30 Ağustos 2016 Salı

Kitap Tanıtımı: FARUK KURTBAŞ - ÇOCUKTUM ÜLKÜCÜYDÜM...



"Öğrendim" dedi kendi kendine. "Dava kadar hayatın da değerli olduğunu. Öğrendim küçük şeyleri ıskalayanların lafların altında ezileceğini." sözleriyle biten bir kitaptan bahsetmek istiyoruz sizlere. "Bu ülkenin suyu arayan çocuklarına..." ithaf edilen kitap Faruk Kurtbaş tarafından yazılmış olup 2010 yılında Tibyan Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır.

Yazarın ilk romanı “Çocuktum Ülkücüydüm…”. Kitap, şimdiye kadar Türk Milliyetçiliği adına yazılmış tüm romanlardan farklı bir içeriğe sahip. Anadolu çocuğunun çileyle yoğrulmuş düşünsel yolculuğunun bir örneği. Karakterler idealize edilmeyerek tüm zaafları, kırılmaları, erdemleri ve yanılmalarıyla kitaba konu olmuş. Kitap, hayatın içinden gerçek kesitleri içeriyor. Okuduğumuzda kendimizden çok şey bulacağımız bir eser. Milliyetçi gençliğin okul dönemlerini, geçim sıkıntılarını, ruhunda açılan yaraları ve yapılan onca zulüm ve hakarete karşı sahip olunan ideolojinin sınırlarını psikolojik tahlillerle anlatıyor. Ayrıca yazar, bu zamana kadar milliyetçi camiada değinilmeyen kadın-erkek ilişkilerini, insan-ideoloji ilişkileriyle karşılaştırarak farklı bir yaklaşımı gözler önüne seriyor. Milliyetçi camiada bulunan farklı kişilerin, kişiliklerin, düşüncelerin ve hareketin içindeki değişimin boyutunu okuyucularıyla paylaşıyor. İnsan hikâyeleri üzerinden Türk milliyetçiliğinin 80-95 yılları arasındaki çatışmalarını sorgulayan, kendince o dönemlere ait çözümler üreten ve o dönemde yaşayanların ruh dünyasının anlatıldığı bizlerin de analiz ederek okumamız gereken önemli bir roman.

Roman tekniği açısından kitabın bazı kusurları olsa da, bu çalışma yazarın fikrî sorgulamalarındaki cesur tavrıyla öne çıkıyor. “Ey Ulu Gökalp, Yüce Akçura, Bilge Ağaoğlu”  diyenlere inat,  “en bedava kimlik”  haline geldiği için milliyetçi olan yumurta topukluları, insan akınını işleme kapasitesi ve dönüştürme becerisi sınırlı teşkilatları, 1980 sonrasında, milliyetçiliğe musallat olan liberalizm ve dincilik virüslerini eleştiriyor. Kitabında yazar, Türk milliyetçilerinin lügatinden çıkarılan niçini, ülküyü, ülküyü algılayış ve anlayış biçimini yüreklice soruyor, sorguluyor. Roman kahramanının Talat Paşa’ya yazdığı mektup aslında birçoğumuzun serzenişini dile getiriyor. Ruhumuzun yaralarına mektubun son satırları şahitlik ediyor:

 “Tarihle yüzleşmekten bahsediliyor; mahkûm ziyaretine gitmekten bahseder gibi. Acılarla yüzleşmekten bahsedenlerin lütfedip de bizim acılarımızı gördüğüne şahit olamadık. Size ilk mektubumda yazdığım gibi, belki de ağlamadığımızdandır. Oysa bilmiyorlar ki Türk ağlamıyorsa vakarındandır; acı çekmediğinden değil. Büyük milletler ağlamaz ve dertlerini anlatmazlar. Egemen yaşamak da asla suç değildir, ayrıca. Zincire vurulmadık diye dövünmemizi kimse beklemesin.

Son olarak sevgili Paşa’m,

Hayatınız bizim için ibrettir. Hürriyet şiarıyla demokrasi ve bağımsızlık kavgası veren yürekli bir neslin; ayaklarının altına döşenen mayınlarla infilak etmesi hikâyesidir, sizin hikâyeniz. Sizleri sevmeye devam edeceğiz ama düştüğünüz yanlışlara düşmeden… Saygı ve rahmetle…

Eski ülkücü yeni Jöntürk Cemal…”

 İyi okumalar.


29 Ağustos 2016 Pazartesi

Tam Metin: EMİNE IŞINSU - ADSIZ KAHRAMANLAR


Kitabı PDF olarak indirme bağlantısı:

EMİNE IŞINSU - ADSIZ KAHRAMANLAR

23 Ağustos 2016 Salı

Kitap Tanıtımı: AMİN MAALOUF – SEMERKANT




Semerkant Yazması’ndan alınmış bir mesel:

“Üç arkadaş İran’ın yüksek yaylalarında gezintiye çıkmış. Karşılarına bir pars çıkmış, dünyanın en yırtıcı yaratığıymış.

Pars üç adamı uzun uzun süzmüş, sonra da üzerlerine doğru koşmaya başlamış.

Birincisi, en yaşlı, en zengin, en güçlüleriymiş. Haykırmış:

“Ben buraların hâkimiyim, bana ait olan toprakları bir hayvanın mahvetmesine asla izin vermem.” Yanındaki iki av köpeğini parsın üzerine salmış. Köpekler parsı ısırmayı başarmışlar gerçi, ama bu yaptıkları yırtıcı hayvanı iyice azdırmış, köpekleri öldürdükten sonra efendilerinin üzerine atlamış ve karnını deşmiş.

Nizamülmük’ün payına bu düşmüş.

İkincisi şöyle demiş kendi kendine: “Ben bir ilim adamıyım, herkes bana saygı duyup itibar ediyor, niye kaderimi köpeklerle parsın arasındaki kavganın sonucuna bağlayayım?” Dövüşün sonunu beklemeden sırtını dönüp kaçmış. O zamandan beri yırtıcı hayvanın kendi izinde olduğunu düşünüyor ve mağaradan mağaraya, kulübeden kulübeye dolanıp duruyormuş.

Ömer Hayyam’ın payına bu düşmüş.

Üçüncüsü bir inanç adamıymış, ellerini açıp, hâkim bakışlarını üzerine dikip, güzel sözler söyleyerek parsa doğru ilerlemiş. “Bu topraklara hoş geldin” demiş. “Arkadaşlarım benden daha zengindi, onları soydun, benden daha gururluydular, onları alçalttın.” Hayvan büyülenmiş, uysallaşmış bir halde dinliyormuş. Adam onun üzerine egemenliğini kurmuş, onu evcilleştirmeyi başarmış. O zamandan beri hiçbir pars adama yaklaşmaya cesaret edememiş, insanlar da ondan uzak durmuşlar.”

Hasan Sabbah’ın payına bu düşmüş.

Yazma, anlattığı kıssadan şu hisseyi çıkarır: “Kargaşa devri gelip çatınca kimse onun seyrini durduramaz, kimse ondan kaçamaz, ama bazıları onu kullanmayı becerir. Bu dünyanın yırtıcılığını, şiddetini Hasan Sabbah’tan daha iyi evcilleştirecek birisi çıkmadı. Alamut’ta çekildiği inde kendine küçük bir huzur alanı yaratabilmek için dört bir yana korku saçtı.”

Yukarıdaki satırlar, özgün adı “La Samarcande” olan Lübnan asıllı dünyaca ünlü bir Fransız yazar Amin Maalouf’un “Semerkant” adlı eserinden alıntıdır. Kitap, Ömer Hayyam’ın el yazması “Rubaiyyat” adlı eserinin 1072 yılında Özbekistan’ın Semerkant şehrinde başlayan ve 1912 yılında Titanik’te biten hikâyesini konu almaktadır. Ali Berktay’ın çevirisiyle Türkçeye kazandırılan eserde tüm olaylar “Rubaiyyat” isimli el yazmasını aramaya çıkan Benjamin’in ağzından anlatılmıştır. Tarihe damgasını vuran üç önemli şahıs olan Nizamülmülk’ten, Ömer Hayyam’dan ve Hasan Sabbah’tan bahseden yazar, farklı zamanlarda yaşamış bu şahısları aynı olay kurgusunda bir araya getirmeyi büyük bir ustalıkla başarmıştır. Yirminci yüzyıl başlarında İran'da gerçekleşen modernleşme çabalarına da değinen yazar, o yılları meraklıları için geniş bir perspektiften ele almıştır.

Kitapta olaylar, Alparslan’ın 1071 yılında Malazgirt Savaşı’yla Bizanslıları bozguna uğratıp gözünü dünyanın kültür, bilim ve ticaret merkezlerinden biri olan Semerkant’a dikmesiyle başlıyor. Alparslan’ın ölümüne sebep olan bu tutku oğlu Melikşah’ın tahta çıkmasına vesile oluyor. Melikşah’ın “Ata” diyerek seslendiği, hayali kurtla kuzunun yanyana su içebileceği bir devlet kurmak olan Nizamülmülk, hayalindeki devlet tasavvuru için matematikçi, gök bilimci ve tıp bilimci olarak sınırları aşmış bir üne sahip olan Ömer Hayyam’dan istihbarat teşkilatı niteliğinde bir teşkilatı kurmasını istiyor. Fakat kendini bilime adamış Ömer Hayyam teklifin kendisine uygun olmadığını, yolda tanıştığı genç bir arkadaşının bu vasıflara daha uygun olduğunu söyleyerek Nizamülmülk’e Hasan Sabbah’ı öneriyor. Hasan Sabbah’ta büyük bir Acem krallığının düşünü kuruyor ve bu kurduğu düşte Nizamülmülk gibi yıllarca Türklere hizmet etmiş Acemlere yer olmadığını her fırsatta söylüyor. Bu yüzden Hasan Sabbah, tuzağa düşürmeye çalıştığı Nizamülmülk yüzünden Melikşah’ın sarayından sürgün ediliyor.  

Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan kitap dört bölümden oluşmaktadır. İlk iki bölümü tarihi kurgular nedeniyle daha sürükleyici iken son iki bölümü İran’daki bağımsızlık mücadelesinden bahsettiği için olay akışı daha durgundur. Kitabın ilk iki bölümü tarihçilerin ilgisini çekerken, son iki bölümü daha çok siyaset severlerin hoşuna gidecek tarzdadır. “Semerkant” severek ve ilgiyle okuyacağınız bir roman.

İyi okumalar.