, kumpaslar kurmasını değil. İnsan bilimci Claude Lêvi-Strauss’un dediği gibi, eski zamanlarda yazının en önemli işlevi ‘’öteki insanları köle etmeyi kolaylaştrımak’’tı. Yazının uzman olmayan kişilerce kişisel olarak kullanılması çok sonra, yazı sistemlerinin giderek basitleşmesi ve daha fazla anlatım gücü kazanması sonucunda oldu.
***
İlk yazların kullanım alanlarının ve kullanıcılarının sayısının sınırlı olması insanlık tarihinde yazının niçin bu kadar geç ortaya çıktığı konusunda bize fikir verir. Bağımsız olarak icat edilmiş olma olasılığı ya da olanağı bulunan yazıların (Sümer, Meksika, Çin, Mısır yazılarının) hepsi, bu icat edilmiş sistemlerin bütün ilk uyarlamaları (örneğin, Girit’teki, İran’daki, Türkiye’deki, İndus Vadisi’ndeki, Maya bölgesindeki), karmakarışık ve merkezi siyasal kurumları olan, toplumsal bakımdan katmanlı toplumlar gerektiriyordu.
***
Dolayısıyla salgın insan hastalıklarına yol açan mikropların gelişmesi için nasıl yiyecek üretimiyle, yiyecek üretimini izleyen binlerce yıllık toplumsal gelişme gerekiyorsa yazının gelişmesi için de gerekiyordu. Yazı bağımsız olarak Bereketli Hilal’de, Meksika’da ve belki de Çin’de ortaya çıktı çünkü bu bölgelerin her biri bulundukları yarım kürede yiyecek üretiminin ilk başladığı yerlerdi. Yazı o birkaç toplum tarafından bir kez icat edildikten sonra, ticaret, fetih ve din yoluyla, aynı ekonomik ve toplumsal örgütlere sahip başka toplumlara yayılmaya başladı.
***
Yazının tarihi de bize insan icatlarının yayılmasını çevrenin ve coğrafyanın benzer şekilde etkilediğini çarpıcı bir biçimde gösteriyor.
***
Önemli icatların fark edilen ihtiyaçları gidermek amacıyla yapıldığını düşünürüz. Aslında icatların pek çoğu ya da büyük çoğunluğu, sırf merak ya da tamircilik aşkının etkisiyle harekete geçen kişilerin eseriydi,  onların kafalarındaki ürüne başlangıçta hiçbir talep yoktu. Bir şey icat edildikten sonra mucidin o şey için bir uygulama alanı bulması gerekiyordu. Ancak uzunca bir süre kullanıldıktan sonra tüketiciler o şeye ‘’ihtiyaçları’’ olduğunu hissetmeye başlıyorlardı.
***
Aslında çağdaş icatların en ünlüleri ve görünüşte en belirleyicileri için bile ileri sürülen ‘’Falan şeyi falanca icat etti,’’ gibi çıplak bir iddianın gerisinde o icadın göz ardı edilen ilk habercileri yatmaktadır. Örneğin, bize hep ‘’James Watt buharlı makineyi 1769’da icat etti,’’ denir; güya bir çaydanlığın emziğinden çıkan buharı seyrederek ondan esinlenmiş. Bu harika öykü iyi hoş ama Watt’ın kafasında aslında kendi buharlı makine düşüncesi Thomas Newcomen’ın bir buharlı makine modelini tamir ederken doğdu, Newcomen o makineyi 57 yıl önce icat etmişti ve Watt’ın tamir ettiği zaman gelinceye kadar İngiltere’de söz konusu makineden yüzden fazla üretilmişti. Beri yandan Newcomen’in  buharlı makinesi de İngiliz Thomas Savery’nin 1968 patentli makinesine dayanıyordu, Savery’ninki 1680 dolaylarında Fransız Denis Papin’in tasarımladığı (ama yapmadığı) buharlı makineye dayanıyordu, Papin’inki ise Hollandalı bilim adamı Christiaan Huygens ve başkalarının düşüncelerinden esinlenmişti.
***
Gelin işe aynı toplumda çeşitli icatların kabul edilirlik derecelerini karşılaştırarak başlayalım. Kabul edilirliği etkileyen en az dört neden göreceğiz.

Birinci ve en açık etken mevcut teknolojiyle karşılaştırıldığı zaman ortaya çıkan göreli ekonomik üstünlüktür. Çağdaş sanayi toplumlarında tekerlek çok yararlıyken, bazı başka toplumlarda bu hiç de böyle değildi. Eski Meksika yerlileri dingilleri olan tekerlekli araçları icat etmişlerdi, ama oyuncak olarak kullanmak üzere, ulaşım aracı olarak değil. Bu bize inanılmaz geliyor ama unutmayalım ki o tekerlekli araçları çekecek evcil hayvanları yoktu, bu yüzden de taşıma işinde bu araçlar insanlara karşı bir üstünlüğe sahip değillerdi.

İkinci bir kaygı da toplumsal değer ve saygınlıktır, bu (ya da bunun eksikliği) ekonomik yararın önüne geçebilir. Bugün milyonlarca insan iki misli para verip özel tasarımlanmış kotları satın alıyor, aynı derecede dayanıklı markasız kotları değil- çünkü tasarımcının etiketinin toplumsal damgasını taşımak, ödedikleri fazla paradan daha önemli.(…) yine bir başka etmen kazanılmış haklara uygunluktur.(…)  Yeni teknolojilerin kabul edilmesini etkileyen son etmen yararlarının kolayca görülüp görülmemesiyle ilgili. 
***
Ortaçağda teknoloji akışının yönü bugünkü gibi Avrupa’dan İslam âlemine doğru değil, büyük oranda İslam âleminden Avrupa’ya doğruydu. Ancak MS aşağı yukarı 1500 yılından başlayarak bu akışın yönü yüz seksen derece değişti.
***
Çok işe yarar bir icat bir toplumda ortaya çıktığı zaman bu icat genellikle iki şekilde yayılır. Biri o icadı gören ya da duyan başka toplumların beğenip almalarıdır. İkincisi, icadın yapıldığı toplum karşısında o icattan yoksun toplumlar kendilerinin zayıf kaldıklarını görürler, bu zayıflık yeterince önemliyse o topluma yenik düşerler, yerlerini onlara bırakırlar.
***
Teknoloji teknolojiyi doğurduğu için, bir icadın yayılması, gelecek açısından, yapılmasından daha önemlidir. Teknoloji tarihi kendi kendini hızlandırma süreci denen şeyin örnekleriyle doludur: Yani, zamanla artan bir oranda hızlanan bir süreçtir bu çünkü süreç kendi kendini hızlandırıcı olur. Sanayi Devrimi’nden bu yana teknolojideki patlama bugün bizi etkiliyor ama ortaçağdaki patlama da Bronz Çağı’ndakiyle karşılaştırıldığımda aynı derece etkileyicidir, Bronz Çağı’nın yanında Üst Yontma Taş Çağı cüce kalır.

Teknolojinin genelde kendi kendini hızlandırmasının bir nedeni ilerlemelerin ilk önce daha basit sorunların aşılmasına bağlı olmasıdır. Örneğin, Taş Çağı çiftçileri doğrudan demir ayrıştırmaya ve demiri işlemeye geçemediler çünkü bu iş yüksek sıcaklıkta fırınlar gerektirir. Bunun yerine demir madeni işçiliği, ısıya gerek kalmadan çekiçle dövülerek biçim verebilecek kadar yumuşak olan ve kendiliğinden yeryüzüne çıkan saf metallerin (bakır ve altının) işlenmesiyle elde edilmiş binlerce yıllık deneyimden sonra gelişti.
***
İnsan teknolojisi iki buçuk milyon yıl önce kullanılmış olan ilk taş aletten başlayarak gelişti ve benim modası geçmiş 1992 lazer baskı cihazımın yerini alan ve bu kitabın matbaa öncesi kopyasını basmak için de kullanılmış olan 1996 lazer baskı cihazına kadar geldi. Başlangıçtaki gelişme hızı tahmin edilemeyecek kadar yavaştı; taş aletlerimizde hiçbir fark edilir değişiklik olmadan yüzbinlerce yıl geçti, bu arada başka malzemelerden yapılmış eşyaların bulunduğuna dair elimizde hiçbir kanıt da yok. Bugün teknoloji o kadar çabuk gelişiyor ki bu gelişmelerin haberleri günlük gazetelerde yer alıyor.
***
Yüzölçümü, yayılma kolaylığı, yiyecek üretiminin başlama tarihi bakımından kıtalar arasındaki farkların teknolojinin ortaya çıkışı üzerindeki bütün bu etkileri, teknoloji kendi kendisini hızlandırdığı için daha da abartılı boyutlara ulaşmıştır. Avrasya’nın başlangıçtaki hayli önemli üstünlüğü böylece 1492’de çok öne geçmesini sağladı-insan zekâsının değil Avrasya’nın belli coğrafi özellikleri sağladı bunu. Benim tanıdığım Yeni Gineliler arasında da gizli Edison’lar var. Ama onlar yaratıcılıklarını kendi durumlarıyla ilişkili teknolojik sorunları çözmeye yönlendiriliyorlar: Onların sorunu gramofon icat etmek değil, Yeni Gine’nin sık ormanlarında, dışarıdan hiçbir şey almadan hayatta kalmak.
***
Yönetim ile din bileşimi, mikroplar, yazı ve teknolojiyle birlikte tarihin genel seyrini belirleyen en yakın dört ana etmenden biri olarak işte böyle işlev gördü. Devlet ile din nasıl ortaya çıktı?
***
Aşağı yukarı 7500 yıl önce şefliklerin ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar, tarihte ilk kez, yabancılarla düzenli olarak karşılaşmayı ve onları nasıl öldürmeleri gerektiğini öğrenmek zorunda kaldılar.
***
Hırsızkratların(hırsızlar yönetimi) tarih boyunca başvurdukları dört çözüm yolu vardır:

1- Halkı silahsızlandırmak, seçkinleri silahlandırmak. Mızrakların, sopaların evde kolayca yapılabildiği çağlara göre, ileri teknoloji silahlarının yalnızca sanayi kuruluşlarında üretilebildiği ve seçkinlerin tekelinde olduğu günümüzde bu çok daha kolaydır.
2- Toplanan haraçların çoğunu herkesin hoşuna gidecek şekilde dağıtarak kitleleri mutlu etmek. Bu ilke Hawaii şefleri için geçerli olduğu kadar bugün Amerika siyasetçileri için de geçerlidir.
3- Genel düzeni koruyarak ve şiddeti durdurarak sahip olunan gücü insanların mutluluğu için kullanmak. Bu merkezileşmiş toplumlara göre büyük ve değeri anlaşılmayan bir üstünlüğüdür.
4- Hırsızkratların halkın desteğini kazanmalarının son çaresi hırsızkrasiyi haklı çıkaracak bir ideoloji ya da din inşa etmeleridir.
***
Kurumsallaşmış din, zenginliğin hırsızkratlara aktarılmasını haklı gösterirken merkezileşmiş toplumlara iki önemli yarar sağlar. Birincisi, ortak ideoloji ya da din, birbiriyle akraba olmayan insanların birbirlerini öldürmeden bir arada yaşayabilmesi sorununu ölçer-akrabalığa dayanmayan bir bağla onları birbirine bağlayarak. İkincisi, insanların başka insanlar adına hayatlarını feda etmeleri için kendi genetik öz çıkarları dışında gerekli güdüyü sağlar.
***
Devletin bütün bu özellikleriyle kabilelerden şefliklere geçişe yol açan gelişmeler en uç noktalara taşınmıştır. Ama ayrıca devletler çeşitli yeni yönleriyle şefliklerden ayrılmışlardır. Bu ayrımlardan en temel olanı devletlerin siyaset ve ülke toprağı sınırlarına dayanarak örgütlenmesidir, obaları, kabileleri, basit şeflikleri tanımlayan akrabalık sınırlarına değil. Dahası obalar ve kabileler her zaman, şefliklerse genellikle tek bir kökene ve dile bağlı bir gruptan oluşur. Oysa devletler-özellikle devletlerin harmanlanması ya da fethi yoluyla oluşmuş imparatorluklar- her zaman farklı kökenli ve çok dillidir. Devlet bürokratlarının seçiminde ölçü şefliklerde olduğu gibi genelde akrabalık değildir, bürokratlar hiç değilse bir oranda eğitimlerine ve yeteneklerine göre seçilmiş uzmanlardır. Daha sonraki devletlerde, bugünkü devletlerin çoğunda, liderlik babadan oğula geçmez, pek çok devlette de şefliklerden kalma biçimsel sınıf sistemi bütünüyle terk edilmiştir.
***
Devletlerin nereden kaynaklandığı sorusunu ele alan kuramlardan en basiti çözülecek herhangi bir soru olduğunu yadsıyanıdır. Aristoteles devletin insan toplumunun doğal bir durumu olduğunu, bir açıklamaya gerek olmadığını düşünüyordu. Onun hatası anlaşılabilir bir şeydir çünkü onun tanıyor olabileceği bütün toplumlar-MÖ dördüncü yüzyıldaki Yunan toplumları- devletti. Oysa biz MS 1492’de dünyanın çoğu bölgesinin şeflikler, kabileler, obalar şeklinde örgütlendiğini biliyoruz. Devlet oluşumu gerçekten de bir açıklama gerektiriyor.
***
Yoğun yiyecek üretimi mi nüfus artışını tetikler, bir şekilde karmaşık bir toplumun yolunu açar? Yoksa büyük hacimli nüfuslar ile karmaşık toplumlar mı bir şekilde yiyecek üretiminin artmasına yol açar?

Soruyu böyle, o mu yoksa bu mu diye sorarsak asıl önemli noktayı gözden kaçırırız. Yoğun yiyecek üretimi ile toplumsal karmaşıklık birbirlerini ateşlediler, birbirlerini hızlandırdılar. Yani nüfus artışı toplumsal karmaşıklığa yol açar, daha sonra tartışacağımız düzenekler aracılığıyla, toplumsal karmaşıklık da yoğun yiyecek üretimine ve giderek nüfus artışına.
***
Merkezileşmiş toplumlara özgü bütün bu olanaklar tarih boyunca yiyecek üretiminin artmasına, bunun sonucunda da nüfus artışının hızlanmasına yol açmıştır.

Buna ek olarak yiyecek üretimi karmaşık toplumların belli yönlerine en azından üç şekilde katkıda bulunur. Birincisi, mevsimsel olarak emek girdisinin artması söz konusudur.

İkincisi, yiyecek üretimi, depolanmak üzere yiyecek fazlası yaratacak şekilde düzenlenebilir, bu da ekonomik uzmanlaşmaya ve toplumsal katmanlaşmaya olanak sağlar.

Son olarak da yiyecek üretimi insanların yerleşik hayatı benimsemelerine izin verir ya da bunu gerekli kılar, bu da büyük miktarda kişisel eşya sahibi olmanın, ileri teknoloji ve el sanatları geliştirmenin, kamuya ait yapılar inşa etmenin önkoşuludur.
***
Toplulukların birleşmesinin itici gücü nereden gelir?
Bunun yanıtı bir oranda evrim mantığında yatmaktadır. Bu bölümün başında söylemiştim, aynı kategoride toplanan toplumların birbirine özdeş olmadığını; çünkü insanlar ve insan toplulukları sonsuz çeşitlilik gösterir.
***
Anlaşmazlıkları çözmeyi, sağlıklı karar almayı, ekonomik anlamda uyumlu bir yeniden dağıtım yapmayı iyi beceren toplumlar daha iyi teknolojiler geliştirebilir, askeri güçlerini bir noktada toplayabilir, daha geniş, daha verimli toprakları ele geçirebilir ve daha küçük özerk toplumları tek tek ezebilir.
***
Küçük birimlerin birleşmesiyle büyük birimlerin oluşması tarihsel ya da arkeolojik olarak belgelenmiştir. Rousseau’nun dediği gibi, bu birleşmeler, hiçbir tehdit altında olmayan küçük toplumların vatandaşlarının mutluluğunu arttırmak için özgürce birleşme kararı almalarıyla oluşmamıştır. Küçük toplumların liderleri, büyüklerinki gibi, kendi bağımsızlıklarını ve yetkilerini çok kıskanırlar. Oysa birleşme iki şekilde olur: ya dış bir gücün tehdidiyle ya da gerçek bir fetihle. Bu iki yolu örnekleyen sayısız durum vardır.
***
Avustralya’daki yerli toplumların kültürel olarak ‘’geri’’ kalmasının nedenleri sorulduğunda beyaz Avustralyalıların basit bir yanıtı var: Kabahat güya yerlilerin kendisinde. Yüz çizgileri ve deri renkleri olarak yerliler elbette Avrupalılardan farklı, bu fark bazı on dokuzuncu yüzyıl sonu yazarlarını onların insansı maymunlarla insanlar arasındaki eksik halkayı oluşturduğunu düşünmeye itti. Halkı 40.000 yıldan farklı bir süredir okuması yazması olmayan avcı/yiyecek toplayıcılardan oluşan bir kıtayı sömürgeleştirmelerinin üzerinden birkaç on yıl geçmeden, beyaz İngiliz sömürgecilerin okuryazar, yiyecek üreticisi bir sanayi demokrasisi yaratmalarını insan başka nasıl açıklayabilir? Avustralya’da zengin bakır, kalay, kurşun, çinko yataklarının yanı sıra dünyanın en zengin demir ve alüminyum yataklarının bulunması da özellikle dikkat çekicidir. Öyleyse Avustralya yerlileri niçin metal aletlerden hâlâ habersizdi ve Yontma Taş Çağı’nda yaşıyorlardı?

İnsan toplumlarının evriminde bu son derece denetimli bir deneye benziyor. Kıta aynı kıta; ancak insanlar farklı. Bundan dolayı, Avustralya yerli toplumlarıyla Avrupalı Avustralya toplumlarının arasındaki farkın açıklanması bu toplumları oluşturan insanlardaki farkta aranmalı. Öte yandan bunda küçük bir yanılgı olduğunu göreceğiz.
***
Şimdi biz Yeni Ginelilerin ve Avustralya’nın Yontma Taş Çağı toplumlarının Demir Çağı Avrupalılarıyla karşılaştırmalarına bakmak kalıyor. Yeni Gine’yi Portekizli bir gemici 1526’da ‘’keşfetti’’, Hollanda 1828’de batı yarısı üzerinde hak iddia etti, Britanya ile Almanya 1884’te doğu yarısını bölüştüler. İlk gelen Avrupalılar kıyıya yerleşti, iç bölgelere yayılmaları uzun zaman aldı, ama 1960’ta Avrupa yönetimleri Yeni Gine’nin büyük bir bölümünü siyasal denetimleri altına aldılar.
Avrupa’yı Yeni Ginelilerin değil de Yeni Gine’yi Avrupalıların sömürgeleştirilmesinin nedenleri çok açıktır. Okyanusları aşabilecek gemileri, Yeni Gine’ye kadar gitmelerini sağlayacak pusulaları olanlar Avrupalılardı; haritayı basmak için gerekli yazı sistemleri, matbaa makineleri, betimsel anlatılar, Yeni Gine üzerinde egemenlik kurarken yararlanılacak yönetsek kırtasiyecilik onlarda vardı; gemileri, askerleri, yönetimi örgütlemeye yarayan siyasal kurumlar; ok, yaylarla, sopalarla direnen Yeni Ginelileri vurup öldürecek tüfekler onlardaydı. Yine de yerleşmeye gelen Avrupalıların sayısı her zaman çok azdı, bugün hala Yeni Gine’de daha çok Yeni Gineliler yaşamaktadır. Avustralya’daki durumun tam tersidir bu; oralara çok sayıda Avrupalı gelip yerleşmişti, göçler uzun sürmüştü ve geniş bölgelerde yerli nüfusun yerini yeni gelenler almıştı. Yeni Gine niçin farklıydı?

Bunun en önemli nedeni Avrupalıların 1880’e kadar Yeni Gine’nin ovalık bölgelerine yerleşme girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açan etmendi: Sıtma ile öteki tropik hastalıklar…
***
Yakın geçmişteki pota kuralına uymayan tek örnek dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesi Çin’dir. Bugün Çin siyasal, kültürel, dilsel olarak tekparça bir ülke görünümündedir, hiç değilse konunun yabancısı için bu böyledir. MÖ 221’de Çin’de siyasal birlik sağlanmıştı ve Çin o zamandan bu yana yüzyıllar boyu çoğunlukla bu birliği korudu. Çin’de yazının başladığı zamandan bu yana tek bir yazı sistemi kullanıldı, oysa çağdaş Avrupa onlarca kez değişmiş alfabeler kullanıyor. Çin’deki 1 milyar 2 yüz milyon kişiden 800 milyonu Mandarin dilini kullanıyor, dünyada anadil olarak en yüksek sayıda insanın konuştuğu bir dil. Üç yüz milyon kadar kişi ise yedi farklı dil konuşuyor, bu diller Mandarinceye ve birbirlerine İspanyolcanın İtalyancaya benzediği kadar benziyorlar. Dolayısıyla Çin bir pota olmadığı gibi, Çin nasıl Çinli oldu diye sormak da saçma görünüyor. Çin neredeyse yazılı tarihin ta başından beri hep Çinliydi.
***
Sanayi Devrimi’ni rasgele bir şekilde 18. Yüzyıl İngilteresinde buhar gücünün kullanılmasıyla başlatmak adettendir, ama aslında su ve rüzgâr gücüne dayalı bir sanayi devrimi ortaçağda Avrupa’nın pek çok bölgesinde zaten başlamıştı. Avrasya’da 1492’de hayvan, su, rüzgâr gücünün uygulandığı bütün işler Amerika kıtalarında hâlâ kol gücüyle yapılıyordu.
***
Avrasya ve yerli Amerikan toplumları teknoloji ve mikroplar açısından olduğu kadar siyasal örgütlenme bakımından da farklıydı. Ortaçağ ya da Rönesans çağı sonlarında Avrasya çoğunlukla örgütlü devletlerle yönetiliyordu. Bunların arasında Habsburg, Osmanlı, Çin devletleri, Hindistan’daki Moğol devletleri ve 13. Yüzyılda zirvesine ulaşmış olan Moğol devletleri, başka devletlerin ele geçirilmesiyle oluşan büyük ve çokdilli birer alaşım olarak başlamıştı. Bu yüzden onlardan genellikle imparatorluk olarak söz edilir. Pek çok Avrasya devletinin ya da imparatorluğunun devleti bir arada tutmaya yarayan resmi bir dini vardı, siyasal önderler bu dinin kanatları altında yasallık kazanıyor, başka halklara karşı savaşmak için haklı gerekçeler bulabiliyorlardı. Avrasya’daki kabile ve oba toplumları daha çok kuzey kutup rengeyiği sığırtmaçlarıyla, Sibirya avcı/yiyecek toplayıcılarıyla, Hindistan’daki ve tropik Güneydoğu Asya’daki avcı/yiyecek toplayıcılarıyla sınırlıydı.
***
Amerikalıların ve Avrupalıların çoğu için Afrika yerlisi demek ‘’karaderililer’’ demektir; beyaz Afrikalılar son zamanlarda dışarıdan gelen insanlardır, Afrika’nın ırk tarihi demek Avrupa sömürgeciliği ve esir ticareti hikâyesi demektir. Dikkatimizin bu belli olgular üzerinden toplanmasının çok açık bir nedeni vardır: Amerikalıların çoğu Afrika yerlisi olarak yalnızca siyahları tanır çünkü Amerika Birleşik Devletleri’ne köle olarak pek çok siyah getirilmişti. Ama birkaç bin yıl öncesine kadar bugünkü kara Afrika’nın çoğu bölgesinde çok farklı halklar yaşamış olabilir ve kara Afrikalı denen insanların kendileri de ayrışıktır. Beyaz sömürgeciler gelmeden önce bile Afrika’da yalnızca siyahlar değil dünyadaki belli başlı altı grup insanlardan beşi yaşıyordu ve bunların üçü Afrika’dan başka yerde bulunmayan Afrika yerlileriydi. Yalnızca Afrika’da dünyadaki dillerin dörtte biri konuşulmaktadır. Yeryüzünde bu kadar insan çeşitliliğine sahip başka bir kıta yoktur.
***
Niçin Avrasya sınırları içinde Bereketli Hilal, Çin ya da Hindistan toplumları değil de Avrupa toplumları Amerika’yı ve Avustralya’yı sömürgeleri haline getirdiler; teknolojik üstünlüğü ele geçirdiler, siyasal ve ekonomik açıdan dünyaya egemen oldular? MÖ 8500 ile MS 1450 arasında herhangi bir zamanda yaşayan ve o zaman gelecekteki tarihsel yörüngeleri tahmin etmeye çalışan bir tarihçi hiç kuşkusuz Avrupa’nın egemenliğini en az olası sonuç olarak görürdü, çünkü o 10.000 yılın büyük bir bölümünde Avrupa söz konusu üç Eski Dünya bölgesi arasında en geri kalmış olanıydı. MÖ 8500’den Yunanistan’ın ve İtalya’nın doğuşuna, yani MÖ 500’e kadar-hayvanların evcilleştirilmesi, bitkilerin evcilleştirilmesi, yazı, metal işleme teknolojisi, tekerlek, devlet, vb.- ne kadar yenilik varsa hepsi ya Bereketli Hilal’de  ya da yakın çevresinde ortaya çıktı. MS yaklaşık 900’den sonra su değirmenleri gelişip serpilinceye kadar Batı Avrupa ya da Alplerin kuzeyi, Eski Dünya teknolojisine ya da uygarlığına hiçbir katkıda bulunmadı; tem tersine gelişmeleri Doğu Akdeniz’den, Bereketli Hilal’den ve Çin’den ithal eder konumundaydı. MS 1000’den 1540’ye kadar bile bilim ve teknolojinin akış yönü daha çok, Hindistan’dan Kuzey Afrika’ya kadar yayılmış İslam toplumlarından Avrupa’ya doğruydu, bunun tersine değil. Bu yüzyıllar sırasında, Çin yiyecek üretimine neredeyse Bereketli Hilal kadar erken bir tarihte başlamış olduğu için dünyaya teknolojide önderlik ediyordu.
***
Yunan Yahudi-Hıristiyan geleneği olarak eleştirel deneysel araştırma mirasına sahip olmasını neden olarak sayabilirsiniz. Ama yine de bütün bu yakın nedenlere karşın geride yatan nedenin ne olduğu sorusunu sormanız gerekiyor: Bu yakın nedenler niçin Çin’de ya da Bereketli Hilal’de değil de Avrupa’da ortaya çıktı?

Bereketli Hilal için yanıt açıktır. Evcilleştirilebilir mevcut hayvan ve bitki türlerinin toplanmış olduğu bir bölge olduğu için bir zamanlar en öne geçen Bereketli Hilal’in daha başka zorlayıcı coğrafi üstünlükleri yoktu. Bu öncülüğün yitirilişi güçlü imparatorlukların batıya doğru kayışı olarak ayrıntılarıyla incelenebilir.
***
Kuşkusuz Avrasya’nın farklı bölgelerinde tarihin farklı rotalar izlemesinde başka etkenlerin de rolü oldu. Örneğin, Orta Asya’nın hayvancılık yapan atlı göçebelerinin sürekli olarak barbarca istilalarına uğrama tehditi Bereketli Hilal, Çin ve Avrupa için aynı derecede değildi. Bu göçebe topluluklardan biri (Moğollar) sonunda İran’ın ve Irak’ın eski sulama sistemlerini tahrip etti ama Asya göçebelerinin hiçbiri Macar ovalarının ötesine geçip Batı Avrupa ormanlarına yerleşmeyi başaramadı. Çevresel etmenler arasında Bereketli Hilal’in coğrafi olarak ortada, Çin ve Hindistan’ı Avrupa’ya bağlayan ticaret yollarının denetimini elinde tutabilecek bir yerde bulunması, Çin’inse Avrasya’nın öteki ileri uygarlıklarından çok uzakta bulunmaktan dolayı bir kıtanın içinde fiilen dev bir adaya dönüşmesi de var.
***
Bereketli Hilal ve Çin’in tarihinden çağdaş dünya için çıkarılacak yararlı bir ders var: Koşullar değişir, geçmişteki üstünlük gelecekteki üstünlüğün güvencesi değildir.  Acaba bu kitapta kullanılan coğrafyaya dayalı mantık, düşüncelerin internet aracılığıyla hemen her yere yayıldığı, kargoların uçaklarla kıtalar arasında düzenli olarak bir gecede taşındığı çağımızda tamamıyla geçersiz hale gelmedi mi, sorusu da gelebilir aklınıza. Dünyadaki halklar arasında yarışmada yepyeni kurallar geçerliymiş, bunun sonucu olarak da- Tayvan, Kore, Malezya ve özellikle Japonya gibi- yeni güçler ortaya çıkıyormuş gibi görünebilir.